Son Dakika
21 Eylül 2019 Cumartesi
”

Arkası Yarın – ÖĞRETMEN BENİSA / 161

Yanıtlayamıyorum. Sonuna kadar okuyacağından eminim. “Peki” desem, düşümde bile göremeyeceğim, görsem bile veremeyeceğim bir yaşama kavuşacaktı oğlum. Hani, ‘devlet kuşu’ buna denilirdi işte… Başkalarının gözüyle bakıldığında, delilik edip kaçırılacak fırsat değildi belki…

11 Eylül 2015 Cuma, 18:19

EVLATLIK VERMEK Mİ?

Havalar ısınmış, her yer yeşillenmişti. Çarşamba günü yarım öğretim olduğundan eve gelip Muzaffer’i alıyor, Kız Enstitüsü’ne götürüyordum. Dersliğimin penceresi Anıtpark’a bakıyor, enstütünün ön kapısı parka giden yola açılıyordu. Onu parka bırakıyor, bahçıvana da, “göz kulak olasın” diye tembihliyordum. Çiçeklerin arasında geziniyor, heykelin çevresinde koşturuyor banklara oturup kalkıyor, gelen geçenle konuşuyordu. Sınıfta ders anlatırken ara sıra gözetiyor, ara zili çalınca yanına gidip uyarılarımı yineliyor, acıkmış mı? Çişi gelmiş mi? Sürekli ilgilenip gerekeni yapıyordum. Enstitü, parkın üst tarafında, kuzeyinde, avlusunun içinde sayılırdı. Yine bir Çarşamba parka koymuştum. Kırmızı boyalı demir bankın birinde, oturan Albay’la konuşuyordu. Ara dinlencesinde koştum yine.
Yanına varınca gösterdi: “Anneciğim, subay dede.”
“İyi günler, efendim.”
“Size de. Okulda mı çalışıyorsunuz?”
“Evet.”
“Çocuğunuzu yalnız başına bırakmasanız iyi olur.”
“Bakanı var da, gezdirmek için getiriyorum.”
Bu arada ders zili çaldı. Elinden tutup az çektim. Ders bitince eve gideceğimizi söyleyip döndüm derse. Ama gözüm arada bir parka kayıyor. Subay dedesinin kucağında, başındaki şapkasına, omzundaki apoletine bakıyor, parmaklarıyla dokunuyor, bir şeyler anlatıyordu. Ders sonu parka yürüdüm. Geldiğimi görünce indi kucağından Albayın. O da kalktı ayağa.
“Bu sevimli ve akıllı çocuğu çok sevdim. İzniniz olursa komutanlığa götüreyim. Siz dersinizi bitirene kadar misafirim olsun annesi.”
“Madem istiyorsunuz… Götürebilirsiniz.”
Tuttu elinden, düştüler yola yan yana. İndiler parkın merdiveninden, doğruldular Jandarma Komutanlığı’na. Albay, uzun boylu, çok ağırbaşlı ve resmi görünüşlüydü. Yeşil haki üniforması içinde özenilecek tipteydi.
Dediği saatte göndermiş oğlumu. Son dersten çıktığımda enstitünün kapısında bekliyordu askerle. Teşekkür ettim.
Eve gidene kadar anlattı. Çay içmiş, bisküvi yemiş, şeker çikolata vermiş albay dedesi. Değişik bir gün olmuştu onun için.
Ertesi Çarşamba yine parka bıraktım. İkinci derste göremez oldum.
Öğrencileri tembihledim:
“Kızlar lütfen gürültü etmeyiniz. Parka kadar gidip geleceğim.”
Anladılar. Söz verdiler…
Merakla arandım. Bahçıvan çiçekleri suluyordu.
Sordum.
“Albay Dede’me gidiyom!” demiş.
Dersliğe dönerken kaygılandım; karşıya nasıl geçmiş beş yaşın içindeki çocuk? Ona bu cesareti veren neydi? Taksi, otobüs çarpabilir, sahipsiz diye polise teslim edebilirdi… Elinden tutup götüren de olurdu. Çünkü Jandarma Kumandanlığı parkın karşısında, ana caddenin bir sokak aşağısındaki ikinci caddenin üzerindeydi. Bu kuruntularla beklemeyi daha ne kadar sürdürebilirdim ki…
Ders biter bitmez Komutanlığa gittim. Kapıdaki nöbetçi askere sordum.
“Gri pantolonlu, kahverengi ayakkabılı, küçük oğlan çocuğu geldi mi?”
“Gomutanımın yanındadır.”
Komutanlığın kapısını tıklatıp girdim. Makam koltuğunun yanına, sandalyeye oturmuş. Albay Dede’sinin verdiği çikolatayı yiyor. Beni görünce korkar gibi oldu.
“Affedersiniz, albayım. Çok meraklandım. Size geleceğini önce düşünemedim de…”
Oğluma baktı:
“Bana geleceğini annene söylemedin mi?”
!…!”
Çikolatasını ısırdıktan sonra başıyla yanıtladı.
“Söylemedim!”
Sırtını okşadı dedesi.
“Askerler benden izin alıp öyle gidiyorlar, gördün değil mi? Sen de annenden izin almadan gelmeyeceksin.”
Çok sevecendi sesi. Eğilip öptü yüzünü…
“Meraklanmayın. Paydosta gönderirim okula.”
Ondan sonraki Çarşamba yine aynı parka bıraktım. Aklınca bahçıvana yardım ediyor, su hortumunu tutuyor, tarhların arasında geziniyor. Kesilmiş, solmaya başlamış çiçekleri gelen geçenlere veriyor, karşılığında aldığı öpüşler, sevişleri hoşuna gidiyordu. Derste yazılı yapıyor, arada gezinirken göz atıyordum. Albay Dede’si de gelmiş, boyunca küçülmüş, oğluma bir şeyler söylüyordu. Sonra kalktı, tuttu elinden. Heykelin yanına götürdü. Şık giysili bir hanım onları bekliyordu. Çömeldi oğlumun önüne. O da sevdi öptü yanaklarını. Kolundaki saatine baktı dedesi. Gezinmeye başladılar çiçeklerin arasında. Zil çalınca topladım coğrafya yazılı kâğıtlarını. O günkü dersim de bitmişti. Çantamı alıp çıktım.
Tanıştık… Albayın eşi!
“Lokantaya gidelim…” dedi.
“Teşekkür ederim. Yazılı kâğıdı okuyacağım da…”
“Kadınların işi bitmez, sonra yaparsınız.”
Yazılı okumak gerekçe aslında. Ne giysim, ne de cebim uygun!. Anladılar. Birbirlerine bakıştılar usulca.
“Peki!” dedi hanım.
Karşılıklı konulmuş iki banka oturduk. Yanımıza gelen park çaycısına söylediler tazesinden çay. Ben de salep dedim. Sarışına yakın, özenle taranmış açık kestane saçları süslüyordu güzel yüzünü. Denizin rengini taşıyordu gözleri, biçimliydi pembe rujlu dudakları. İncelikli ve duyarlıydı.
Dedesinin dizindeydi Muzaffer.
Albay soruverdi birden:
“Hocaanım, babası yokmuş galiba?”
Utanç ve üzüntü bastı bedenimi, yüzüm allandı.
Yutkundum yere bakıp:
“Var ama, yok. Kader böyleymiş!” Diyebildim zor duyulur sesle.
Selma Hanım avutmak istedi.
“Üzülmeyin. Mesleğiniz var.”
“….!”
Karşımdan kalkıp yanıma otururken içi ferahlatan parfüm kokusu çaldı burnuma.
“Ispartalıyız. Hala – dayı çocuklarıyız. On dört yıllık evliyiz, ama çocuğumuz olmadı. ‘Evlatlık’ almayı düşünmüyorduk. Muzaffer’i görünce çok sevdik. Sizinle konuşmayı istedik.”
Sustu, oğluma şefkatle baktı, baktı. Gözlerinde derinleşen gülümsemeyle sürdürmek istedi:
“Çocuğunuzu…”
Yutkundu… “Bize verebilir misiniz?”
Beklemediğim bir soru! Anadan evladının istenmeyeceğini o da iyi biliyordu. Bu arada kahveci geldi. Çay bardağını verirken beyaz elinin ince, uzun, pembe ojeli parmağındaki altın yüzüğünün elmasları ışıldayarak güneşin yedi rengini yansıttı.
Bir şey söylememi bekliyordu ya, sürdürdü konuşmasını:
“Ailelerimiz varlıklı. Gül bahçelerimiz, halı dokuma atölyelerimiz var. Bundan başka okuyabildiği yere kadar gitsin. En azından orduya girer!”
İş ciddi… Olamaz! Aklımın ucundan bile geçiremezdim. O benim her şeyimdi. Sırasına yaşam gücüm, yaşama asılma, ayakta kalma kaynağımdı. Gözümü salep bardağına düşürdüm. Kıyısına bulaşan tarçının kokusunu çektim içime. Günün birinde böyle bir öneri alacağımı düşünemezdim. Konuşmaya dönmüyordu dilim.
Sağımda oturuyordu, beni kandırmak ister gibiydi:
“Gençsin, güzelsin de. Yine çocuğunuz olur. Yusuf’un bekâr subay arkadaşları var. Tanıştırırız. Beğendiğinizle evlendiririz sizi de. İstediğinizde ziyaret edebilirsiniz. Sekiz on sene sonra okumaya gidecek, size de bize de misafir olacaktır.”
Kendisi için konuşulanlardan bir şey anlamayan oğlum bitirdiği çikolatasının yeşil kâğıdını dürüp büküyordu.

DEVLET KUŞU

Yanıtlayamıyorum. Sonuna kadar okuyacağından eminim. “Peki” desem, düşümde bile göremeyeceğim, görsem bile veremeyeceğim bir yaşama kavuşacaktı oğlum. Hani, ‘devlet kuşu’ buna denilirdi işte… Başkalarının gözüyle bakıldığında, delilik edip kaçırılacak fırsat değildi belki… Kendisi gibi ordu mensubu yapardı oğlumu da. Askeri tıpta okur, son rütbeye kadar tüm rütbeleri sıralardı omuzlarına. Zekâsı bunlara yeterliydi. Isparta’daki ‘gül bahçelerinin, apartmanların’ mirasçısı olurdu. Selma Hanım’ın anlatırken sıcacık sesi, yaz yağmuru gibi içime akıyordu. Nasıl verirdim çocuğumu? O gün, bana uzanan iyi bir eldi. Manevi babası olacaktı oğlumun. Albay’la eşi de özlemini duydukları anne baba sözcüğüne kavuşacaklardı… Bana gelince: Ordudan biriyle evleneceğim, geçmişteki hikâyemi nasıl anlatacağım? Çocuğumu versem, geleceği parlak kendisi varlıklı olabilirdi. Sonrası… ‘evlatlık’ verdiğim için bağışlar mıydı anasını? Ben bağışlar mıydım kendimi?
Yanıt bekledikleri belli.
“Selma Hanım, sunduğunuz bu güzel öneriye sonsuz teşekkür ediyorum.”
Dedesinin kucağında oturan çocuğumu işaret parmağımla gösterdim: “Onsuz olamam!”
Birbirlerine bakıştıktan sonra oğlumda buluştu gözleri. Umutla istedikleri belli.
Albay ısrarlıydı:
“Bugün ver demiyoruz! Düşünün. Kararınızı bildirirsiniz.”
“Peki, efendim.”
Kalktık. Tuttu dedesinin elinden Muzaffer. İndik Anıtpark’tan. Öpüştüler dedesiyle. Selma Hanım da öptü, sevdi. El sıkıştık. Çocuğuma gösterdikleri ilgilerine teşekkürlerimi yineledim, ayrıldık. Parke taşı döşeli yolda ağır ağır yürüyorduk. Ben anasız büyümüştüm. Kardeşlerim de öyle. Anasızlığın acısını çok yaşamıştık. Ne demek olduğunu biliyordum. Öz ana sevgisinden yoksun bırakamazdım çocuğumu. Yoksun bırakamazdım kendimi. ‘Baba’ sevgisini veremiyordum ama çocuğuma, birgün beni anlayacaktı.
Muzaffer, Jandarma Komutanlığı’na kendisi gidip gelmeye başladı. Bazı günler sabahtan bırakıyor, okul dönüşümde alıyordum.
O gün:
“Albay Dedem, bana subay elbisesi diktiriyor anneciğim” dedi, inanmadım. Subayların üniformaların bakmış, ellerini sürmüş, şapka giymiştir. Dedesi de avutmak için öyle demiştir diye düşündüm. Ertesi gün, “Subayların şapkasından da diktiriyor anneciğim” diyerek ellerini çırptı sevincinden. Daha ertesi gün de, “Elbisenin içine giyecekmişim, gömlek de diktiriyor anneciğim!”
Ben de takıldım:
“Boynuna kravat almıyor mu deden?”
“He he!” Başını salladı.
Dedesine gidecekmiş diye seviniyor… seviniyordu. Akşamları da neler yaptıklarını anlatıyordu bir bir. Daha o yaşında, konuşmasıyla karşısındakini ikna edici bir tavrı vardı. O günkü okul dönüşümde, elinde paketiyle kumandanlığın kapısında bekler buldum oğlumu.
Beni görünce koştu:
“Anneciğiiimm! Bak bu subay elbisem… Bayramda giyecekmişim anneciğim!” derken gözleri ışıl ışıldı.
Ben şaşkın bir tavırla teşekkür etmek istedim, ancak Albay’ın yerinde olmadığını söyledi askerler. Paketi alıp yapıştım eline. Eve varınca açtık paketini. İçinden giysisi çıktı. Hemen giydi. Açık bej, yazlık askeri kumaşından pantolonu, Montgomery; üstünde sarı demir düğmeleri, toprak yeşili gömleği, kravatı, yakası, kepi, yıldızı… Mavi kırmızı armalı küçücük bir Jandarma Asteğmeni! Ellerini cebine soktu çıkardı. Kepini aldı başından, yine giydi. Omzundaki sarı demiri sevdi parmağının ucuyla. Kendini gerçekten subay olmuş sandı.
Gözümün içine bakarak konuşuyor.
“Kamil Dede’m gelmiştir, çıkıp gösteriyim… Nenem de görsün.”
Koştu yukarıya… Eh dedim içimden, çocuk bu kadar sevindirilir…
O gün, 27 Mayıs. 1960 İhtilali’nin ilk yıldönümü kutlanacak. Okula gitmeye hazırlanırken bir askerin eve doğru geldiğini gördüm.
“Muzaffer, asker geliyor!” dememle koşup baktı kapıdan.
“Anneciğim, Kadir Amca’m!”
Komutanlıktaki erlerin isimlerini bir bir sayardı bana. Biliyordu onun da adını. Asker, subay elbisesini giymesini söyledi. Ordu uğurcuğu (maskotu) olarak törende geçişe katılacakmış.
Bir çırpıda giydirdik. Askerin eline yapıştı. Uçuyordu giderken. Stadyumda bütün okullar yerini almıştı. O da, askerlerin önünde yerini aldı. Okulların geçişi bitince, askerler yürüdü bando eşliğinde, ama küçük adımları yetmiyordu, koşuyordu kimi.
Bayrakların, arkasından yürürken resimleri çekilmiş; ertesi gün, Afyon’da basılan yerel gazetelerin sayfalarını süslemişlerdi…
Ömrüm yeter de büyüdüğü gün anlatabilir miydim oğluma bu hikâyeyi? ‘evlatlık’ vermediğim için görebilir miydim yüzündeki sevincini? Kim bilir…

KİM OLA Kİ?

Hava güneşliydi. El işimizi aldık, evin önündeki düzlüğün çimenine oturduk. Şükriye Abla’yla. Söyleşiyor, hem de işleniyorduk. Muzaffer’i okuluna götürmüştü Kâmil Dede’si. Ana cadde biraz aralı ya, gelen geçenler görünüyordu. Caddenin köşesinden iki kişi saptı bizden yana. İki yanlarına bakına bakına, ağır ağır geliyorlar. Koyu renk takım elbiseliler. Bir gelenlere, bir de elimdeki şişe bakıyorum. Yaklaşıyorlar. Birkaç ilmek kaçırmışım bakacağım diye. Şişe takıp yine bakıyorum. Sanki tanıyacağım ama olasılık veremiyorum. Gelenlere, Şükriye Abla’nın arkası dönük. Aramız daraldıkça yürüyüşlerinden tanıdım gibi. İçimi bir heyecan kapladı. Örgüyü olduğum yere koydum. Kalktım. Bakıyorum! Ah ah! Memdi ile Avni! Fırladım yerimden.
“Ah! Benim can kardeşleriiimm!” Sarıldık birbirimize. Şükriye Abla bize dönmüş bakıyor! Tanıttım kardeşlerimi. Örgüyü aldım yerden.
“Eve gidiyoruz.”
Kapıdan girer girmez yine sarıldık birbirimize. Hasret hıçkırığımız kabardı, taşıyor! Tam sekiz yıl iki ay sonra kavuşuyordum anamın son yavrusuna. Yüreğimize sığmayan sevincimiz sel olmuş akıyor gözlerimizden. Bir zaman sonra sildik. Zaman neleri değiştirmezmiş ki… Yosun yeşil gözleri, açık kahverengi dalgalı saçları, kaşına değen uzun kıvrık kirpikleriyle, pembe yanaklı, incecik bir delikanlı olmuş. Ayrı geçen yıllardan, askerliklerinden anlattık… anlattık… o akşamın sabahına kadar.
Sabah, Şükriye Nine’sigilden gelince şaşırdı, hem de sevindi çocuğum. Atıldı kucaklarına. Bıyıklarını çekiştiriyor, saçlarını karıştırıyor, gözlerine parmağını sokarmış gibi yapıyor, onlar da kıpıştırınca gülüyordu.
Kardeşlerimi, Afyon’un ünlü mezarlığına götürdüm. Görülmeye değerdi. İzmir – Ankara şosenini sol yakasında, çok bakımlıydı. Mezarlığa değil de çok büyük bir parka giriyorduk sanki. Yatanların ruhuna, bildiğimiz duaları okuduk.
Anıtpark’ı gezdik. Düşmanın tepesine inmek için yırtıcı kartal gibi ellerini pençeleştiren Atatürk’ün anıtına, mermer sütundaki yazılara, kabartma savaş resimlerine dönüp dolaşıp baktılar… Afyon Kalesi’ne tırmandık. Tepesindeki elektrikli kırmızı büyük AFYON yazısını pek beğendiler. İki günlük beraberliğimiz, iki dakikalık yel gibi esti gitti. Babamla Zeynep Hala’ma birer kutu Afyon kaymaklı şekeri, kahve çay aldım. Gittikleri gün kederlendim. Muzaffer’le dolaştık.
Kız Enstitüsü’nün ek ders ücretini alınca bordo – bej emprime desenli, altı metre kare, Uşak halısı aldım. Oturduğumuz odaya serdim. Çiçeklerinin sarısı mavisi, alı yeşili, kanaviçeyle işlenmiş gibi. Üstünde gezindik ana oğul, yattık yuvarlandık, yumuşacık yün yün kokuyordu. / DEVAM EDECEK

ÖĞRETMEN BENİSA isimli 3 cilt kitabı temin etmek isterseniz:

HURİYE SARAÇ: 0533 779 06 06 – 0 236 715 47 70

www.huriyesarac.net
 

HURİYE SARAÇ’IN ÖĞRETMEN BENİSA KİTABI İLGİLİ GÖRÜŞLERİNİZİ AŞAĞIDAKİ LİNKE YAZABİLİRSİNİZ…

http://huriyesarac.net/okur-gorusleri/

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


mersin escort

eskişehir escort

mersin escort

mersin escort

mersin escort
Wordpress Haber Teması Tasarım ve Programlama: Seçkin Talanöz
bahis forum izmir escort izmir escort ankara escort ankara escort izmir escort ataşehir escort bayan ümraniye escort kadıköy escort hd porno izle ataköy escort bakırköy escort esenyurt escort travesti porno izle beylikdüzü escort ankara escort escort bayan ankara escort bayan sincan escort keçiören escort Ankara escort Antalya escort ankara escort pendik escort