Son Dakika
18 Temmuz 2019 Perşembe

Arkası Yarın – ÖĞRETMEN BENİSA / 99

Söğüt, kavak, meyve ağaçlarının arasında küçük, düz damlı toprak evler görünüyordu. Yarım saat sürmezdi. Yorgun yüreğim cısst etti. Ağabeyim bu köylü olmuş! Otobüsü durdurup inmek istedim ama, durdurmadım.

25 Haziran 2015 Perşembe, 16:54
Arkası Yarın – ÖĞRETMEN BENİSA / 99

VE ÖZGÜRLÜK… KARDEŞ KAPISI…

Otobüs çalıştı, har har har! Yolcular bindiler birer ikişer. Gülüşmeler oldu. Herkes kendi havasında. Çalışması hızlandı. Ağır ağır döndü tekerleri. Garajdan çıkarken sola dönüyordu. Ah ah! Ne görsem? Karşı kaldırımda ağanın damadı, yanında iki kişiyle sağa sola bakınmıyorlar mı? Ellerimi karnıma koyup eğdim başımı. Midem bulanıyormuş gibi yaptım. Taa şehrin dışına çıkana kadar. Eski, her yeri laçkalaşmış otobüs de hızını almıştı. Düşüncemde yeni ufuklar açılıyor, çekilen acılar buharlaşıyordu. Her zorluk aşılabilir, her yol ışıklanabilirmiş! 23 Nisan günü ben de özgürleşiyorum… İçimdeki korkunun fırtınası, yerini ılık bir rüzgâra bırakıyor, gökyüzü de iyiden iyiye pembeleşiyordu.
Yol arkadaşımla konuşmak, sevincimi bölüşmek geldi içimden:
“Sivrihisarlı mısın teyzeciğim?”
“Hee! Bir haftadır burada, oğlan kardeşimin evindeydim. Kara sancı (romatizma) var dizlerimde. Şehrin kendinden kaynayan hamamına geldim, havuzlara girdim. Hafifledi biraz.”
“Geçmiş olsun.”
“Sağ ol.”
“Ben de oraya gidiyorum, ama ilk kez!”
“Akraban filan mı var?”
“Anızlı köyünde ağabeyim var. Hekim Hasan’ın damadı.”
“Benim adam iyi bilir Hekim Dayı’yı.”
“Haa, öyle mi?”
Ağabeyimle iyiymişler, belki bir şeyler söylemiş olabilirdi. Başka konuşmak istemedim, camdan dışarıyı seyre çekildim. Otobüs, şosenin yakınındaki köylerin yol ayrımına gelince duruyor, inecekleri indiriyor, binecekleri bindirip yoluna devam ediyordu. Kasabaya yaklaştıkça adını aldığı ucu körelmiş bıçak gibi sivri kayalar görünmeye başladı. Yol arkadaşım eliyle gösterdi:
“Bak, aha oradaki küçük köydür Anızlı. Şu gördüğün yaya yoluna gelince inersin. Bu patika yolu seni oraya götürür.”
Söğüt, kavak, meyve ağaçlarının arasında küçük, düz damlı toprak evler görünüyordu. Yarım saat sürmezdi. Yorgun yüreğim cısst etti. Ağabeyim bu köylü olmuş! Otobüsü durdurup inmek istedim ama, durdurmadım. Köye giderken arkamdan gelip ya bir yakalayan olursa duygusuna kapıldım.
İnmediğim gören kadın sordu:
“Kasabada gidecek yerin var mı?”
“Yok teyzeciğim, otele giderim. Ağabeyime haber gönderirim.”
“Aa! Vallahi olmaz! Yanın erkeksiz, bir de kız başınla otele mi gidilirmiş? Buyur bize gidelim. İcabına bakar benim adam.”
Sevindim. Üç gündür işim düz gidiyordu.
“Teşekkür ederim teyze… Sizi rahatsız etmek istemem.”
“O ne biçim laf! Senin gibi misafir her gün gelsin.”

MECBUR MİSAFİRİM…

Bu güleryüzlü, ela gözlü, dudakları biçimli kadınla biraz da oradan buradan konuşurken rahatlar gibi oldum. Yolun nasıl bittiğini anlayamadan, kurşuni renkli sivri kayaların eteğine kurulmuş kasabanın çarşısında durdu otobüs. Birlikte indik. Taş döşeli sokaklardan geçtik. Tek katlı, geniş avlusu kol duvarıyla çevrili, küçük tahta kapıdan girdik. Kuyudan su çekiyormuş evin babası. Kovayı bırakıp karşıladı bizi. Otuz beşini gösteriyordu. Orta boyu, renkli yüzü, düzgün ve beyaz dişleri sıcak gülüşüyle yakışıklılığı göze çarpıyordu.
“Hoş geldin Sultan, sen de hoş geldin bizim kız.”
“Hoş bulduk Amca.”
El sıkıştık. Evin önündeki sedire oturduk. Başından atkısını alıp katladı, ben de peştamalı. Kocasına:
“Yusuf, misafir Anızlı’dan, Hekim Dayı’nın güveyisinin kardeşiymiş, yeni geliyormuş buraya… Abisine gitmek istiyor!”
Başını salladı: “Olur.”
Hemen kalktı: “Siz oturakoyun. Birilerini bulup haber salayım Hekim Dayı’ya. Türkmenoğlu’nu bize kadar göndersin.”
Aceleci adımlarla yürüdü. Ağabeyime ‘Türkmenoğlu’ diyorlar demek! Doğru… Dedelerimiz Türkmen aşiretindenmiş.
Az sonra okul önlüklü, on ile on iki yaşlarında iki kız girdi kapıdan. Anasına sarılıp öpüştüler. Hoş geliş ettiler benimle de. 23 Nisan Bayramı kutlamaktan geliyorlarmış. Uzun saçları örgülü, şirinceydiler. Anası,
“Önlüğünüzü, yakanızı, kurdelenizi çıkarıp yerine koyun!” buyurdu.
Bakışlarımı beyaz badanalı evin bahçesine çevirdim. Badem ağacı çiçeklenmiş, zerdali, elma, diğer ağaçlar da kabarmış düğme düğme. Yarım dönüm kadar olan bahçenin bir kıyısı kare kare bölünüp marul, soğan, tere gibi yeşillikler ekilmiş. Nemli toprağın, ağaçların kendilerine özgü kokuları içime sokuluyordu serin serin.
İçeriye girip çıkıyor Sultan Teyze. Mayalı çörek ısıtıp tereyağı sürmüş, çayı demlemiş. Siniyle getirdi.
“Yoldan geldik, acıktık misafir kızımız.”
Doldurdu bardakları. Açlığımı unutmuştum. Halâ inanamıyor, derin bir rüyada sanıyordum kendimi. Sanki arkamda bıraktıklarımı yaşamamışım. Dünya bana gülümsüyordu. Hayat yaşamak içinmiş! Çaydan sonra kızlarla ilgilendim. Dersleri, arkadaşları, öğretmenlerini konuştuk. İkisi de çalışkan izlenimi veriyordu. ‘Nerden geliyorsun, anan baban kardeşlerin var mı?’ derse, ne diyeceğim sıkıntısı bastı içimi… Nasıl oldu bilmiyorum, daha o sormadan, Eskişehirli, Yunus Emre İlkokulu’nda hademe olduğumu, yaşlı halamla birlikte kaldığımı, üç gün izin alıp ağabeyimi ziyarete geldiğimi söyledim birden.
Akşam olmuş, serinliği hissettirmeye başlamıştı. Odun sobasını tutuşturdu Sultan Teyze. Kocası da geldi. Dizildik sofraya. Mercimek çorbası, patates yemeğiyle doyunduk. Sonra da uslu uslu yanan sobanın çevresine sıralandık. Kızlarla ilgilenmeye başladım yine. Kitaplarından parçalar okuyup anlattırdım, çarpım cetvelinden saydırırken sobanın sıcaklığı bastı üstüme, uyuklayacağımı sezdi evin babası:
“Sultan, misafir kızımızın yatağını ser de yatsın!”
Utandım. Kadın ikinci odaya girdi, yatağı serip geldi.
“Yatabilirsin misafirimiz.”
Çok yorgundum, tatlı bir yorgunluktu, yorgunluğa büyük bir iş başarma duygusu da eklenmişti. Kilim keçeyle dayalı döşeli odaya giderken seslendim:
“İyi geceler amca, size de kızlar!”
“Allah rahatlık versin bizim kız, kaygısızca uyu, sabah geliyor abin.”
Kaygılardan uzakta, dingin bir limandaki ilk gecemde ölü gibi uyumuşum. Uyandığımda gün ağarmaktaydı. Giyindim, sabun ve temizlik kokan yatağı katlayıp duvardaki oyma yüklüğe yığdım. Ayaklarımın ucuna basa basa çıktım dışarıya.
Nisanın hoş bir sabahı! Toprak buğulanıyor… Ağaçların dallarındaki tomurcuklar gülümsemeye başlamış işte. Güneş, umut ve yaşama sevinci veriyordu yüreğime. Kuşlar ötüşerek neşe saçıyorlardı havaya… Bundan sonraki yıllarda, 1953’ün 23 Nisan gününü ve şafağının söküşünü unutmayacak, olan tazeliğiyle hatırlayacağım…
Misafir edildiğim ev temiz pak, kerpiç yığması. Kendisi yapmış evin babası. Karısı, iki kızıyla saygılı sevgili bir aileyi sergiliyorlardı. Aşevinde kahvaltı sofrasındaydık. Ekmek çökelek, salça kavurmasını hiç yememiştim. Öyle de yiyesim vardı ki, avlunun kapısı tıklatıldı. Amca kalktı. Karısı da arkasından çıktılar.
“Müjdemi isterim Türkmenoğlu!” dedi karısı.
“Müjde benim!” dedi kocası da.
“Kardeşini Eskişehir’den ben getirdim” diyen sevinçli sesler geliyordu dışarıdan.
Koştum:
“Ağabey! Ağabeyim!”

AĞABEY! AĞABEYİM!

Kucaklaştık! Birbirimizi öperken ağlamaya başladık. Sarıldıkça sarılıyor, aramıza “hasret” surlarının bir daha örülmesini istemiyorduk. Ev sahibinin ısrarıyla oturduk sedire. Gözlerimizden akanları silemiyorduk. Anlatılması güç duygu, acı sevinç karışımı içindeydik. Biz hıçkırmaya başlayınca onlar da katıldı. Bir zaman sonra suskunlaşsak da, hıçkırığımız derinlere gömülüyordu! Ağabeyimin elini tutup sıktım, “gidelim” işareti verdim. Gözlerini sildi elinin tersiyle. Kalktık.
“Allah razı olsun sizden! Müsaadenizle gidelim.”
“Sabah sofrası hazır, buyurun çay içelim!” dedi evin babası.
“En büyük ikramı yaptınız. Allah razı olsun!” cevabını verdik ikimiz de. Duru, pak yürekli aileyle vedalaşıp ayrıldık.
Bir eline bavulumu aldı, öbürüyle de elimi tuttu. Gözlerimizi sildik, ta çocukluğumdan kulaklarıma yerleşmiş sesiyle durmadan sıralıyordu:
“Gelebildin ya kardeşim, gelebildin ya… Şükürler olsun Tanrı’ya.”
Sarılıp yeniden öptü. Yürüdük çarşıya.
“Yengenin siparişleri var, alalım. Kel Ömer’in arabasıyla gideriz…”
Her zaman alışveriş ettiği dükkâna girdik. Yarım kilo zeytin, iki yüz elli gram helva, iki paket Yenice sigarasını veresiye defterine yazdırdı. Başı beyaz takkeli, kara top sakallı, kuru yüzlü bakkal bana bakıyordu gözünün ucuyla.
Ağabeyim: “Hoca dayı, bu kız kardeşim” dedi.
“Haa, öyle mii? Çok iyi, çok iyi!”
Çıktık dükkândan. Ağabeyim: “Sen bilmezsin kardeşim. Bir erkeğin yanında yabancı kadın kız görülürse, başka türlü düşünenler olur. Ondan söyledim.”
Yürüyoruz. Ağabeyim: “Aşağıda, kasabaya girişte han var, oraya gidelim, köye giden birinin arabasına bineriz.”
“Uzak mı köy?”
“Eh, yarım saatten fazla çeker.”
“Öyleyse yürüyelim.”
“Yorulmaz mısın?”
“Yorulmam, yorulmam!”
Kasabanın güneyine düşen karayoluna girdik. Ağabeyimin solundayım.
“Yarım saatlik yol ne ki Ağabeyciğim? Saatlerce yürürüm.”
“Ah kardeşim, şu kadar geldin ya, daha ne isterim! Askerden yeni geldim. Eskişehir’de yengenin akrabası avukat var. Senin para karşılığında kaçırıldığını ondan işitince yüreğime kan oturdu. Göz göre göre hayatını kararttılar! Üstelik namus işi bu! Hem de namus işlerinin en kötüsünden… Çoban Ali denen adamı biliyorum. Avukat da iyi tanıyormuş. O analık beni yaktı, seni kat kat yaktı! Başımıza gelenler babamızın akılsızlığından hep. Baba olarak bizleri bir dinlemedi! Ah ah! Bu kızı oradan nasıl kurtarırım diye kurup duruyordum. Yoksulluğun gözü kör olsun! Harmandan sonra yanına varacaktım.”
Bir sigara yaktı. Bavulu bazen ben bazen o taşıyoruz. Enstitüyü bitirişimden o güne kadar yaşadıklarımı anlatmaya çalıştım yol boyu. Sigarasını arka arkaya çekip dumanını yutuyor. Kendimizi yormadan, un gibi elenmiş toprağa ayaklarımız belene belene gidiyorduk. Gözümüzün alabildiği kırlar, ekin tarlaları önümüzde uzanıyor, doğa capcanlı yeşile boyanmış; nadaslar kararıyor, çok uzaklarda birkaç karaltı görünüyordu…
Ağabeyim, anlatılanlara inanamıyor; hayretinden cık cık edip başını sallıyor, daralıyordu:
“Vay kardeşim vay! Bu işkencelere nasıl dayandın? Dünyaya azap çekmeye gelmişiz. Ah ah! Bir de ben anlatsam, seninkinden geri kalmaz!”
Biten sigarasının ateşiyle bir ikincisini yaktı. Somurup üç dört çekişti bitirdi. Bazen arkama bakışımdan kuşkumu anlamıştı:
“Korkma kardeşim, kimse gelemez! Burası bizim küllüğümüz sayılır. Gelseler bile canımı verir, seni yine vermem o dürzüye!”
Köye yakınlaşmıştık: “Bu durumu kimseye söylemeyelim Ağabey!”
“Ohhoo!” Görünen köy kümelerini eliyle gösterdi: “Duymayan kimseler kalmamış ki; kuşlar kurtlar bile duymuş! Kimi vah vah demiş, kimi töh töh demiş! Ancak senin kardeşim olduğunu bilmiyorlar. İki karılı koca herife parayla satılan öğretmen kız! Diye dilden dile dolaşıyorsun ya, laf edildiğinde, ‘Deli Türkmenler! Yayla adamı, dağ adamı!’ diye kötü söylüyorlar babamıza! Şimdi boş verelim bunları. Sen geldin ya, bundan sonrası kolay. Nikâhın, çocuğun olmayışı çok iyi.”
Köye girerken bizi gören kadındı, çocuktu kim varsa karşılamaya geldi.
“Hoş geldin! Hoş geldin!”
“Gözün aydın Türkmenoğlu!”
“Hoş geldin yavruuum!”
“Ulan Koca Türkmen, böyle kardeşin olduğunu hiç söylememiştin!”
Ben büyüklerin ellerini öperken, ağabeyim de:
“Sağ olun komşularım, sağ olun” diyordu.
Kalabalık bizimle geldi. Söğüt dalından yapılmış küçük avlu kapısından girdik.
Ağabeyim seslendi: “Zeyniş! Zeyniş! Biz geldik!”
İçerden koşup gelen kadın çiğlik attı: “Ah amanın, ah ah! Kim gelmiş, kim gelmiş? Kızlarımın halası gelmiş!”
Boynuma atıldı. Biraz da onunla ağlaştık. Kadınlardan ağlayanlar oldu. Odadan odaya, kapıdan kapıya geçerek iki küçük penceresiyle aydınlanan küçük odaya girdik. Yerde hasır serili. Bir duvarın dibi sekilenmiş. Minderler atılmış küçük küçük. Çocuğunun biri köşedeki beşikte, biri de sekide uyuyor. Duvardaki raftaysa AGA markalı radyosu. Sekiye oturduk. Avludaki kalabalığın dağılış sesleri geliyordu.
Tez yanından sofra hazırladı yengem. Marul, tere, soğan yolmuş bahçeden. Yufkaya düründük. Beşikteki ağlamaya başladı, örtüsünü aldım. Ne güzel bir bebek Tanrım! Ağzı burnu, kaşı gözü, kalemle çizilmiş gibi incecik! Gri yeşil gözlerinden akanlar kulağına doğru kaymış. Beni görünce yabansıladı, dudağını devirip ağlaması koyulaştı. Kollarını çıkarınca kundağından sustu. Yumak yumaktı elleri. Öptüm… öptüm… Sevişme sesimize minderde uyuyan da uyandı. Zayıf, esmer, yuvarlak  yüzlü, çenesi gamzeli, siyah saçı, kaşı, kirpiği kıvırcık, ne de güzel bir çocuktu. Ellerinden tutup kaldırırken o da yabansıladı, dudağını büküp ağlamaya başladı.
Babası susturmaya çalışıyor: “Hala kızım, hala! Seni sevmeye, sana şeker vermeye geldi.” Bir bana bir de babasına bakıyor, ağlasın mı ağlamasın mı bilemiyordu. Ağabeyim gülümseyerek üsteledi:
“Sarıl halana. Bana sarıldığın gibi sarıl!”
Kollarını açtırıp boynuma dolandırdı. Sarıldık birbirimize sıcacık… Aynı gün ve akşamı köyün kadını erkeği toplandı…
“Hoş geldin bizim kız! Gözün aydın Türkmenoğlu!” diyen diyene. Güler yüzlü insanlar hepsi de.
Ağabeyimle yine bir sofrada yemek yiyebilmek, nerdeyse on yıl sonra kısmet oldu. O gece hiç uyumadan sabahı ettik, konuştuk. Özlem giderdik… Geçen yıllar değiştirmişti onu. Bıyıkları, dalgalı saçları, gamzeli çenesi, ince uzun boyuyla yakışıklı, iki de kız babası olmuş Ağabeyim askere iki yıl geç alınmış. Boyuna göre kilosu az gelmiş. Fethiye’de gümrük askeriyken Sağlık Kursu’na gönderilmiş. Sağlık memuru olarak atanmasını bekliyordu.
“Elin işi bitmez! Ona buna yevmiyeye gitmektense, devlet kapısı daha iyidir!” diyordu.
Benim gelişim ağabeyimgil’in yoksulluğunu zam koydu ama, gelecek günlerimize  umutla bakıyorduk. / DEVAM EDECEK

ÖĞRETMEN BENİSA isimli 3 cilt kitabı temin etmek isterseniz:

HURİYE SARAÇ: 0533 779 06 06 – 0 236 715 47 70

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


Wordpress Haber Teması Tasarım ve Programlama: Seçkin Talanöz