Son Dakika
17 Temmuz 2019 Çarşamba

Arkası Yarın – ÖĞRETMEN BENİSA / 63

Havalar soğudukça öğle yemeğini sınıfta yiyenler çoğaldı. Mendilimsi bezlere sarılı torbalara konmuş çökelek, patates, yumurta, pırasalı dürümlerini öğle vakti yemeğe başlayınca, bunların kendilerine özgü kokuları sınıfın havasına karışır oluyordu.

21 Nisan 2015 Salı, 17:25

ON LİRA

Tebeşir elimde tahtaya tümce yazıyordum. Kapı tıklatıldı:
“Girin!” dedim yavaşça.
Kim gelirse gelsin, dikkatleri dağıtılmasın diye öğrencilerimi ayağa kaldırmazdım. Korucuymuş gelen. Hazır ola geçip durdu. Baş selamını verdi. Elindeki zarfı uzattı.
Ben alınca:
“Emanetin yerine teslim öğretmenim!” dedi.
Teşekkür ettim, çıkıp gitti. Mektup babamdandı. İki aylık maaşımı almış. 70’şerden 140 lira. 10’ardan 20 lira da makam maaşım verilmiş. Bana da, bir on lira göndermiş! Atandığımız köyde tek öğretmen olursak, Başöğretmenlik görevini de üstlendiğimizden on lira makam maaşı veriliyordu. Yeşil onluğa baktım bir zaman. Babamın, iki aylık emeğimin karşılığında bana tek bir on lira göndermesine hem şaşırdım hem üzüldüm. Neler yapacaktım, kardeşlerime neler neler alacaktım. Düş görmüştüm demek ki…

Havalar soğudukça öğle yemeğini sınıfta yiyenler çoğaldı. Mendilimsi bezlere sarılı torbalara konmuş çökelek, patates, yumurta, pırasalı dürümlerini öğle vakti yemeğe başlayınca, bunların kendilerine özgü kokuları sınıfın havasına karışır oluyordu. Onlar doyunurken; ben de öykü okuyor, azığını bitirenlere, öyküden ne anladıklarını soruyor, birkaç sözcükle de olsa anlatmalarını sağlıyordum. Kimi zaman oynamalarını, oyunlaştırarak “yaşatmalarını” deniyordum. O zaman çok daha rahat, çok daha özgün ve yaratıcı doğaçlamalar yapıyorlardı.
Kasımın son günleriydi, tek kız öğrencim Belkıs, heceyi sökenler arasına girdi. Öylesine cana yakında ki içim kaynıyordu. Hemen her şeyde: ”Öğretmenim ben yapayım, iyi yaparım, tez yaparım!” diyordu. Yapıyordu da. Okula kaydolan kızların gelmek istediği, ancak babalarının göndermediği haberlerini getiriyordu sık sık..
Okuldaki dersler ne kadar araç ve gereçle işlenirse, bilgiler de o denli kalıcı oluyordu. Fakat okulumun, Türkiye Haritası’ndan (babam almıştı) başka bir ders aracı yoktu. Bunun için kedi yapabileceğim ders gereçlerine yöneldim, ilkin kum masasına başladım. Kasasını babama yaptırıp dersliğin ortasına koydum.
Birinci sınıfa fiş verince, kum masasının kıyısına diziliyorlar, yazıyor, okuyor, bozuyor yine başa dönüyorlardı. Çocukların oyun yapısına uygun geldiği için öğrenmeleri kolaylaşıyordu. Beş kez, on kez defterlerine yazmaya gerek kalmıyordu böylece. Ayrıca 4. Ve 5. Sınıflarda tarih, coğrafya konularını da yine kum masasında çiziyor, öğrenmeye çalışıyorlardı. Çocuklarımın öğrenme oyuncağı oldu kum masası.

BİR ANLIK HATIRLAMA

Enstitüden ayrılırken Karabiber’in gösterdiği yakınlığı, o sıcak duygu ürpertilerini içten içe duyumsamış, ama açığa vurmamak için büyük bir çaba göstermiştim. Yine de bendeki kıpırtıyı yakalamış olmalıydı, Şaziye’nin teyzesi Nazlı Duru’nun imzasıyla mektup göndermişti. Onu da yanıtsız bırakmıştım. Koşullarım olanaksızdı. Uzaktan uzağa sevmelerim bile yasaklarla çevriliydi. Nerdeyse düşlerde yakalanmak korkusu sarardı içimi. Yüzüme bakılırsa anlaşılacak sanırdım. Onun duygularının, kolunun kanadının üzerimde gezinmesi bana yetiyordu. Nelerden hoşlandığımı kestiriyor, üzerimde duygusal bir egemenlik kuruyordu. Görülüp duyulacağından korkuyorsam da, mutlu oluyordum… Ancak, şimdilerde anımsamaya cesaret ediyordum o günleri. Ansızın gelip duruyordu önümde. Bir sevi sıcaklığı saçıyordu. Genç kızlığım uç verir gibiydi. Bir bağ kurmaktan çok uzaktım. Yeniden nasıl seslenebilirdim ki ona? Çil kafalı bir pişmanlıktı bu. Gittikçe kabarıyor, büyüyordu acısı. Yalnızdım, kimselere diyemediğim gibi, kaleme alıp yazıya dökemezdim bunları. Yazsam, acaba geçer miydi eline? Geçti diyelim, vereceği yanıt bana nasıl ulaşacaktı? Sıradan bir mektup sayılıp bir halden anlamazın eline geçer miydi? Ya da birilerince okunur da dedikodulara karışmaz mıydı adım? Köy halkının gözünde yeri yurdu olan Benisa’nın hali ne olurdu ondan sonra? Bu nedenle, bastırmaya çabalıyordum duygularımı… Soruların, duyguların denizinde dalgalar yükseliyordu. Bir çıkış yolu olmalı, ama nasıl olmalıydı? ‘Sabret Benisa!’ demekten başka bir şey gelmiyordu ki elimden.

AYAKKABI ÇORAP

Akşamdan başlayan bardaktan boşanırcasına yağmur, kepenklere şapırtılarını vura vura gece yarılarına değin sürdü. Ekinler ekilmiş, yağmur bekleniyordu. Köylüler, ‘Ah bir yağsa da, kurt, kuş, karınca çekmeden, ektiğimiz tohumlar çıksa!’ diye gözlüyordu. Bense, çocuklarıma vereceği eziyeti, zorluğu düşünüyordum. Arada bir pencereyi, kepenklerini açıyor, gecenin koyu karanlığında yağmurun şapırtısını dinliyor, bir şeyler göremeyince kapatıyor, yine yatağa sokuluyor, uyumak… uyumak istiyordum. Güzel günlere uyanmak istercesine… Uyku tutmayınca sağa sola dönenip duruyordum. Sonunda, saatin tıkırtısı, saçaklardan akan suların şırıltısı alıp götürdü uykumu. Sabahı zor ettim. Ortalık, göz görebilecek kadar ışıyınca dersliğime koştum. Sobayı yaktım. Okulu, köyün daha yakınına yapsalardı ne olurdu sanki? Yağmuru yaşı, karı ayazı düşünmemişler! Çocuklarımın nasıl geleceğini düşündükçe içim sızlıyordu. Odunlar çabuk alevlensin diye sobanın kapağındaki hava deliğini açtım. Öğrencilerim ısınsılardı…
Yağmurdan sonra yumuşayan toprak, öylesine yapışkanlaşır, bir sülüğe benzeyen çamura dönerdi ki, üstüne basan ayakkabı kolay kolay çamurdan çıkmazdı, kimi ayakkabılar yırtılırdı! Derinliğini bilemezdin. Çıkayım derken batardın. Yaz boyunca susuzluktan yanmış kavrulmuş toprak, çatır çatır olurdu. Suyun çekince taş gibi, kaya gibi hal alırdı. Islakken üstünden gelip geçilir; hayvan, araba çiğnerse, oturur, sıkışırdı! Düşülecek olsa taşa çarpılmış gibi olurdu insan, dokunduğu yerleri keserdi…
Sobada odunlar, çıtırdayarak yanıyordu.
Yağmur yağmıştı ama, böylesine şıpırdarlı yağmamıştı. Ya çocuklarım, nasıl gelecekti? Böyle yağacağını bilsem, bir gün öncesinden “gelmeyin” derdim. Lojmana döndüm. Avni, Fikir uyuyordu daha. Sıkıca giyindim. Yürüdüm. Okuldan köye ayrılan yola saptım. Çukurlar bulanık suyla dolmuş. Bastığım yer oturuyor. Kabarmış toprak! Taşlar, kumlar yıkanmış, toz topraktan arınmış! Kıyılarda, şurada burada gördüğüm taşları alarak, yolun az çamurlu yerlerine ayak basacak biçimde koya koya, taa sokağın sonuna dek gittim. Geri döndüm. Lastiklerimin çamurunu yıkarken çeşmede, öğrencilerim sokak aralarından göründüler. Azık torbaları omuzlarında, su birikintilerinden, çamurlardan seke sakına geliyorlar. Bana doğru vardıkça, nereden nasıl gidebileceklerini söylüyorum. Taşlara basa basa yürüyerek yola dizildiler alaca ip gibi. Arkalarına düştüm. Gelenler bayrak direğinin yanında sıraya durmuş bekleşiyorlardı. Ayakkabılarının çamurlarını kuma sürterek, ağaç parçasıyla kazıyarak temizlediler bira. Ayakkabı ve ıslanan çoraplarını koridorda çıkarttırdım. Derslik, yavrularını bağrına basan ananın yüreği gibi sıcaktı… Bir süre onların ısınıp çiçeklenmelerini izledim. Sıralarına oturdular. Derslerine başladılar.
Çamura belenmiş çoraplarını kuyunun başına götürdüm. Sınıfın “delikanlısı” Apiy (Aptullah), su çekti, döktü. Yıkadım tek tek hepsini. Sobanın yakınındaki sıralara serdim. Gürletti sobayı Halil. Öğle dinlencesine dek kururdu. Taze yüzleri pembeleşti. Çocuksu kokuları içime doldu tutam tutam. O günden sonra yedek çoraplarını getirttim, ayakkabılarını çıkartarak, yedek çoraplarını giydirdim. Yedek çorapları okulda kalıyordu. Bir tenekeye musluk taktırıp, tahta parçalarından da altlık yaptırıp kuyunun başına oturttum. Üstüne tas koymayı unutmadım. Eli yüzü kirli olan, sümüğü akanlar yıkanacaktı.
Okulun bulunduğu alan, köye doğru eğimliydi biraz. Belkıs’ın babası, Veysel’in (komşu köy) deresinden iki araba kum getirip dökmüştü. Avlumuz pek çamur olmuyordu artık. Okula tarla yolundan gidilip geliniyordu. Kurak günlerde toza toprağa belenmek, yağışlı havalarda çamura batıp çıkmak kaçınılmazdı. Muhtarlığa yazı ile başvurdum. Okula gelen, kurul üyeleriyle konuştum; okul yoluna taş döşenmesini, kum dökülmesini istedim. Herhalde gelecek yıla kadar olurdu.

NUSRET

Nusret; sevimli, kara, nokta nokta gözlü, ufak tefek bir çocuktu. Yanına yaklaşınca başı önüne düşer, küçük yanakları pembeye bürünürdü. Konuşurken dilinde tutukluklar olurdu. Kekemeliği kimi çoğalır, kimi azalırdı. Biliyordum, kendine güven duyduğunda azalacaktı. Utanıp sıkılınca çoğalmasından belliydi. Kekemeliğin zorluğunu babamdan biliyordum. İlerdeki yıllarda daha da artabilirdi. Her gün yarım saatimi Nusret’e ayırdım. Sesli okuyup anlattırmaya başladım. İki ay kadar sürdürdük bu çalışmayı. Kekelemeden sesli okuyup anlattığında, hep birlikte alkışlayıp yüreklendiriyorduk onu. Babamın ilk aylığımdan gönderdiği on liranın bir lirasını da Nusret için aldıracağım öykü kitaplarına ayırdım. Nusret okudukça kekelemesi azalıyordu. Buna kendi de çok seviniyordu: “Öğretmenim! Bu kez dilim hiç tutulmadı..” diyerek geliyor, kolumun altına sokuluyor, başını okşatıp kocamanından bir aferin alınca sırasına oturuyordu. Nusret’in bu başarısı beni duygulandırdı. Adi; “öğretmenim Nusret” kaldı. Köyün çocukları, ‘Kekeç Nusurat’ diye çağırmayacaklardı gayrı. Nurset’imin anası, bir gün bana geldi.
“Aah! Öğretmen kızım! Allah sende ırazı gele. Seni büyütüp okutanlar bu dünyada kahır, öte dünyada da cehennem azabı çekmeye! Çocuğumu kurtardın! Artık korkmuyor konuşmaktan” diyerek dualar etmiş, sarılıp öpmüştü.
Bu, benim aldığım en büyük armağanlardan biriydi.

ARKASI YARIN / DEVAM EDECEK…

ÖĞRETMEN BENİSA isimli 3 cilt kitabı temin etmek isterseniz:

HURİYE SARAÇ: 0533 779 06 06 – 0 236 715 47 70

HURİYE SARAÇ VE KİTAPLARI HAKKINDA AYRINTILI BİLGİLERE AŞAĞIDAKİ LİNKTEN ULAŞABİLİRSİNİZ…

www.huriyesarac.net

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


Wordpress Haber Teması Tasarım ve Programlama: Seçkin Talanöz