Son Dakika
17 Kasım 2018 Cumartesi

Gözlerin gözlerime değince… (3)

Kendimi galiba insan gibi hissediyorum kimi zamanlar. Ama bir değişmez gerçek var ki hayvanım ve öyle yaratılmışım.

07 Eylül 2018 Cuma, 08:06

Kedi (3)

 Gözlerin gözlerime değince… (3)

 *“Kendimi galiba insan gibi hissediyorum kimi zamanlar. Ama bir değişmez gerçek var ki hayvanım ve öyle yaratılmışım. Bu dünyada bana biçilen rol kedi gibi yaşamak, kedi gibi olmak” diye geçirdi içinden.

O bir kedi olarak dünyaya gözlerini açmıştı

****

 

Patitan’da gün başlıyordu, ortalık oldukça sessiz…

Çok ama çok yalnız hissediyordu kendisini.Üstünde durduğu duvarda gözlerini ufka bir bıçak gibi saplamıştı.  Gökyüzünde mavi  ve lacivert bulutlar, minik beyaz bulutlarla kucaklaşıyordu. Sanki dans ediyorlardı ortalık yerde.

Havalar ısınıyordu 864 rakımlı tepenin sırtlarında.

Ve en sevdiği renklerin gökyüzünde raks edişi dahi, geride bıraktığı hüzün, acı ve gözyaşı dolu günlerini, kahırlarını unutmasını asla sağlayamazdı.

Sadece bir süreliğine oyalayabilirdi. Ardında kalan haksızlık  dolu ve işkenceyle yoğrulmuş yaşamının kısa bir muhasebesini yapıyordu  duvarın üstünde.

 

Güzel ve mutlu günleri  olmuştu kuşkusuz.

Sevdikleri vardı. Nefret edenleri de… Sevgililerini, çocuklarını, torunlarını aklından çıkaramamıştı hiç.

Nasıl çıkarsın ki…?

Yaşamının  inişi çıkışı tahmin edilemeyen kahrolası yollarında; kâh ölümle burun buruna gelmiş, kâh  çıkmaz sokaklarda kaybolmuş, bâzen  öldüm dediği anlarda ışığı görüp ayakta kalmayı başarmıştı.

Çoğu kez sevilmemiş, genellikle tekmelenmişti.

 

Başlangıcında  darmadağın olmuştu yaşamı. Paramparça, bölüm bölüm bölünmüştü dünyası.

Önemli olan kuyruğu titretmemekti. Kuyruğu hala dimdikti.

Şükretti.

Duvardan yavaşca indi. Kafası oldukça karışıktı.  İnsanlar -ki çoğunluğu- hayvanlara karşı neden acımasız oluyorlardı acaba?

Neden içlerindeki sevginin binde birini doğaya, çevreye, börtü-böceğe, kediye, köpeğe, kanaryaya, sakaya, güvercine, saksağana, Kuzey Kutbunda katledilme sırasını bekleyen yavru foklara, ya da güney yerkürede yaşayan caretta carettalara ayırmıyorlardı.

Veya ayıramıyorlardı.

Neden?

Neden esirgiyorlardı onlardan sevginin kırıntılarını ? Uçana ve kaçana karşı, savunmasız deniz canlılarına karşı bu acımasızlık nedendi?

Üzerinde yaşanılan gezegende herkese yeteri kadar yer ve yiyecek vardı… Yaşam mücadelesinde insanlar hayvanlara karşı daha avantajlı yaratılmışlardı üstelik.

“Boşver” dedi sessizce içinden.

“Hayvan hayvanlığını bilmeli, insan insanlığını” diye ekledi.

Aslında konuşabilseydi belki daha neler söyleyecekti insanların karanlık, acımasız insafsız yüzlerine karşı.

Konuşabilseydi “Hiç bir canlı eşit yaratılmamış. Tüm kavgalar, savaşlar eğer eşitlik ve adalet için yapılıyorsa bunda bir hesap yanlışlığı var. Hiç bir şeyin eşit paylaşımı nasılsa  gerçekleşemeyecek. O halde mevcudu; yani Yüce Güç’ün verdiği nimetleri eşite yakın paylaşmak için uzlaşma, hoşgörü ve sevgi yerine neden kavga, neden mücadele, neden silah ve neden harb-darb dünyaya egemen kılınıyor?” diye haykıracaktı.

Ama bir konuşabilseydi.

Neden dinler tarihi kafa karıştırıyordu asırlardır?

Neden her dinin mezhepleri, tarikatları, inanış ve ibadet şekilleri ayrı ayrıydı.

Neticede hemen  hepsi, yani çoğunluk tek bir güce bağlıydılar.

Ya da ateistin veya teistin kafa karışlıklığından kaynaklanan hiç bir güce bağlı değildiler azınlık olsalar da.

Dinler-tarikatler, her asırda her yerde savaşlara, kavgalara, kanlı olaylara sebep olmuştu ve hala oluyordu.

Dinin içinde madem ki sevgi var, birleştiricilik var, hoşgörü var.  Madem tüm dinler insanların birbirlerini sevmesini öğütlüyor.

Neden üzerinde yaşadığımız bu gezegende yöneten ve yönetilenlerde sevgi ve hoşgörü hakim değildi? Neden insanlar ayrı ayrı yerlerden gelip, ayrı ayrı dinler yüzünden paramparça olmuşlardı.?

Asırlar boyu savaşlar, düşmanlıklar ve kavgalar neden insanlık tarihine egemen olmuştu?

Barış neden “bir korkutan”, savaş neden “bir sevilen” kılığına sokuluyordu her bir asırda?

Buradaki paradoks kimsenin gözüne batmıyordu nedense…

Neden bu çelişkiyi çözmek, sadece barışı-sevgiyi hakim kılmak için insanoğlu aynı hedefe kilitlenmiyordu?

Sadece içinden konuşuyordu.

İnsanlara göre ise  sadece mırıldanabiliyordu Mernuş.

İnsanlar herşeyi nerdeyse baştan bilebiliyorlar, tahmin edebiliyorlar. Ölümleri,trafik kazalarını, hastalıkları, cinayetleri, berdelleri, genç evlilikleri, çoklu evlilikleri, hatta Muta’nın farkındalar. Bütün bunları önceden tahmin ediyorlar,  ya da biliyorlar ama hiç bir zaman bunları akıl-idrak-izan“ terazisinde tartmaktan  neden kaçınıyorlardı?

Sık sık miyavlıyordu.  Hırıldıyordu zaman zaman. Sesinin tonu ve tınısı, ihtiyaçlarına göre kodlanmış olmalıydı. Kendisine yardım edenlere şefkat dolu bakışlar fırlatıyordu.  İçi fokurduyordu kendisine yakın olmak isteyenlere.

Dostluk gösterenleri unutmuyor, zaman zaman tüylerini  ve de özellikle başını okşayanların “içine“girmek istiyordu adeta..

“Kendimi galiba insan gibi hissediyorum kimi zamanlar. Ama bir değişmez gerçek var ki hayvanım ve öyle yaratılmışım. Bu dünyada bana biçilen rol kedi gibi yaşamak, kedi gibi olmak” diye geçirdi içinden.

O bir kedi olarak dünyaya gözlerini açmıştı. Ana tür olarak insanlardan ayrılıyordu. Allah-Tanrı ya da Yüce Güç, öyle istemişti ve öyle olmuştu.

Çocukların tümüne göre hepsinin adı “ pisi pisi” idi. “Pist” dediklerinde istenmediklerini anında anlıyordu. “Pisi, pisi” dendiğinde çağrıldığını hissediyorlardı.

Köpeklere “hoşt” denmesinin ne anlama geldiğini bir türlü çıkaramıyorlardı.

Bildiği bir gerçek daha vardı, kendi alfabelerine göre konuşuyor, ses frekanslarına göre haberleşiyorlardı. Bunu insanların çoğu anlamıyordu.

Dil bilimcilerin kedi dilini çözmek için  zamanları yoktu. Olsa ne olacak ki kendi dillerini dahi korumasını beceremedikten sonra… Kendi dillerinin „içine ettikten“ sonra…

Bırakın halkı, dil bilimcilerin konuştukları dil bile anlaşılamaz hale geldikten sonra… Binlerce yabancı kelimenin bir veba gibi dilimize bulaşmasına izin verildikten sonra. Dilin korunmasında „ akıl tutulması“ yaşandıktan sonra…

Hatta ve hatta…

1980 İhtilalindan sonra dil bilimcilerin, kapatılan Türk Dil Kurumu’na sahip çıkamamaları, dahası dili korumak için çaba sarfetmemeleri eleştirilmiyordu bile.

Dahası dilciler yabancı kelimelerin Türkçeyi bozmaya çalıştıkları dönemde „Bize ne yahu, izlenen politika belli. Karakteri dansöz olana her yer pavyondur deniyorsa ne yapabiliriz ki“ politikası izlemek zorunda kalmışlardı.

(devam edecek)

www.haberhurriyeti.com / SEZAİ BAYAR

ÖNCEKİ BÖLÜMLERİ AŞAĞIDAKİ LİNKLERDEN OKUYABİLİRSİNİZ

https://www.haberhurriyeti.com/farklidir-benim-memleketim2-227473.html

 

https://www.haberhurriyeti.com/hayvan-sevgisi-meger-bulasiciymis1-227428.html

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Haber Sistemi Tasarım ve Programlama: Moradam SEO