Son Dakika
17 Kasım 2018 Cumartesi

Eylül öğretmen

İnanmıştık; Bizim için “inanmış, münevver, aydın, okumuş, tahsilli!” deniyordu. İşçiydik, köylüydük, üniversiteliydik ama “sınıfsız, imtiyazsız ve kaynaşmış bir kitleydik!” Ayrı, gayrı nedir bilmiyorduk…

04 Eylül 2018 Salı, 18:45

Şöyleydik daha evvel yazdığım yazılardan birinden alıntıyla;

“Hüzünden ve aşktan söz ederken gözyaşlarımızı ‘nehir kenarı karanlığına’ saklardık. İyiliksever ve hüzünlü ama dik başlı türkülerin, diz kırmayan, boyun eğmeyen şiirlerin iri adımlı çocuklarıydık. Ne demiştik?; Çocuktuk cahildik biz bu dünyada.”

Büyük halam-aah güzel halam- bize çocukken şöyle derdi;

”Paşa paşa oynayın oldu mu?’

Paşa paşa oynamak nasıl bir şeydi öğrendim sonra…

Sonra bir gece kristal düşlerimize özendiklerinde anladım paşaların ve paşalığın nasıl bir şey olduğunu.

Hep söyledim ya;

‘Çocuktuk cahildik biz bu dünyada!’

Şarkılarımız gökyüzüne yazıldı sonra duvarlara;

“Savrulan yapraklar gibi / geçip giden günlerimiz / cenaze törenlerinden sessiz sitemsiz!”

Eylül geldiğinde bir esinti duyduk önce;

Yılmaz Güney.

Duruşu Çirkin Kral’ın ve Melike Demirağ o ince bedeni ve kırılgan haliyle “Arkadaş” filminde boy gösterdi.

Artık zengin kız fakir-oğlan mevzusu başka bir boyuta taşınmıştı.

Bunu anlamıştık işte.

Cem Karaca “Parka” diye inletmeye başlamıştı salonları, bittiğinde Tamirci Çırağı’na sarılıyorduk celallenip.

Hepimiz bir otomobil tamircisinde üstü başı yağ içinde ve arkası puslu aynasında saçlarını tarayan delikanlılar oluyorduk, Fabrika Kızı’nda köşeyi dönüp kaybolan bir ışık huzmesi…

Başka türlü bir bağlama sesiyle döndük sol yana, Zülfü hem çalıyor hem söylüyordu;

‘Eşkiya Dünyaya Hükümdar Olmaz.’

Ardından Edip Akbayram “Aldırma Gönül!”

‘Yaz’ diyordu Selda;

“Köyünden Eşek Geçmeyen Yolları da Yaz!” gariban köylülerin yoksulluğunu anlattığı şarkısında.

Victor Jara’nın Şili’de bir stadyumda ellerini kestikleri anda anladık bağlamanın ve gitarın ortak türküsünü.

Soru soruyor, yanıtlar arıyorduk masmavi gökyüzünün altında.

Yakınlarımızın ve neredeyse iki aileden birinin Almanya’ya el kapılarına ekmek kazanmaya gittiğini gördükçe;

“Yok edin insanın insana kulluğunu… Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın” diyorduk; 

İnanmıştık;

Bizim için “inanmış, münevver, aydın, okumuş, tahsilli!” deniyordu.

İşçiydik, köylüydük, üniversiteliydik ama “sınıfsız, imtiyazsız ve kaynaşmış bir kitleydik!”

Ayrı, gayrı nedir bilmiyorduk…

Evet…

Öyledik.

Öyle sanmışız o çocuk halimizle…

Büyüyen ellerimizi kaldırıp devlet dersinde;

Bir paşanın tiradıyla hizaya geçtik dirsek nizamında.

Aynı paşa için “bizim çocuklar yaptılar!” demişti bir aklıevvel yıllar önce.

Aynı paşa;

”Asmayalım da besleyelim mi?”

Asarken de;

”Hakkaniyetli davrandık; iki onlardan iki bunlardan’ demişti…

Aaah en büyük paşam;

Zeki Müren;

Sen o güzel sesinle başlamışsın yine İris Nehri’nin kenarında; gökyüzü katından;

‘Unut sevme beni beni beni / bu aşkınnn sonuuu / ne yazık ki hicraaan / gözyaşı doooluu!’

O meşhuur Eylül gününden önce sen, Metin Oktay-Senin gibi cimbomluyu unutur mu bu taraftar- sonra, büyük halam ve ölen arkadaşlarım düştünüz aklıma;

‘’Ajite bir kız sevdim sevdam engellenemez…’’

HAKAN DİRİK

Eylül yazıları – 1 – için; 

https://www.haberhurriyeti.com/eylul-ise-hazandir-227287.html

04 Eylül 2018, İZMİR

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Haber Sistemi Tasarım ve Programlama: Moradam SEO