Son Dakika
20 Kasım 2019 Çarşamba
”

ERMİŞ…

Yıllar öncesinden düşüncelerimde yoğunlaşan ve o an adeta belleğime yerleşen bir felsefeci isim, okumaktan keyif aldığım bir düşünce adamı ve şu an, naçizane yorumlamaktan da haz alacağım bir isim ‘Halil Cibran’…

09 Ağustos 2016 Salı, 18:22

mustafagokcek_haberhurriyeti

 

“… On iki sene boyunca onu dünyaya geldiği adaya geri götürecek gemiyi bekleyen El Mustafa, sonunda geminin gelişini görür. Ancak dönmeden önce Orfoles halkının cevaplamasını istediği sorular vardır. Arkasından “Gitme!” diye seslenen halka, “Ey Orfoles halkı, neyden söz edebilirim ki size, zaten sizin içinizde akıp durandan başka?” diye seslenen el Mustafa’nın cevaplaması gereken sorular Orfoles halkının sözü geçen büyükleri tarafından soruluyor.”.

 

          Sevgi, evlilik, çocuk, vermek, yemek, içmek, çalışmak, sevinç ve keder, evler, giyim, alım-satım, suç ve ceza, kanun, özgürlük, düşünce ve hırs, acı, kendini bilmek vs. ile ilgili sorulacak tek soru söylenecek çok cevap vardır. Soru-cevap şeklinde devam eden kitap Orfoles halkıyla birlikte okuyucuların cevaplarını bulmalarını sağlıyor.

 

“… Ve El Mustafa yanıtladı: ‘siz ölümün sırrını bilmek istiyorsunuz. Ama onu hayatın kalbinde aramadıktan sonra nasıl bulabilirsiniz ki? Gözleri geceyle sınırlanmış ve gündüzleri kör bakan baykuş, aydınlığın gizeminden peçeyi kaldıramaz. Ölümün ruhunu gerçekten kavrayabilmek istiyorsanız, kalbinizi tam anlamıyla hayatın kendisine açın. Çünkü hayat ve ölüm, tıpkı nehir ile deniz gibi, birdir…”.

 

Yıllar öncesinden düşüncelerimde yoğunlaşan ve o an adeta belleğime yerleşen bir felsefeci isim, okumaktan keyif aldığım bir düşünce adamı ve şu an, naçizane yorumlamaktan da haz alacağım bir isim ‘Halil Cibran’… Ve yine keyif alarak okuduğum, fakat yorumlayamadığım bir kitabıyla karşılaştım geçenlerde gezdiğim bir kitabevinde… Çoktandır aradığım, ulaşamadığım bir kitap ‘Ermiş…’. Ve bu sayfada onu yorumlamamın, yıllar önce araştırmalarımla yoğunlaşan bu kitaba yer verebilmenin nasibini ve hazzını yaşıyorum…

Günlük kent yaşamında başa gelebilecek birçok halin, arayışın, düşüncenin açıklama türünde fikri ve o olguyla ilintili yazısı var kitapta. Başta kaygının; arayışın, bekleyişin, ayrılığın, aşkın ve ölümün…  Tümünde değilse bile belli kısmında, mutsuzlukla mutluluğun aynı kum saatinin “boğumundan” akışını seyredercesine, zamana kapılmamak elde değil. Çünkü koşullara, hepimizin bildiği, yaşayıp duyumsadığı kaygılar penceresinden bakıyor ‘Halil Cibran’ın belleği… Ve sanırım, birçoğumuzun yapamadığını yapıyor: Sabırla buğusunu siliyor, bunalım buğusunu o pencerenin. Görüntüyü aydınlık istiyor, pürüzsüz ve katlanmaya değer dirimlik adına. Salt var olmanın sonsuz anlamlığını canlı tutmak, öğrenmek, bilmek ve ‘Ermiş’ ile söylencenin doruk kitabındaki felsefeyi, düşünmenin dip ve uç dalgalanmalarıyla varoluş algısını doyumsuz anlamlar labirenti haline getiriyor. Yeniden okunacak, gitmekle yaşamın bitmediğini savunan dizelerle. “Herkesin bir düşüncesi ve fikri vardır, diyen düşünür ve yazar, herkesin bir yaşamı varsa, herkesin de muhakkak bir fikri ve sözü olacaktır, düşüncesini saklı tutuyor sanki… Ama bunu çözmek zor değil, çünkü insan gölgelerinin olduğu yerde, o güzelim gelgitlerin cümbüşünde, birbirinden oylumlu bu güzel anekdotlar ve yazılar vardır. Düşüncelerimizin doruğunda ve akışında olan felsefiyat canlıdır ve hep var olacaktır…

Ömrünün önemlice kısmı dağda taşta, yollarda, patikalarda, otlar, pıtraklar, dikenler arasında geçmiş ya da bundan mahrum yaşamış insanoğlu için, kekik kokusu ile beton kokusu arasında tek seçenek vardır: rüzgârı, yağmuru ve güneşi dinlemek. Yani gitmek… Yıkıma katılmakla katlanmak arasında pek fark kalmadı çünkü. Betona, endüstriyel taşkınlığa, bilişim ve iletişim sihirbazlığına, tüketici rolüyle katılmak, kurban olmayı kabullenmek anlamına geliyor artık. Gezegenimizin tükenişi hızlandırılırken bireysel/kitlesel seyirci konumunda bulunmak da öyle. Umarsızlık işte: kırlara veda etmek de gündemdedir.

 

“… Sonra bir kadın söz aldı ve ‘bize acıdan bahset’ dedi. El Mustafa konuşmaya başladı: ‘Istırabınız, idrakinizi kaplayan kabuğun kırılmasıdır. Nasıl ki, bir meyvenin yüreğinin güneşi görebilmesi için kabuğunun çatlaması gerekir, acı da sizin için öyledir. / Kalbinizin mevsimlerini kabul ederdiniz, tıpkı tarlaların üzerinden geçen mevsimleri her daim kabul ettiğiniz gibi. Ve eleminizin kışları boyunca asude bir halde temaşa ederdiniz. / Istırabınızın çoğu kendi tercihinizdir. İçinizdeki hekimin hasta benliğinizi tedavi ettiği ekşi bir ilaçtır o. Bu nedenle, içinizdeki hekime güvenin ve uzattığı devayı sükûnetle sakince yudumlayın. / Gerçi onun eli ağır ve serttir, ama Görünmeyen’ in yumuşak eli tarafından yönetilmektedir./ Gerçi uzattığı kadeh dudaklarımızı yakar, ama çamuru çömlekçinin içine kutsal gözyaşlarını kattığı balçıkla biçimlendirilmiştir…”.

 

Her kitabı ayrı bir felsefi boyutta, okuyana da düşünce yumağı hediye eder.  ‘Halil Cibran’, birbirinden oylumlu ve değişik yoğun düşüncelere okuru yönlendiren bir yazar olmanın ötesinde, görüşlerini aktarmadan önce konuyu derinlemesine analiz eden bir üstattır… Başkaca ve birbirinden güzel kitaplarının yanı sıra, bu sayfaya alıntıladığım anekdotlarını içeren yazıları ve naçizane yorumlarımla, ‘Ermiş’ kitabının düşüncelerinin penceresini biraz olsun aralamaya çalıştım.

 

Birçok hayati hususlarda önem arz eden konuları ele alarak, sayfalarında bizlere aktaran yazar, adeta kitaplarıyla okura zamanla düşünme payını ve konular hakkında da tereddüt içermemesi nedeniyle de, zorlanan dimağların ufkunu açmıştır. Bu nedenle okumaydıysanız… Geç kalmayın derim.

 

          Yaşamı ile ilgili meraklısına 

 

          ‘Halil Cibran’ 06.01.1883’te Kuzey Lübnan’ın dağlık bir bölgesi olan Bişerri semtinde Hıristiyan Marunî mezhebine bağlı bir ailede doğdu. Lübnan, Büyük Suriye’nin (Suriye, Lübnan ve Filistin’i içeren) bir Türk eyaletiydi ve Lübnan Dağı bölgesine özerk idare statüsü tanımış Osmanlı hâkimiyeti altındaydı. Lübnan Dağı’nın halkı Osmanlı idaresinden bağımsızlığını kazanmak için yıllarca mücadele etmişti. Daha sonra ‘Cibran’da bu davayı benimseyip aktif bir üyesi oldu… Daha sonra ise yıllarını geçireceği ABD’ ye,  babası vergi kaçırmakla suçlanıp hapse atılırken Osmanlı yetkilileri ‘Cibranlar’ın mülkiyetine el koydu ve evsiz bıraktı, bu nedenle ailece göç ettiler. 31.10.1910 yılından itibaren de New York’ta bütün yurtdışı yolculuklarına son verip, hızlı bir şekilde yazmaya başladı. Karaciğerinde oluşan rahatsızlık nedeniyle, ağrılarını unutmak için içkiye başlaması, ama daha çok ağrılarının artmasına neden oldu. 10 Nisan 1931 ‘de 48 yaşındayken, akasında birçok kitaba imza atmış, yazıları, şiirleri, en çok da başarılı grafiğiyle seyreden tabloları geride bırakarak, New York’ta St. Vincent Hastanesi’nde karaciğerine yayılan siroz nedeniyle öldü. Ayrıca tüm kitapları, şiirleri, tabloları dünyanın birçok yerinde sergilendi. Yazıları 20 dile çevrildi. Ve naaş’ı vasiyeti üzerine 21 Ağustos’ta Beyrut’a getirildi.

          ‘Halil Cibran’ın ömrü boyunca yaşadığı sürgünlük öldükten sonra da devam etmiş olacak ki üzerinde “… Gözlerinizi kapayın ve bakın etrafınıza, beni göreceksiniz, ben yanınızdayım…” şeklinde, kendisine ait bir cümlesi bulunan mezarından çalınan kemikleri şimdi kim bilir nerede sürgünlük hayatını devam ettirmektedir. Meczuplar lahiti de çalmasınlar diye, mermer lahit yere zincirlenmiş şekilde tutulmaktadır şimdi. Oysa kendi yöresinin halkınca, bir ‘Cibran’ müzesi kurulmuştur…

          www.haberhurriyeti.com / MUSTAFA GÖKÇEK

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Wordpress Haber Teması Tasarım ve Programlama: Seçkin Talanöz