Son Dakika
14 Kasım 2018 Çarşamba

Arkası Yarın – ÖĞRETMEN BENİSA / 94

“Çekil kadın, seni de döverim!” demesine aldırmadan sarıldı beni kurtarmaya, kapandı üstüme. O hâlâ vuruyor! Tekmeler şimdi kadına iniyor! “Aşağıya indir akılsız köpeği de yine kaçsın kaçacaksa!” Kalktı üstümden kadın. Başımı kaldırdı. Ağzımdan burnumdan akan kan paralara da damlıyordu.

19 Haziran 2015 Cuma, 18:25

KAÇMANIN BEDELİ, AĞADAN ÖLDÜRESİYE DAYAK…

O yıl, ekilecek tohumları eleyen makineciler getirildi. Arpa buğday tohumunun elenip ilaçlanması bir hafta sürdü. Mirza da her zamanki gibi geldi gitti. Ancak kendisine görünmedim. Heyecanımı yenemez de kuşkulandırabilirdim ev halkını.
Güllü Abla’yla evleri badana yaptık. Artan kireci kümese serptik. Her yeri sildik süpürdük. Yatak yorgan ne varsa yıkadık. Bu işlerle cebelleşirken yorulduğumu hiç anlamıyordum.
Ve Ağustosun biri oldu. Ağa Eskişehir’den gelmişti. Yukarıya, odasına çıkarken göz kırptı. “Gel!” Merdiveni çıktık arkalı önlü. Para kasasını açtı. Defteri aldı. Oturduk yere karşılıklı. Nereye ne kadar vermiş… Mazotçuya, şoförlere, çobanlara ödenenlerin hesabını yaptırıp yazdırdı çizdirdi. Defteri yerine koydu, kilitledi kasayı. Hâlâ oturuyordum. Elimden tuttu, kaldırdı. Önünde başım eğik durdum. Ceketinin cebinden çıkardığı uzun, kırmızı kaplı kutunun ipek kurdelesini besmeleyle çözerek içindekini aldı, elmaslı altın gerdanlığı boynuma taktı, öptü. Yine öperken çekindim, kızdı, kolumdan sertçe kavradı:
“Ne oluyorsun yine sen?”
Başımı omzuma doğru çevirdim. Gerdanlığı tuttu:
“Şuna bak! Böylesini ne karılarına aldım, nede kıymetli kızlarıma! Kim takabilir böyle gerdanlığı sana?”
“Sen!” diyebildim.
Elini koydu omzuma: “Seninle evlendiğimi duymayan kalmamış! ‘Yahu Ağa, tam ağaymışsın! Tazecik bir kız almışsın, hem de öğretmenmiş! Akıllıymışsın vesselam!’ diyorlar!” Ardından güldü: Hah ha… hah ha!..
Akşamı sabırsızlıkla bekliyordum. Oyun kâğıtlarını bir kezcik elime almadan, tutmasını bilemeden kumar oynayacağım! Elbette birimiz kazanacak! Ben mi, o mu? Kazanacağımdan umutluyum. Çünkü kaçtığımı görünce, ‘Ağalığına yediremez, aramaz’! Yine de babasının evinden kocaya kaçan kız, kocasının evinden babasının evine kaçan kadın iyi karşılanmazdı yörede.
Zaman daraldıkça heyecanım artıyor! Bir ara, evin kapısı dışında duran tenekeye yarım somun koyup üstünü külledim. Anasıyla kızı yatmışlardı. Ağa da elindeki bastonuyla merdivenleri tıkırdata tıkırdata çıktı odasına. Türkmen Abla gelip de, “Seni istiyor!” deyince cısst etti yüreğim. Sıra benim değildi. Ama ‘gerdanlık’ aldım diye çağırıyor herhalde. Sırası mıydı gerdanlığın… Her şeyi ne güzel ayarlamıştım şimdi. Yine başka düşüncelerle girdim odaya. O soyunuyordu.
“Dış kapıyı unutmuşum, kilitleyip geleyim…” dedim.
“Olur.”
İndim aşağıya. Kapının kolunu tutup kilitliyormuş gibi yaptım, boşa çevirdim anahtarı. Şırkına basınca tamam! Döndüm. Yatağına girmiş, sol yanına devrilmiş, yorganı göğsüne kadar çekmiş, uyuyacak. Biraz rahatladım. Penceredeki gaz lambasının ışığını küçülttüm. Yine de sıkıntımdan terliyorum. Şalvarı bluzu çıkartıp sokuldum yatağa. Yüreğimin çarpıntısı durmuyordu ne yapsam. Az sonra her yanı gevşedi. Daldı uykusuna. Puflaması horultuya döndü. Pencereden üstümüze uzanan yarımayın ince ışığında geceyi dinledim. Her yer ne kadar da sessiz!.
Daldı iyice. Horlaması kalınlaşıyor, göğsü göbeği inip kalkıyor. Karyoladan indim. Üstümü giyersem kuşkulanabilir. Ayaklarımın ucuna basa basa kapıya geldim, açarken şırk etti. Eyvah, duydu:
“Ne var öğretmen?” dedi, uykulu çatlak sesle.
“Helaya gideceğim, uyandırmak istemedim.”
“Çabuk git gel! Köpekleri kuçula da yabancı sanmasınlar.”
“Peki!”

KAÇIYORUM AMA…

Az bekledim: Uyumaz da kalkıp gelirse! Ağır gövdesini duvara doğru devirdi, daldı yine. Örtemedim kapıyı. Kedi sessizliğiyle merdivenlerden inerken; gitsem mi gitmesem mi kararsızlığına düştüm. Dış kapıya varınca etrafı dinledim. Sessiz! Bu geceden başka fırsat bulamam belki de. “Git, git! Nasıl olsa bir gün gideceksin! Öğretmenliğin elindeyken git!” diyen duygularım itiyor arkamdan sanki. Bir cesaretle kaldırdım kapının şırkını. Gıcırdamadı açarken. Yağlamıştım menteşelerini. Kapattım. Kül tenekesinden somunu alırken hızlandı düşüncelerim birden. Elimi ayağımı tez tutmalıyım! Köşedeki kazığına zincirle bağlı köpeğin önüne bir parça somun attım. ‘Hap!’ diye kaptı. Yarımay ortalığı az aydınlatmış, günün birinci parçasından da bir saat eksilmiş. Şimdi insanlar günün karanlık bölümünü yaşıyorlardı. İkinci avluya girdim. Avlu duvarının köşesinde bağlı köpek beni görünce kuyruğunu sallamaya başladı. Ekmeği attım, kaptı o da, hap! Üçüncü avlunun köpeği zincirinden bırakılmış, görünmüyor. Çıktım avludan. Ağılın yanına gelince durdum. Duvara dayadım sırtımı. Ellerimi yüreğimin üstüne koyup bastırdım. Heyecanım, titreyişim az yatışsın! Ağa evini terk edebileceğim sonunda. Ama inanamıyorum! Evle Mirza’ya ulaşacağım yer epeyi aralı. Koşacağım. Köyün içini çıktım, dizlerim titriyor! Emeklemeye başladım. Yerin, taşın sertliği… dikenlerin battığını duyamıyorum! Derinliğini bilemediğim denizde yüzüyorum, her an boğulabilirim! Emeklerken elime ayağıma takılan ot, saman hışırtısı, yerinden oynayan taşların çıkırtısı, uzaktan yakından köpek havlamaları arasında Mirza’ya ulaşacağım yeri hedef alıyorum! Önümde kalan sap yığının içine sokulurken hışırdadı. Buğday buğday kokuyordu. Ohh! Kurtuldum… kurtuldum! Diyebildim yüreğimden. Bir iki soluklandım. Yine “durma, koş koş!” diyordu biri! Emekliyorum… Yarım ayın yarı aydınlığında harmanlar, saplar seçiliyor karartılı. Kaç harmandan geçtim, daha kaç harman var?
Boğazım kurudu, yutkunamıyorum. Vücudumun titremesi irademden çıktı. Mirza’ya tez ulaşayım diye kalkıyor, üç beş adım atınca ayaklarım beni taşıyamıyor, tökezliyordum. Hırlamasıyla birden eteğimi tutan köpekten korkmadan, bağırmadan nasıl kurtardım kendimi, bilemedim! Tınazın yanına bağlanmış köpeğin üstüne varmışım meğer. Bağlı olmasa parçalardı. Heyecanım katlanıyor! Olduğum yere çöktüm. Soluğumu, kendimi toparlamak, sakinleşmek istiyorum. Ancak yüreğimin çırpınışı göğüs kemiklerimi bu gece kırmazsa başka zaman hiç kıramazdı! Kulak verdim geceye. Uzaktan yakından köpek ulumaları işitiliyor! Çevreye bakındım. Sonra başımı yukarı kaldırdım Ay yerinde duruyor. Ürperdimse de, umudum kocaman bir dağa arkalanmış gibi. Biricik amacım beni bekleyene ulaşmak! Bayırı inince gördüm Mirza’yı! “Geliyorum!” diye el salladım. “Koş” der gibi o da salladı bana. Söğütlerin yanında. Kurbağa seslerinin şenlendirdiği göletin yanına varırsam her şey tamam! Son canımla kalktım, koşacaktım ki kolumdan kavrayıp kaldırdı biri, görünce “ihh!” ettim. Dilim boğazımı tıkayacak! Gelişini nasıl da duyamadım! Elinde silah! Kolumu bırakıp saçımdan tuttuğu gibi çekti. Kafam bedenimden ayrıldı sanki!

İYİ Kİ MİRZA İLE YAKALANMADIK

“Düş önüme! Ağadan kaçmayı göstereceğim sana!” dedi ikimizin duyacağı bir sesle.
Silahın namlusu iki küreğimin arasında! O anda atın kişnemesi yardı geceyi. ‘İyi ki Mirza’yla birlik yakalanmadık. Olan kurşunu boşaltırdı üstümüze!’ diyebildim içimden. Adımlarımı atamayınca canavarın ağzında can çekişen koyun gibi sürükleyerek, yıkıldığım yerde tüfeğinin dipçiğini dürte dürte getirdi. Kapıdan içeriye kaktırdı. Evdekiler uyanmış, aşevinde toplanmışlar. Girerken tekmesiyle yere yapıştım. Saçımdan tuttu, kaldırıp oturttu kapının yanına. Karısı ve kızlarına:
“Kaçağı getirdim!” dedi kaykılarak.
Bu halimle nasıl da küçüldüm onların önünde.
“Türkmen bana kahve yap!” dedi Ağa.
Büyük kadın da: “Ellerin diline düştüüün! Haysiyat şerefin yitecek!.. diye inledi. Ağı gibi bir ‘aaah!..’ çekti. Yırtan gözleriyle baktığını fark ediyordum kocasına. O da öfkeyle yanıtladı:
“Haysiyetime şerefine söz söyleyenlerin… Kazancımın ortağı mı eller benim? Param var, toprağım var! On sekizinde okumuş kız almışım. Para istemeyi, ‘Ağam’ diyerek ayaklarıma kapanmayı biliyorlar!”
Kadın kalkınca, kızları da kalktı. Yanımdan geçerlerken:
“Hak tuuu!” diye tükürdüler. Tükürükleri saçıma, yüzüme, vücudumun çıplak yerlerine kurşun gibi değdi.
Büyük kız: “Gecenin köründe kaçarsın ha? Ağa karısı olduğunu bilmiyor musun, utanmaz arlanmaz?” diyerek bir kez daha tükürdü. Çıktılar yukarıya. Kendisi dikiliyordu başımda. Kahveyi verdi kadın. İki üç höpürdetmede bitirdi.
Kadına: “Ben gelene kadar bekle!” dedi.
Çıktı dış kapıdan:
Kadın: “Ah sidiciği durup da ölesice ah! Helaya gitti!” dedi kendi kendine. Bana da: “Zavallı kardeşim! Boşuna söylemiyordum sana! Bu canavarın elinden ölmeyince kurtulamazsın! Yunan esiriyiz burada! Ah ah! Kadınlık garipliktir!” diyordu fısıltıyla.
Ayağının sesini duyunca sustu.
“Git odana sen de!” dedi kovarca.
O da lambasını aldı pencereden, çıktı yukarıya.
Burnundan soluyordu öfke içinde Ağa…
“Kalk ayağa!”
Toparlanamadım.
“Kalk diyorum!”
Zor kalkabildim. Bedenim, kafam benim değildi. Kalın bir kinle, öfkeyle silahının ucuyla arkadan dürttü:
“Kaçtığın odaya çık bakıyım!”

ELLERİM ÖNÜMDE TİTREYEREK BÜZÜLDÜM

Ellerim önümde titreyerek büzüldüm. Daha iki adım atmadan midem bulandı, başım döndü, yığıldım merdivene. Kolumdan kavrayıp çekti, sürüdü! Odasına girince kapıyı kilitledi. Kaldırdı, öyle bir fırlattı ki, kapandım yere. Astı tüfeği yerine. Hırsla gelip boynuma taktığı gerdanlığı çekti çıkardı. Para kasasına giderden, adımlarının sertliği taban tahtasını zıngırdattı! Kasadan aldığı para destesini başıma çarparak söylendi:
“Seni! Seni döyüsün kızı! Irzı kırık seni? Hükümetin bile yoktur bu kadar parası?”
Paraların birazı önüme yığıldı, birazı da saçıldı, yayıldı oralara. Gözümde her şey kararıyor, kâğıt parçaları canlanmış, düştükleri yerde dönüyor, bana saldırıyorlardı sanki.
“İstemiyordun ha, niye istiyorum dedin o fettan analığına? Bir de kaçarsın ha?”
Saçımdan tuttu, yere düşük başımı kaldırdı. Sarstı:
“Sen öğretmenliğini gösterdin bana, ben de ağalığımı gösteriyorum sana! Bana bak! Gözlerimin içine bak!”
Gözlerim yumulmuştu, birini açtı. Onun gözlerindeyse kötü kıvılcımlar çaktı. Kolumdan kavradı, havaya kaldırıp fırlatırken uçuştu paralar. Tokat, tekme, yumruk nereme gelirse gelsin, arka arkaya iniyor, vurdukça canavarlaşıyor, saldırıyor, ağzından salyalar saçılıyordu!
“Beni rezil edeceksin ha! Söyle şimdi ben kimmişim? İyi öğren kim olduğumu?”
Şaaap!… küüüt!.. paaat!… Hiçbir savunmada bulunamıyorum. Kendimde yoktum. Hıncını alamıyor, durmadan vuruyor! Paaat!.. küüüt! Söylediği acı küfürlerden bedenime inen darbeleri işitmiyorum bile. Karnıma inen tekmeyle yere kıvrıldım. Vücudum savunma gücünü çoktan yitirmiş, bütün bir gece dağda kalıp kurtla boğuşan keçiye dönmüştüm. Yine tekmeleyeceği anda kapı öyle bir omuzlandı ki, açıldı! Güllü Abla, onu korumak istercesine:
“Ayy! Ayy! Yeteeer! Öldürmüşsün! Bu yaşından sonra hapishaneye girmek yakışır mı senin gibi ağaya?”

HALA VURUYOR…

“Çekil kadın, seni de döverim!” demesine aldırmadan sarıldı beni kurtarmaya, kapandı üstüme. O hâlâ vuruyor! Tekmeler şimdi kadına iniyor!
“Aşağıya indir akılsız köpeği de yine kaçsın kaçacaksa!”
Kalktı üstümden kadın. Başımı kaldırdı. Ağzımdan burnumdan akan kan paralara da damlıyordu. Kucakladı beni, gusülhaneye götürdü. Yıkadı. Su değince dudağımın patlayan yeri acıdı. Kadının yardımıyla indim aşevine. Köşeye, minderin üstüne yatırdı. Başıma küçük yastık koydu. Getirip şalvarımı örttü üstüme de.
“Ah! İyi bilirim bu Yonan gâvurlarını! Ama dinlemiyorsun beni. Şehre göçene kadar sabret diyorum sana. Şehirde olsaydın kurtulduydun şimdiye! Girer döver, çıkar döver! Hele yamuk karısına karşı pek horozlanır, görmüyor musun onların yanında hiç adımızı söyleyebiliyor mu? Yalvar, acındır kendine, bin pişman oldum de, eline ayağına kapan, anam da, babam da, kocam da sensin de… Başka çaremiz yok! Onların dediklerini işitme. Şimdi uyumaya bak!”
Çıktı. Örttü kapıyı. Lamba yok! Yarımayın cansız ışığı pencereden sızıyordu. Saatin akrebi, yelkovanı hangi rakamlarda takılı, vakit nerelerde? Kurtulma umutları gecenin karanlığına karışıyordu… Vücudumun ağrı ve acılarını, dudaklarımın burnumun şişliğini hissetmeye aşladım Bir başka yerde, yine bir işkence odasındayım… Uyuyormuşum gibi sıçrıyor, sıçrarken hopluyor, ellerimi kollarımı bağlayıp karanlığın içine atıyorlar, korkunç suratlı adamlar dikiliyordu karşıma!
Bastonuyla dürtmesine açtım gözlerimi. O! Hemen kapattım. Duvara doğru büzülerek dönebildim. Maket yastığına yapıştım. Bastonun demir ucu orama burama dürtülüyor, dürtüldükçe büzülüp top oluyorum. Nefes alıp verişi hışırtılı…
“Anladın mı benim kim olduğumu?”
“… ….”
“Gökbayır’ın hem de bu gidenlerin ağasıyım! Buradan ölün çıkar!”
Saçlarımdan tutup kaldırdı. Ayakta duramıyor, titriyorum! Yolarcasına çekip saçımı:
“Bak bana!” dedi.
Azılı köpeğin gözleri gibi parlıyordu gözleri. Başımı itmesiyle duvara vurdu paaat! Yıkıldım! Beynim bedenim uyuştu. Yine tuttu kolumdan. İte çeke katık damına götürdü. Kapıdan içeriye girerken kalın bir öfkeyle:
“Sen buraya layıksın!” dedi. / DEVAM EDECEK

ÖĞRETMEN BENİSA isimli 3 cilt kitabı temin etmek isterseniz:

HURİYE SARAÇ: 0533 779 06 06 – 0 236 715 47 70  

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Haber Sistemi Tasarım ve Programlama: Moradam SEO