Son Dakika
16 Şubat 2019 Cumartesi

09 Aralık 2018 Pazar, 22:57
Mustafa Gökçek
Mustafa Gökçek mgokcek@haberhurriyeti.com Tüm Yazılar

BİR YARIM

Sanat yapıtı, belirli bir dönemde, belirli ekonomik – toplumsal – kültürel koşullarda yaratılan herhangi bir tarihsel ürün olmadan önce, yaratıldığı tarihsel sürecin baskın özelliklerini de yansıtan, ama kendi kendine yeterli, özerk bir yapıdır. Sanat yapıtının gerekçesi, dıştan ona yüklenmeye çalışan ve fizikötesi sanat kaygılarındadır, ne de sanat-dışı açıklama zorlamalarındadır. Sanat yapıtı kendini önceleyen öteki sanat yapıtları zincirinde, kendinden öncekilerin gelenek izlerini taşısa da, kendini benzersiz, ayrı, yinelenemez kılan bir insan etkinliğidir. Bu etkinlik, varlık nedenini ancak kendine borçludur. Bizim evetlememiz ya da hayırlamamız sonucunda var ya da yok olan bir nesne değil, kendi varlık gücünü kendi içinde taşıyan bir insan emeğidir.

 

“… 1982 yılında askerden izinli geldiğim bir dönemde yitirdim babamı. Kalp krizi ayırmıştı onu bizden ve sevdiklerinden. Yüzünde son gülümsemesi kalmış, gözleri açık duruyordu gördüğümde. En çok da ağrıma giden bu olmuştu. Torbalı Devlet Hastanesi’nde cenazesini nasıl aldığımı anımsamıyorum bile. Yine işe gitmiş de, özlemimize dayanamayıp gelmiş gibi evin ortasında duruyordu cansız bedeni. Cenazesi çok kalabalıktı. Gelen giden insanlarla dolup taşıyordu evimiz. İzmir’de ağlıyordu, gökyüzü güneşliyken birden yağmur altında kaldı. Onu uğurlarken tekrar güneş doğmuştu…” (sy.95)-(*).

 

         “… Karnımı doyurdu benim. Fazladan bir battaniye getirdi bana. ‘Geceleri soğuktur’ dedi. Sabah erkenden yanıma geldi. Birlikte sabah kahvaltısı yaptık. Kahvaltıda, ‘Burada meziyetlerinden söz etme, futbol oynadığını, on parmak daktilo bildiğini, koşucu olduğunu… Sakın ha sakın söyleme, yoksa burada kalırsın!’ diye uyardı, bir güzel tembihledi beni…” (sy.173)-(**).

 

 

Bir ozanın becerebildiği bu tarihsel mercekle görme alışkanlığını eleştirmenlerimizde göremiyoruz genellikle. Sanatçı, yaratabilmek için yan tutmak zorundadır, inandığım tek gerçekmiş gibi göstermeye eğilimlidir, ama eleştirmen hele de Marksçı olduğunu söyleyen eleştirmen, tarihe doğru bakmalıdır, kolaya kaçmadan, gerçekliği kavramakla yükümlüdür. Bağnazlığın yarattığı idealar dünyasını yıkamadığımız sürece, her etkinlik alanının kendine özgü güçlüklerini, sorunlarını, ayrıntılarını korkusuzlukla göğüslemediğimiz sürece, Marksçılık adına, ama Marksçılık zararına habire açık vermekten başka bir şey yapmış olmayız.

Tüm bunları şunun için söyledim; yazar dostum sevgili ‘Necmettin Yalçınkaya’nın şimdiye kadar yazdığı romanlarının bu minvalde olduğunu betimlememdi. Yazar, konuşur gibi kitap yazıyor. Yazı karakterleri, oluşan bir öykünün ve öykülerin tasavvurunda belki kurgu potansiyelini taşımaz. Ancak reel olarak yazılan eserlerine baktığımızda ise ne denli içten bir söylevde olduğunu görürüz. Yazdığı ve bana ulaşan son kitabı ‘Bir Yarım’, düşüncelerimin akışında bana, bu içtenliği ve özverisini çağrıştırıyor. Bu anlatım tarzı, sanırım çoğu genç kuşağa biraz uzak gelebilir. Çünkü o kuşak, mütemadiyen kurgu ve hayal türü bir yazım peşindeler. Bunu söylerken usuma takılan tümce; günü kurtaran yazar! Evet, sanırım portföyümdeki düşünce bu… Yazarın, günü kurtarmaktan öte gelecek kuşaklara, an’ da yaşanılanları aktarması gerekir. Anlatmak istediğim bu. Çoğu yazarda da bunu göremememin üzüntüsünü yaşıyorum. Yazar ‘Yalçınkaya’ bu düşüncemi, sanırım bilmeden kotarmış… Kutlarım. Çünkü yaşadığımız her geçmiş gün, geleceğe aktarılması gereken bir tarihtir. Elbette bu tarih sanat görselliğinde, sanatsal bir işçilikte buluşursa…

Önce, sanat tarihçiliğinin çok özenli de olsa olguları yalnızca sırlamakla yetinen bir etkinlik olmadığını, “sanat tarihçiliği” deyimindeki “sanat” sözcüğünün bu alandaki tarih yazıcılığını sonlandırması gerektiğini çekinmeden vurgulamak gerekiyor.

Mademki, sanat tarihçiliğinin başlıca konusu “sanat yapıtı”dır, mademki sanat yapıtının birincil özelliği “zamana direnip, kuşaklar boyunca kalıcılığını koruyabilmesidir”, öyleyse, sanat tarihçiliği, sanat olgusunun bu kalıcılığına, mantıksal ve beğenisel gerekçelerle ışık tutmak, onu çağdaş duyarlıkla kaynaştıracak bilgisel ve yöntemsel yolları ortaya koymakla yükümlüdür.

 

Kitap ‘Ozan Yayıncılık’tan Mart 2018 tarihiyle yayımlanmış. 40 Güzel öyküyü barındıran bu kitap, 187 sayfadan oluşuyor.

Ne yazık ki, yaşamlarının en büyük yanı, yaşamdan kaçmayıp onu irdelemek, onun en gizli köşelerini gün ışığına çıkarıp insanı bütünlüğüne kavuşturmaya çalışmak olan o büyüklerin gölgesine sığınıp, yaşamı kısır kalıplara, çelişkilerden yapaylıkla arıtılmış zahmetsiz kuram ve kurallara döken küçükler, bir süre olsun birçok insanın, hatta bir dönemin gözüne bağ çekip, gelişmeyi engelleyebiliyorlar. Bu engellemeyi asıl tehlikeli öğe; kuramda olası yanlışlıklar değil, bu yanlışlıkların, asıl yaşam gerçeğinin yanında ikinci ve yapay bir gerçeklik olarak somutlaştırılmaya çalışılması, böylece insanların adı devrimci olan bir ‘idealar’ dünyasına tapınca zorlanılmasıdır… Çünkü salt realite ancak zaman içinde betimlenen kurgusallık, okura liriksem bir haz verir. Fakat mütemadiyen kurgusal bir anlatım biçimi, hiçbir şekilde içimizden gelen ve benliğimizi sorgulayan bir anlatım biçimine dönüşmez…

 

Yazar ‘Necmettin Yalçınkaya’yı ve değerli öykülerini içeren ‘Bir Yarım’ kitabını tekrar kutlar, okumanızı içtenlikle salık veririm…

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

izmir escort bursa escort izmir escort antalya escort izmir escort porno izmir escort