Son Dakika
21 Ağustos 2019 Çarşamba
”

Arkası Yarın – ÖĞRETMEN BENİSA / 180

Ömrüm, beynim, kalemim izin verirse, ileriki yıllarda yurtdışı yaşamımızı, yaşanmış ama yazılmışlarını… Çalıştığım yerlerde gördüklerimi ve izlenimlerimi yazacağım… Öğretmen Benisa’yı yazmakla yeniden yaşama döndüm.

06 Ekim 2015 Salı, 18:18

3 ciltlik Öğretmen Benisa romanındaki başlıca kişiler…

BABAM TOSUN BEY

Babam yaşamını Aslanköy’de sürdürdü ölene kadar. Tosun Bey olarak yazdım onu. Gerçek adını vermedim. Kimi adlarda da küçük değişiklikler yaptım yazarken. Babama verdiğim sözü tuttum yazdığım gibi. Ölümünden 15 yıl sonra yazmaya başladım anılarımı.
Babam, ilk üvey anamızdan olan kardeşim Fikir’i çok severdi. Belki de en küçüğümüz olduğundandı… Ne ki savrulan biz olmuştuk! Son yıllarda ziyaret edip evlatlık görevlerimi yerine getirirken, bir evlat için babanın ne demek olduğunu içim titreyerek hissettim. Ömür boyu hasretini çektiğim şefkatinin tadına hasta yatağındayken doyamadım. Bir öğle vakti suyunu içirip sırtüstü yatırınca ellerimi avucunun içine aldı. Okşar gibi yaparak, “Hatalarımı anladım, ama treni kaçırdım” dedi. Işığı sönmekte olan gözlerinin kıyısındaki damlalar titreyerek kaydı solgun yüzüne. Yutkundu, “Allah, işlerini rast getirsin… kazancın bereketlensin… evladından hayır göresin… Bundan sonraki yaşamın dileğine göre olsun…” diyebildi. Ogünkü öpüşünün ılıklığını hiç unutamadım, ıslaklığının da kurumasını hiç istemedim. Yanımda öldü babam 1985 yılında. Belki inanmak zordur ama, babamın dualarını görüyor gibi oluyorum, baba kız gibi yaşadığımız son 38 günü çok özlüyorum…

İKİNCİ ÜVEY ANA

Babam, yaşamlarımızı çalan üvey anamızı 1958 yılında boşayabildi. Çok uğraştı. Analığımız, gidecek yeri olmadığından ortanca halamın gelini (ağanın kızı) evine sığındı. Onların aş-iş hizmetlerine koştu. Bunu on yıl kadar sürdürebildi. Yaşı ilerleyip iş yapamaz hale gelince Emirdağ’ındaki tek kızının (ilk kocasından olan) yanına bırakıldı. Ağırlaşınca oğlan kardeşinin karısı evine getirdi. Küçük bacısı Latife’yle baktığını duyduk. Ne acı! Hiçbirimiz onu bir daha görmek istemedik. Görmezliğe, duymazlığa geldik. Çok çekmiştik. Bir yaşam alınmıştı elimizden. Daha sonraları büyük bir yoksulluk ve kimsesizlik içinde hakkın rahmetine kavuştuğunu öğrendik… Babamdan altı ay öncedir ölümü (1984).

ÜÇÜNCÜ ÜVEY ANA

Babamın evlenmesine yardım ettiğim Çerkez analığım çok iyi bir insandı. Sözü dinlenirdi. Kuran’ı elinden hiç düşürmezdi. Hiçbirimize tek sözle de olsa kırıcı konuşmadı. Üvey ana gibi görmedik onu. Hep sevdik. Bize “Böylesi güzel insanlar varmış!” dedirtti. Babamla otuz yıl evli kaldılar. Babamın ölümünden sonra arayan soran bir yakını bulunmadı. Fikir’in yanında kaldı. Babamdan dört yıl sonra rahmetli oldu.

AĞABEYİM HÜSEYİN

Ağabeyim… Benim can kurtarıcım, yiğit, dürüst ağabeyim… Kızlarından Afilay teknik ressam çıktı, Sevilay’la birlikte Almanya’ya gitti. Orada yaşıyorlar. Öğretmen olan Feray, annesiyle Antalya’ya yerleşti.
Sağlık memurluğundan ayrıldıktan sonra çeşitli işlerde çalışan ağabeyim Mahmudiye’deyken hastalandı. Sıkıntıların yorup yığdığı, kırıp döktüğü yüreciği, dokuzuncu yılında, Cumhuriyet Bayramı günü durdu (1997). Yetmiş yaşında yitirdiğim ağabeyimin de yanındaydım ölürken. “Beni sen göm…” dedi.
Aradan onca yıl geçtiği halde Mahmudiye’den gelip geçerken onun özlemi yüreğimi kanatır, gözlerimden yaş boşanır…

URKUŞ BACIM

Onbeş yıl, kaynana – görümce – eltilerle birlikte yaşadı. Gelenek ve göreneklere tutulu kaldı. Bir katlanmacı, bir şükre sığınıcı oldu. Biri kız, dört çocuğu vardı. 1969’da Kaynanasıgilden ayrılıp çocukları ve kocasıyla birlikte Eskişehir’e geldi… Eteğinde toprak, sırtında taş taşıyarak yapabildi küçük evini. Orada oturdu. Kızını iyi biriyle evlendirdi. Babanın kazancı yetemediğinden kendileri de çeşitli işlerde çalışarak okudu oğulları. Öğretmen, Hava subayı, DDY’de memur oldular.
Kendinden bir buçuk yıl önce kocasını kaybetmişti. Oğullarının yardımı ve kendi çabalarıyla yaşamını sürdürürken şeker hastalığına tutuldu. Hastalığının 25. Yılında kendisi de gitti. Bacımın da yanındaydım (Haziran 2006) beni sarsan ölümünde. Anamdı… Dert ortağımdı… Dayanağım, gücüm güvencimdi. Yoksulluğuna kahırlanınca, “öbür dünyada anamı bulacağım. Önüne oturup dertlerimi söyleyeceğim, doya doya ağlayacağım…” derdi hep…

MEMDİ

Devlet Kara Yolları’na girince Turgutlu (MANİSA)’ya yerleşti. Beş kızı oldu. Kızları akıllı, güzel ve becerikliydi. Babalarının çabasıyla iyi eğitim gördüler. Mühendis, öğretmen, memur oldular. Mesleklerine uygun kişilerle evlendiler. Emekli de oldular. Memdi, Devlet Kara Yolları’ndan emekli olunca Aslanköy’e döndü. Ziraat aletleri aldı, çiftçiliğe başladı. 66 yaşında inme (felç) geldi, Temmuz 2000’de öldü. Karısı, yaşamını Turgutlu’daki kızlarının yanında sürdürüyor. Memdi, ölmeden bir süre önce, “Ben ölünce anamı bulup analıklar eline bırakacağına bizi de alıp getireydin, diyeceğim” diyordu. Ana özlemi hiç bitmedi. Bu kardeşimin de son günlerinde yanındaydım. Bu bir yazgıydı…

AVNİ

Askerden dönünce Gökbayır’a yerleşti. Çiftçiliğe başladı yeniden. Tanınmış bir ailenin kızıyla evlendi. Beş çocuğu oldu. Hayatta kalan kızının birisini köyüne gelin etti. Diğer çocuklarının eğitimini verdi. Oğlu polis, kızı da Yüksek Hemşire oldu. Avni; tarlası toprağı, ineği koyunu, tavuğu hindisiyle yaşamını sürdürürken hastalandı. Açık kalp ameliyatından 7 yıl sonra Temmuz 2006’da öldü. Sütünü doya doya ememediği anasının yanına giderken yanındaydım onun da. Bacımdan 16 gün sonra öldü… Anamın altı aylık bırakıp gittiği kardeşimi de kaybedince dipsiz, karanlık kuyulara düşmüş gibi oldum. Yalnızlığımı daha çok hissetmeye başladım… Karısı çok çalışkandı. Her işte Avni’ye yardımcıydı. Kocasının ölümünden sonra düzenini bozmayıp evinde oturdu.

FİKİR

Hepimizin küçüğü olduğundan babamın kanadının altındaydı hep. Bizler gibi acı, açlık, yoksulluk çekmedi pek. O da Gökbayır’a yerleşti. Teyzesinin kızıyla evlendi. Üçü kız, dört oğlu oldu. Çocuklarını evlendirip, Çifteler’e yerleştirdi. İş verdi ellerine. Kendi ve karısı gibi çocukları da çalışkandı.

ZEYNEP HALAM

Altı kızının anası, bizim de sütanamızdı. Çalışkan, oldukça yardım severdi. ‘Allı Zeynep’ (yanakları kırmızı) diye çağrılırdı. Halamın kızları köyün gençleriyle evlendiler. İşleri aşları önlerinde, çocukları torunlarıyla mutlu yaşadılar bizlere göre. Kızların dördü hakkın rahmetine kavuşmuştu. Babamdan üç yıl sonra (1988) akciğer kanserinden öldü halamız. Uzun örgülü, kara saçına ak düşmemişti daha.

NİYAZ AĞA

Öğretmen olunca atandığım ilk köyümün muhtarıydı. Asaletliydi, zengindi. Ağalığın gerektirdiğini yapıyor, kendine yakıştırıyordu. Okulun yapılmasında çok emeği geçmişti. Eğitim – öğretim severdi. Köyünde ve çevre köylerde sayılır, sevilir, sözü dinlenir bir kişiydi. Dürüsttü. Leblebici’den ayrıldıktan sonra görüşemedik. 1980’de öldüğünü duyduğumda çok üzüldüm. Leblebici, çalışkan muhtarını kaybetmişti.

APİY

İlk öğrencilerimden. Okula kayıtsız gelen, yaşı benden büyük Apiy (Aptullah). Atılgan, hareketli, yardım severdi, yoksulluğu kadar da onurlu bir gençti. Okulu, öğrencileri çok sever, öğretmenini bir başka severdi. Okul onun yuvasıydı sanki. Çevresini dolaşır, her şeyiyle ilgilenir, bildiği becerdiği kadar yapar, korurdu. Bana karşı içinde gizli bir sevgisi vardı.
Leblebici köyünden ayrılırken çok üzülmüştük. Yaz tatilinde birkaç kez ‘Leblebici’ymiş gibi gelmişti Aslanköy’e. Bundan dokuz on yıl sonra Afyon’da karşılaşmıştık. Hastanede sağlıkçı olarak çalışıyordu. Evlenmişti, çocuğu vardı. Bir daha göremedim. Arayıp soruşturdum, yaşadığın duydumsa da adresine ve kendisine ulaşamadım. Her söze “Benim öğretmenim” diye başlardı. Yüreğinden kaynayarak dökülen bu sözcüğün sesi hiç gitmedi kulağımdan: ‘Benim öğretmenim!..’

MİRZA

Yaşı büyük, saygılı, beşinci sınıf öğrencimdi. Ağa olayında kucak açınımdı, sırdaşım, aslan yüreklimdi. Ağanın evindeyken leblebiciymiş gibi kaç kez gelmişti. Leblebici’de tek kız öğrencim olan Belkıs’la evlenmiş. Bir daha göremedim. Yıllar sonra dünyasından göç ettiğini duyunca üzüntümden sıyrılamadım uzun zaman.

RABİYE

Arkaç’taki ahretliğimin yaşamımdaki yeri bir başka renk taşır. Hatırladığımda gözlerim bulutlanır. İki kız, iki oğlan anası oldu. İlk oğlunu 32 yaşında kanserden kaybetti. Çocuklarına iyi bir eğitim aldırdı. Evlendirip Eskişehir’e yerleştirdi. Tarlası, bağı bahçesi, ineği tavuğuyla sürdürüyor yaşamını. Sevgi dolu bir insandı.

AĞA AİLESİ

Felçli büyük kadın doksanında öldü… Şeker hastası Ağa’nın doksan beşi, İkinci Kadın’ın (Güllü Abla) sekseni, küçük kızınınsa doksanı geçtiği söylendi. Ağa babasına bir torun veren büyük kızın da doksan beşi geçtiği söylenmektedir. Kız torunu, “içgüveyi” ile evlendikten sonra karısının evinde onlarla birlikte oturan damat üstlenmiş ağa dedenin işlerini…

KANDİLCİ DAYI VE AİLESİ

Seliz’den ayrıldıktan otuz – otuzbeş yıl sonra Kandilci Dayı, Fatmalı Hala, Küçük kızı Sadife birer birer hakkın rahmetine kavuşmuşlardı. Büyük kızı Emine’nin bir oğluyla kızı olmuştu, eğitimlerini alınca Bilecik’e yerleşmişlerdi. İbrahim’in oğlu Bilecik’te… Kızları evlenince biri kendi köyüne, biri de Söğüt kasabasına yerleşti. Emine ile kardeşi yaşamlarını Seliz’de sürdürüyorlar.

MUHTAR ALİ

Köyünün öğretmenine kol kanat geren Muhtar Ali, bir kaza sonrasında on iki yıldır yatağa bağımlı yaşıyor.

MUHTAR FETTAH

Askerden dönünce muhtarlığı babasından teslim alan Muhtar Fettah çevre köylerin sözü dinlenir, dürüst, çalışkan muhtarı oldu hep. Köyü, okulu, öğretmeni korudu, yardım etti. Elli yıl sonra görevini o da büyük oğluna teslim etti. Doksanına geldi, hâlâ dik ve ayakta.

RADYOCU FAHRİ

Benim boşanmak zorunda kaldığım eşim. Oğlumun babası. Babasının tek oğluydu, onun da anası erken ölmüştü. O da bizim gibi üvey anadan çekmiş, yanlarında duramamıştı. Babasının malını mülkünü satıp üvey damadına işyeri açması aralarındaki baba oğul bağlarını iyice koparmış, onu içten yaralamıştı. Bir hınç alırcasına zengin olma hırsı, onu define aramaya sürüklemişti… Gururluydu. Açlığından ölse de kimsenin yardımını kabullenmezdi. Radyo tamirciliğini sürdürdü. Muzaffer, lise son sınıfa geçtiği yılın yaz tatilinde Eskişehir’e geldiğinde yeniden buldu babasını. Baba oğul ilişkisi yurt içinde olduğu gibi, yurt dışında da sürdü. Onu hep yanına almak istedi. Evlatlık görevinin en iyisini yapmaya çalıştı. Babası yurtdışına çıkmayı istemedi. Kendi yaşamını sürdürmeyi yeğledi.  Bursa’ya göçtü. Evi de olan işyerinde 1989 yılında öldü. Ölümünü haber aldığımızda, oğlumu (iş sorumluluğu ve üzüntüsü yüzünden) yurtdışında bırakarak Bursa’ya gittim. Dürüsttü. Kimseye borç bırakmamıştı… Muzaffer bundan birkaç yıl sonra öz köyüne, Seliz’e gelerek dedesiyle babasının mezarını yaptırdı. Sağken dargın ve kırgınsalar da, adları soyadları yazılı mermerle çevrilmiş yerlerinde yan yana yatıyorlar şimdi…

OĞLUM MUZAFFER

Yaşadığımız olaylar oğlumu çok etkiledi. Babasızlık, baba özlemi yüreğinde yanıp durdu. Ogünlerin taşrasında dul kalmış ananın oğlu olarak hor görülmenin, yalnızlaşmanın burukluğunu, ezikliğini birlikte yaşadık. Bunların karşısında dik durmak, her şeyde birbirimize destek olmak, bir şeyler başarmak tek hedefimiz oldu. Vefa Lisesi’ni bitirip yurtdışına gidince dil okuluna, iş teknik kurslarına gitti. Boş duramazdı. Belçika – Antwerpen şehrindeki İşçi Sendikasına memur olarak girdi. Birkaç yıl sonra Uluslar arası ‘Gönen Transport Firması’nın Müdürlüğünü.. Hitimex sebze hali vb. işler… derken hedefine ulaşıp kendi işyerini kurdu.
Evladın hiç hatası olmaz mı, olur… Anababanın evladına karşı hatası olmaz mı, olur… Biz de böyle şeyleri konuşmayı, akılcı olanı neyse onu yapmayı başardık deneyimler kazandı. Şimdi birisi büyük, öbürleri küçük üç çocuğu var. İyi bir aile oluşturdular eşiyle birlikte. Brüksel’de yaşıyor.

VE BEN: ÖĞRETMEN BENİSA – HURİYE SARAÇ

Giderek artan işitme sorunumdan dolayı erken emekli oldum. Bir öğrencimin yol göstermesi, yardım etmesiyle Belçika’ya gidebildim. Okulunu bitiren oğlumu yanıma aldım. İşçiliğimin sekizinci yılında, Türk çocuklarına Türkçe – Sosyal bilgiler dersi öğretmenliğine getirildim Hollanda’da. Öğretmenliğimin yedinci yılında yine kulağımdan ötürü emekliye ayrıldım 1985 yılında. O günden bu yana yaşamımı Belçika – Hollanda – Türkiye (Salihli) arasında gelip giderek sürdürüyorum.
Ömrüm, beynim, kalemim izin verirse, ileriki yıllarda yurtdışı yaşamımızı, yaşanmış ama yazılmışlarını… Çalıştığım yerlerde gördüklerimi ve izlenimlerimi yazacağım… Öğretmen Benisa’yı yazmakla yeniden yaşama döndüm. Uğradığım haksızlıkların, yıkımların açtığı yaralardan, daha da beteri, bütün bunları anlatamamaktan duyduğum eziklikten kurtuldum. Bu bağlamda yazar şair Yetkin Aröz dostumuzla karşılaşmam yazgımın bana sunduğu bir armağandır. Gönül borcum hiç bitmeyecek.
Okurlarımdan aldığım duyumlar, gösterilen ilgi ve sevgi bir ışık seline dönüştü. Erişemediğim mutluluklar yaşattı. Onlara nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum. Üç cildi bulan Öğretmen Benisa’yı zaman zaman okşuyorum, bağrıma basıp bir zaman öyle kalıyorum. Onlar benim yaşamım. Yüz akım!

YARIN: Yazar ve okurların düşünceleri ve VEDA…

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Wordpress Haber Teması Tasarım ve Programlama: Seçkin Talanöz