12 Eylül 2013 Perşembe, 12:41

Bugün edebiyat türü yazılarımın dışına çıkıp, biraz sohbet etmek istiyorum. Biliyorum edebiyatın önceliği sohbetten geçer. Bu nedenle, yazının içeriğine henüz girmeden, önce kısa bir teşekkürüm var. Eminim okurlar anlayışla karşılayacaklardır. Günler öncesinden, şu an yazmış olduğum gazetenin emektar dostları benim hakkımda ve birbirlerinden ayrı olarak, kendilerine ait köşelerinde şahsımı onurlandıran yazılarla beni, benimle birlikte yaşam boyu yanımda olmalarını istediğim dostlarım, eşim ve başkaca yakınlarımı, eminim mutlu etti.  Biliyorum ve yakın dostlarımın da bildiği gibi eleştiriye açık bir insan olarak, eleştirilerini de, devam eden yazılarım neticesinde, hiç çekinmeden söyleyeceklerinden eminim. Çünkü onlarda biliyorlar ki “dost acı söyler, ama insanın, bir adım daha öne atmasını sağlayan, yapıcı ve olumlu şeyleri söyler…”.

Bu kısa teşekkürümden sonra sohbetimize devam edelim. Dost, arkadaş ve okur diye konuya girdim. Benim için bu terimlerin hemen hepsinin işlevi birbirlerinden farklıdır. Yaşamımızda arkadaşın yerini dost alıyor. Oysa arkadaş bir gün unutulur belki ama dost öyle değil. İnsanın usuna bir kez yerleşti mi, artık soyutlanamaz. Ve şunu biliyorum ki, “aldığımız cezaların en büyüğü, sevdiğimiz insanlara yaşattığımız acılardır.”. Hoşgörüyle baktığım bu dünyaya, yıllarca edindiğim bilgilerden yola çıkarak, bu düşünceyi kendime düstur ettim. Açıkçası, kendi adıma şunu söylemek isterim. Dünya var olduğundan beri, 7 milyar küsur yıl yaşam sürmekte. İnsan ömrü bunun yanında hiç kalır. Birbirimizi kırarak geçirdiğimiz birkaç saat bile, şu dünyada geçirebileceğim zaman diliminde, sanırım kayıp… Hem de büyük kayıp!

Bu konuyla ilintili olacağını umduğum, şu an yazmakta olduğum ve ARVO yayınlarından
çıkacak olan, “Palto Denizi” isimli romanımdan kısa bir hikâyeyi, okuyacağınızı umarak aktaracağım. “Küçük bir evde, tek başına oturan bir adam vardı. Hemen her gece yaptığı gibi, yine bir gece sobanın önünde tek başına oturur. Kendince dertlenip, hüzünlenirken ve sobada, zaman zaman oluşan alevleri seyrederken, kapının çalınmasıyla irkilir. Adam, oturduğu yerden seslenir. ‘Kim o?’. Dışarıdan, ‘aşkın sesi geldi, aç kapıyı’ diye ses gelir. Adam yerinden kıpırdamaz bile ve ardından da ‘ben artık yaşlandım, bundan böyle aşka ihtiyacım yok,’ der. Az sonra kapı tekrar çalınır. Adam yine seslenir ‘kim o?’. Dışarıdan ses gelir ‘zenginlik geldi, aç kapıyı’ diye. Adam yine kıpırdamaz. ‘Benim zenginliğe ihtiyacım yok’ der ve kapıyı açmaz. Aradan bir süre daha geçer, kapı tekrar çalınır. Adam bu kez biraz sinirli, bağırır. ‘Kim o?’. Dışarıdan, gayet yumuşak bir ses ‘dostluk!’ der. Ve adam, az önceki kızgınlığını bir kenara atarak, yerinden kalkar ve giderek kapıyı açar. Yüzüne bakar ve güler. ‘Dostluk içeri girdiğinde aşk ve zenginlik nasıl olsa arkadan gelir’ der ve kapıda olan misafirini içeriye davet eder…”.

Buradan, usuma gelen bir deyişi paylaşmak isterim. Hani Âşık Veysel diyor ya… “dost, dost diye nicesine sarıldım. Benim sadık yârim kara topraktır…”.  Bu nedenle, şunu da söyleyerek, şimdilik bu konuyu tamamlamak istiyorum. Çünkü dünya döndüğü ve yaşam olduğu sürece, benim dışımda bile, eminim nice insanlar bu konuya eğileceklerdir. Çünkü unutulmamalı ki, “aklında yazamadığını toprağa dikemezsin…”.

www.haberhurriyeti.com / MUSTAFA GÖKÇEK

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Haber Sistemi Tasarım ve Programlama: Moradam SEO