Arkası Yarın – ÖĞRETMEN BENİSA – 159

Ogünün akşamı bize getirdim Hüseyin’i. Önce yıkadım. Tozundan kirinden arınınca, rengi açıldı. Yeni giysilerini giydi. Oğlumla konuştular, oyuncaklarıyla oynadılar.

İKİNCİ KEZ AFYON

Bir gün önceden bir kat yatak, odun çıra, yağ peynir gibi yiyecekler koyup traktörün römorkunu hazırlamıştı babam. Gideceğimi duyan köy halkı toplandı yine. Ellerini öperken önlüklerindeki bezlere sarılı somun, haşhaşlı çörek, yufka, yün çorap hediyelerini veriyorlardı. Sanki “nasip” olmayan baba evinden ‘gelin’ gidiyordum. Köyümün insanları büyük bir sevgi gösteriyor, sahiplendiklerini gösteriyor, onca çektiklerimden sonra yıkılmadan ayakta duruşuma gizli bir alkış tutuyorlardı. Ben onlar için direnç örneğiydim. Yıkılmayacaktım. Sıcak duyarlıklarını yüreğime gömecek, ağlamayacaktım.
Onlar da:
“Gene gel! Benisay! Yalnız bırakma babanı! Korkmadan çekinmeden gel gayrı…” diyorlardı.
Traktörün yanındaydı babam.
“Allahaısmarladık baba!”
Elini öpmek isteyince sarıldı, hıçkırmaya başladı.
Kapı komşumuz Hava Teyze geldi, kollarını boynumdan ayırırken teselli ediyordu:
“Ağlama emmi! Ağlama, gene gelirler!”
Kırgındılar babama. Yaptıklarını unutmuyorlardı. O kadına inanmışlığını, yok yere çocuklarını darmadağın edişini, çektirdiği acıları bağışlamıyorlardı. Ama yaşlanmıştı, çökmüştü.
Babam, içten ağlıyor, mendilini gözlerine kapıyor, yaşını silip yine kapıyordu. Dedesinin ağlayışına duygulanan oğlum da ağlamaya başladı… Korkmuştu anlaşılan. Römorka binmek, dedesini yalnız bırakmak istemiyordu.
Memdi traktöre geçti. Biz de römorka binip sarındık battaniyeye. Korna çaldı, patırdayarak yürüdü traktör. Köşeyi dönene kadar el salladım. Halâ ağlıyordu babam… Bir siyah beyaz fotoğraf karesi gibi gölgeleniyordu gözlerimin önünde. Hüzündü, her şey koyu bir hüzündü. El de yine hüzün kalmıştı. Yalnızlığımızı taşıyorduk geleceğe.
Köyün içinden çıkıp mezarlığa gelince “dur” işareti verdim Memdi’ye. İndim. Şeref’imin mezarını ziyaret edip dualar gönderdim. Toprağını okşadım sevgiyle. Seslendim. ‘Öyle toprağın altına gizlenme, uzat ellerini sarı kuştum, çırp kanatlarını… Uçamıyor musun? Öyleyse yokluğunla kavrulan yüreğimdeki kafesinde kal…’ Gözlerim artık kimseyi dinleyecek değildi.
Köyümden çıkarken içim burkuldu. Geçmiş yakama yapışmış çekiyor gibi geldi. Geleceğe bakmalıydım oysa. Ağır gidiyorduk. Traktörün hızı saatte kırk km. kadar. Oğlumu kucağıma bastırdım, “Uyuyalım” dedim ninniler gibi. Çektim battaniyeyi başımıza. Traktörün kalın harıltısında, römorkun sallantısında, taa Afyon’a kadar uyumuşuz. Hükümet konağının yanında durduk. Römorktan indim. Üstüme başıma şöyle bir çekidüzen verdim. Milli Eğitim Müdürü’ne çıktım. Kirası uygun bir ev soruşturacaktı. Geldiğimi söyleyince odacısını verdi yanıma. Ufak tefek, topalak, cesur birine benziyor. Kardeşim tarif edilen yoldan, biz de ara sokaklardan yürüdük. Eve gelince anahtarını verip gitti odacı. Çevresi açıklık… Tren istasyonuna yakın, tipik bir Afyon evi. Üst katında öğretmen oturuyormuş. Alt katında ben oturacağım. Kapıyı açınca şöyle bir bakındım. Büyükçe bir oda, çok küçük mutfağın bitişiğinde küçük bir oda daha, L koridoru dar. Sokak kapısının arkasında helası. Eşyamızı bir köşeye koyarken; yalnızlık çöktü üstüme. ‘Neden gittim baba evine? Ne güzel olup gidiyordum işte!’ diye söylendim. Şimdi daha zor geliyordu yeniden bu yaşama dönmek.
Az sonra üst kattaki hanım geldi.
“Hoş geldiniz. Kadınana İlkokulu Başöğretmeni’nin hanımıyım. Geleceğinizden haberimiz var. Uzaktan geliyorsunuz galiba. Bize buyurun. Kâmil Hoca gelene kadar biraz dinlenin.”
Sevinmiştik, birbirimizin gözüne baktık Memdi’yle. Ne güzel rastlantı, burada da bir Kâmil Dede’miz olacaktı! İkinci katın merdiveni dışarıdaydı. Çıktık. Pencere önü sedirli, yerler kilim, kilimin üstünde minderler… Kapının hemen yanındaki kömür sobası yanıyor. Oturduk sedire. Oğlumu kucağına aldı. Elini başında, sırtında gezdirdi. Mutfağa gitti. Az sonra, tepsiye dizili haşhaşlı çörek, reçel, bal hazırlamış, getirdi. Koydu çayları bardaklara. İyi de acıkmışız. Doyasıya yedik. Tepsiyi götürürken kapının zili çaldı. Muzaffer koşup açtı. Başöğretmen:
“Hoş geldiniz” dedi kalın sesiyle.
Hal hatırımızı sordu. Nereli olduğumuzu, yolculuğumuzun nasıl geçtiğini konuştuk. Çevresinde sözü dinlenen birine benziyordu ilk bakışta, Kadınana İlkokulu Başöğretmeni. Afyon’un yerlisi. Şişman, dazlak kafalı, orta boylu, esmerdi. Elleri, ayakları küçüktü. Evin hanımı ne orta, ne kısa boylu, kıvırcık, ak düşmemiş saçları ince belikti arkasında. Sağ elinin başparmağı kopuk, ince kaşlı, kara gözlüydü. Yuvarlak yüzünün alı solmamış, ışıl ışıl. Gülümsüyordu hep.
Ogün misafirleri olduk. Sabah kardeşimi yolcu ettikten sonra Namık Kemal ilkokulu’na gittim. Göreve başlama başvurumu verdim başöğretmene. Arkaç’ta iki gün çalışmış oluyor, on beş gün izin hakkımı kullanıyordum.
İstasyonu gittim. İnönü’den ambara verdiğim eşyalarımın Eskişehir garına gelmiş olabileceğini, oradan da Afyon garına aktarılmasına ilişkin yazışmaları tamamladım, eve döndüm.
Oğlum, gündüz Şükriye Nine’si, akşam da Kâmil dede’sinden ayrılmıyor, onlarda yatıyordu. Her yerde kendine bir dede, bir nine bulunuyordu. Yalnız kalmamasını sağlıyorduk. Çok da iyi oluyordu. Bir bakıcı da arayacaktık.
İndim eve. Süpürdüm, sildim birkaç kez yerleri, taban – tavan, dolap tahtalarının rengini az da olsa açamadım. Çok kirli tozluydu ev. Birazcık temizlemek için kaç gün uğraştım. Tam bir hafta konukları olduk. Eşyalarımızın geldiği haberini alınca bir at arabası tutup getirdim.
Büyük odanın kapısını örttüm. Olan eşyamızı küçük oda ve mutfağa yerleştirdim. İnönü’deki evimizi arayacağız. Evin kerpiç duvarları kalın olduğundan pencerelerin dışı demir kafesli, içi derin, güneye bakan yanı da açıklıktı. Caddeden gelip geçen insanlar, arabalar, trenin gelişi gidişi, oynayan çocuklar görünüyordu.

NAMIK KEMAL İLKOKULU

Okul, şehrin kuzeyinde, daracık sokakları çıkmazla biten; sivri, gök kayalar arasında, adını taşıyan bir mahallede, ahşap yapıdaydı. Dışının beyaz kireç badanaların yer yer dökülmüştü. Avlusunun taş duvarları yıkıktı. Vaktiyle bir zengin eviymiş. Mahallesine okul için bağışlamış. Afyon’un en eski, en yoksul mahallesi sayılır. Yerli halkı oturuyordu.
Eskimiş tahtaları kararmış, kimileri yamulmuş. Kapısı doğuya bakıyor, iki katlı dörder odalı. Odaları dar ve uzundu. İkişer pencereleri vardı. Sıkıcı ve kapanıktı. Merdivenlerinin, taban tahtalarının gıcırtısı beyin tırmalıyor. Bu nedenle de öğretmenler, öğrenciler sessiz yürümeye özen gösterirdi. İkisi bayan on iki öğretmendik. Bayan öğretmen Çifteler Köy Enstitüsü çıkışlı, benden iki sınıf büyüktü. Orta boylu, balıketinde, kıvırcık saçı kestane renkli, kehribarımsı tenli, daima gülümseyen yuvarlak yüzlü Saime Abla’ydı. İkimize de birinci sınıflar verildi. Kız Enstitüsü’ne ek derse gireceğimden sabahçı oldum.
Başöğretmenimiz, ellisinde, düz saçları beyaz, kilosu yerinde, beyaz, yuvarlak yüzü asık, az konuşan biriydi. Üç beş dakika geç kalınsa dış kapının eşiğine durur, kolunun saatini gösterir, geç kaldın der gibi bakardı. Çok resmiydi. Gelen bildirileri koridordaki ilan tahtasına asardı. Öğretmenler odası çok küçüktü. Nöbetçi öğretmenimizden başkası ders arasına pek çıkmaz, derslimizde kalır, plan yazım işlerimizi sürdürürdük. Başöğretmenimizin odası üst kattaydı. Merdivenden inip çıktığını hiç duyamazdık.
Okula gitmek için evden erken çıkıyor, yürüyor, kaldırımları bozuk, kesme taş döşenmiş caddeyi, şehrin ortasındaki hükümet konağının karşısında bulunan tarihi Atatürk heykelli parkın önünden geçerek yirmi dakikada varabiliyordum. Belediye otobüsüne vereceğim on beşerden otuz kuruşla da günlük ekmeğimizi alıyordum. Ancak yağışlı günlerde zorlanıyordum. Ayakkabımın altı açılıyor ya da dikişleri kopuyor, hemen her akşam elimde çarşaf iğnesi iplik, ayakkabı dikmeye çalışıyordum. Giysilerim de ona göreydi.

52. ÖĞRENCİ

Yürürken hafiften esen serin yelin düşürdüğü, o yana bu yana yuvarlanan sararmış yapraklar bastıkça hışırtı sesi verdiğine göre düz gelmiş demekti.
Nöbetçi öğretmen olduğum gün erken gidiyorum okula.
Ogün daha öğrenciler gelmemişti ama, benden de erken gelen birisi bekliyordu okulun kapısında. Kıvırcık saçlı, belki uzun zamandır yıkanıp taranamamaktan saçları kıvır kıvır olmuş bir oğlan çocuğuydu bu. Boyunca küçüldüm. Kapkara saçları, kapkara gözleri, kadife esmer teni vardı. Sıskacık, kavruk, kirli bir şeydi. Elleri yüzü kir pas içindeydi. Hep gülümsüyordu. Bu yüzden apak dişleri pırıl pırıl görünüyordu. Lastik ayakkabısının tekinden parmakları dışarı çıkmıştı. Sokakta bulunmuş kedi yavrusu gibiydi sanki.
“Ne bekliyorsun?”
“Okumaya geldim.”
“Adın ne?”
“Hüsso!”
“Hüseyin değil mi?”
“Hüsso diyola.”
“Yaşını biliyor musun?”
İki elini açıp havaya kaldırdı parmaklarını. On demek istedi ama bilmiyordu. Sekiz mi, dokuz mu desem. Yoksul mahallenin en yoksulu olduğu belliydi. Ondan gönderilememişti okula. Elinden tutup dersliğe getirdim. Arka sıraların birine oturttum.
“Ben gelinceye dek yerinden kalkma!”
“Hı hı…” yaptı başıyla.
Ders zili çalınca aldım öğrencileri sınıflarına. Başladım derse. Bir ders boyunca ne yerinden kalktı ne konuştu. Dinledi… Sınıfta Hüsso’yu tanıyanlardan Kadir’le gezindik öğrencilerin arasında, hem de konuştuk. Bilgi de aldım.
Manisa ovasına çalışmaya gidermiş anasıyla babası. Bilinmez hastalıktan ölünce ebesinin (babaannesi) yanında kalmış Hüsso: Yaşamlarını mahallelinin yardımıyla sürdürüyorlarmış, çok yoksullarmış.
Ders bitince, Hüseyin’in elinden tuttum, evine doğru yürüdük. Afyon Kalesi’nin batısı ve eteğindeki daracık, bakımsız sokağın bitiminde, az bayırımsı, sevimsiz, yıkıntı bir yalnızlığın önünde durduk. Evin sokağa açılan kapısının ağzında uzun oturan yaşlı kadının ayak bilekleri şiş, bacak damarları bağırsak görünümündeydi. Yetmişlik gözleriyle bir bana, bir Hüsso’ya baktı:
“Kim bi Hanim?” diye sordu sızılı bir sesle.
Çocuk yaşamdı, umuttu, dirençti geleceğine:
“Okula girdim ebe! Bu öğretmenim.”
Tutulu ellerimizi az kaldırdı yukarı. Sevinci gözlerinin karasını ışıklandırdı. Kadının üstü başı anlatılamayacak kadar yırtık pırtıktı. Vücudu çok yıpranmış, avurtları çökmüştü. Elmacık kemikleri iki keskin köşe halinde fırlamıştı. Yüzünün kırışıkları derinleşmiş, kamburlaşmasına karşın halâ uzun boyluydu. Ağarmış ve azalmış saçlarının uçları karalı örtmesinin altından görünüyordu. Kadın sağ yanında duran eğri büğrü sopasını aldı. Destek yapıp ayağa kakarken yıkılacak gibi oldu ya hemen toparlandı. Eşiğinin basamağı yoldan toplanmış taşlarla belsi, çıtaları kırılmış kapı kolu yerine çakılan, küflü, büyükçe demir halkasından tutup açtı. Sopasının ucuyla işaret etti:
“Buyur, gir…”
Girdim. Küçücük avlunun bir köşesinde tahta kapaklarından çakılmış hela vardı. Ev öylesine acınacak bir görünümdeydi ki girmek istemedim. Eski bir hasır parçasının örtmeye çalıştığı toprak bir taban. Duvarda camı isli bir gaz lambası. Üstünde iki sıra tahta raflarda eski yamulmuş, kimi yerlerinin çinkosu kalkmış bir iki kap… Kapının karşısında kap kara, isli külleri sağa sola savrulmuş bir ocak… iç parçalayıcı yoksulluğun anlatılmaz bir yüzüydü gördüklerim. Oturacak, yatacak, yiyecek koyacak bir şeyleri yok. Dayanılmazdı…
Ertesi günü okuldan çıkınca Hüseyin’in elinden tuttum yine. Yürüdük çarşıya. Afyon esnafından tanıdığım yoktu ya, girdik çıktık bazılarına. Öğretmeni olduğumu söyleyince daha bir yakınlık duydular, ilgilendiler. Yardımda bulundular. Kollarımız paketlerle doldu. Hüseyin evine gelirken uçuyordu sevincinden… Hemen giymek istiyor, dahası ebesine koşmak istiyordu. Mahalleden görenlerin gözleri bize çevrildi. Daha kapıdan girerken, çığlık attı, elindekilerini göstererek:
“Ebee! Bak, bak! Neler aldık ebee!”
Bir ucundan yırtmaya çalışıyor kâğıtları. Şalvarlık basma, hırka, çeşit çeşit çamaşırları koyarken önüne; bu yoksul, dar sokaktaki kimsesiz kadının yüzü gene de gülümsedi, derisi gerildi sevincinden. İri kemikli ellerini sürdü pazene. Yumuşacık… Peynir, zeytin, helva, ekmek gibi yiyecekler almayı unutmamıştık.

HÜSEYİN’İ YIKAYINCA RENGİ AÇILDI

O günün akşamı bize getirdim Hüseyin’i. Önce yıkadım. Tozundan kirinden arınınca, rengi açıldı. Yeni giysilerini giydi. Oğlumla konuştular, oyuncaklarıyla oynadılar. Gece misafirim oldu. Sabah giderken gözü oyuncaklara takıldı, oğlum verdi birkaçını. Giysilerinden de giysin istedi, ama küçük geldiği için üzüldü. İçinde defteri kalemiyle eli çantalı başka bir çocuk oluverdi. En yakındaki berbere götürdüm. Üç numara kestirdim saçlarını. Başöğretmenle konuşup sınıfıma aldım. Öğrenci sayım 51 kişiydi. 52 numaralı öğrencim Hüseyin Kara oldu. Çok çalışkan değildi ama saygılıydı, söyleneni yapıyor, hiç ayrılmıyordu benden. Kim ondan “çalışkan” olmayı isteyebilirdi. Yaşama tutunma, ayakta kalma, boğulmama kavgası veriyordu o. Elleri hep boşlukta gezinmişti.
Bayramlarda Hüseyin’in elini tutuyor, girip çıkıyorduk yine mağaza dükkânlara. Hiçbir zaman yüksünmüyordum. Kim ne verirse alıyor, dikiyor, örüyor, nine – toruna göre değerlendiriyordum. Hemen her mağaza dükkâna rahatlıkla giriyor, isteğimi söyleyebiliyordum. Dahası, ayakkabı – lastik fabrikası olan Kazım Özer’in mağaza ve dükkânına babamınmış gibi dalıyordum. Bu, yalnız 52 numaralı Hüseyin için değildi elbette. O yıllarda yoksul olmayan hemen hemen yok gibiydi. Ancak az yoksul, çok yoksul gibi aralarında sınıflanabilirdi. Öğrencilere de en çok o yardım ediyordu. Ayakkabı, ders araçları, yiyecek, giyecek… ona, hiç bitmeyen bir gönül borcum vardır.
Gün gün biraz daha boylanıyor, kafası da açılıyordu Hüseyin’in. Bazı hafta sonlarında bizde kalmaya başladı. Bisiklete binmeye çok özeniyordu. Oğlumun bisikleti küçük geliyor, binince de bir yanı yamuluyordu.
Birgün, okula geldiğimde kapıda beni bekler buldum. Bir şey sorup söylememe zaman tanımadan konuştu:
“Öğretmenim bana, öğretmenin oğlusun! Diyorlar.”
“Elbette, sınıfımızın hepsi oğlum kızım, sen de oğlumsun!” deyince kollarını açıp boynuma öyle bir dolayışı vardı ki… duygum yüreğimi yaracaktı… Sıkı sıkı sardım. Öptüm yüzünü gözünü, okşadım kısalmış kara saçını… Ondan sonra her gün yolumu beklemeye, dersaneye elimden tutarak girmeye başladı. Kendine güveni artıyordu. En çok da, küçük bir kedi yavrusu gibi yanıma sokulması hoşuma gidiyordu. Sevgi yeşertiyordu.
Ama Hüseyin’i böyle ayakta tutamaz, ebesini de yaşatamazdık. Kalıcı bir çözüm bulmak gerekti. Başöğretmenimize çıktım. Durumu anlattım. Telefonlar etti. Daha çoğunu üst katımızda oturan komşumuz Kadınana İlkokulu Başöğretmeni kotardı. Valiye ulaştı. Onun da yardımlarıyla, Afyon’daki Çocuk Esirgeme Kurumu’na gittim. Müdürünün bilgisi vardı. Hüseyin’i çocuk yurduna aldı. Onun da yumuşacık bir yatağı, kendine göre konuşabileceği arkadaşları, önüne gelecek bir tabak sıcak çorbası olmuştu. Ebesine de çözüm bulmuşlardı. Orada gönüllü bakıcılık yapacak, karşılığında bir yatacak yeri olacaktı. Torunundan, yaşamından ayrı düşmeyecekti. Bir düş gibiydi bütün bunlar. Büyük bir yoksulluk ve yoksunluk yüküydü yaşam. Ancak birinin yaşamı kurtulmuş sayılırdı. Çocuk Esirgeme Kurumu, okulumun yolu üstündeydi. Zaman buldukça ziyaret ediyor, çok sevdiği kaymaklı şeker götürüyordum. Afyon’dan ayrılana değin gözüm üstünde oldu Hüseyin’in.

/ DEVAM EDECEK

ÖĞRETMEN BENİSA isimli 3 cilt kitabı temin etmek isterseniz:

HURİYE SARAÇ: 0533 779 06 06 – 0 236 715 47 70

www.huriyesarac.net

HURİYE SARAÇ’IN ÖĞRETMEN BENİSA KİTABI İLGİLİ GÖRÜŞLERİNİZİ AŞAĞIDAKİ LİNKE YAZABİLİRSİNİZ…

http://huriyesarac.net/okur-gorusleri/

09 Eyl 2015 - 15:19 - Eğitim


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Haber Hürriyeti Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Haber Hürriyeti hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Haber Hürriyeti editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Haber Hürriyeti değil haberi geçen ajanstır.



İZMİR MARKALARI

Şehir Markaları arasındaki yerinizi alın, fırsatı kaçırmayın

+90 (232) 246 82 46
Reklam bilgi


Anket 2019’un en başarılı belediye başkanı sizce hangisiydi?