Son Dakika
23 Ekim 2019 Çarşamba
”

Arkası Yarın – ÖĞRETMEN BENİSA / 156

Okuldan geldim. Dünden kalan bulgur pilavını ısıtıp doyundum. Muzaffer neşemi de alıp götürmüş! Yine bir yoksunluk çöktü üstüme. Oda soğuk. Ortadaki odun sobası yandığı halde pek ısıtmıyor. Dışarıda yine lapa lapa kar. Pencerenin camına burnumu dayadım.

05 Eylül 2015 Cumartesi, 19:02

KÂMİL BABA

Evin arkasındaki küçük bahçeye çıktım. İncecik bir yağmur çiseliyordu. Damlalar o kadar küçüktü ki gökten soğuk buhar iniyor sanırdınız. Rüzgâr bulutları oranda oraya sürüklüyordu. Ağaçlar yağmurdan ıslanıp koyulaşan dallarıyla yalnız başlarına dikiliyorlardı. Uzaktaki koyulmuş dağ sıraları belli belirsiz görünüyordu.
Dışarıda azıcık durunca üşür gibi oldum. Hafiften titreyerek eve daldığımda zil çaldı. Kapıyı açınca ne göreyim? Yine Postacı İsmail amca…
“Kimden, ne getirdin amca?”
Gülerek uzattı mektubunu:
“Ankara’dan getirdim bu kez.”
Kâmil Baba’dandı. Sevinçle okudum mektubu. Ondan her zaman mektup gelsin istiyordum. Bana dost sıcaklığı, baba sevecenliğiyle yüklü bir yaşama sevinci veriyordu. Yarım dosya kâğıdına yazdıklarını bir çırpıda okudum hemen:

Öğretmen kızım,
Bakanlıklar / 17 Ekim 1958
Mektup ve iyi haberlerinle bizi çok sevindiriyorsun. Trenle gönderdiğin sepetini aldık. Peynirin, sadeyağın, süzme yoğurdun kendilerine özgü tatları, kokuları çok başkaydı.
Çalışmalarında daha başarılı olabilmen için okuman gereken bazı kitapları gönderiyorum, alınca bildirirsin…
Ankara’ya bekliyoruz. Torunumla senin gözlerinden öpüyoruz.
Kâmil Turan
Manevi Baban

Okuyunca rahatladım. Gerçek babam olmasını ne çok istiyorum kimi zaman…

MEMDİ

Sabah uyanınca bahçeye çıkıyor, havaya bakıyordum. Bir alışkanlığımdı bu. Gökyüzünün duruluğu, güneşin kızıllığı, tan ağarması beni çocukluk günlerime götürüyordu. Baba evine, kardeşlerime, köyüme olan özlemlerimi gidermek istiyordum soluk aldığım havada. O sabah da çıktım bahçeye. Güz mevsiminin sert ve yalın rüzgârları başlamıştı artık. Oldukça da serindi. Kışın sert geçeceğini haber veriyordu belki de. Odunu, kozalağı çok alırsam rahat ederdim, bu kış da üşütmezdim Muzaffer’imi.
Avni’nin mektubu taa Kore’lerden geliyordu, Memdi’ninki ise kesilmişti. Oysa, “Teskeremi alınca doğru sana geleceğim ablacığım!” diyordu. Babamdan çekindi, yazmayı durdurdu diye üzülüyordum. İster eline geçsin, ister geçmesin yine mektup yazmalıyım. Sobayı tutuşturdum. Muzaffer’i uyutunca, sarıldım kâğıda kaleme.
“Sevgili kardeşim,” dememle kapı vuruldu. Bu saatte kim gelmiş olabilir ki? Kâğıdı kalemi bırakıp kalktım. Bu kez daha hızlı vuruldu kapı. Çok ürker olmuştum. Hep kötü haber bekliyordum. Mutfak kapısından ev sahibine geçtim, kapıya bakmalarını istedim. Talip dede, her zaman yanı başında duran bastonunu aldı gitti. Konuşmalar başladı. Az sonra geldi dede. Güler gibiydi.
Kulağıma eğildi:
“Müjdemi isterim!”
“Veririm dedeciğim, ne müjdesi bu?”
Arkamdan gözlerimi kapadı biri. Heyecanlandım! Ellerimi ellerine sürerek tanımaya çalıştım. Erkek eli. Onun da heyecanlı olduğunu anlıyordum. Ellerini çekip boynuma sarılınca attım çığlığı: “Memdiii!”
Koklaşır öpüşürken bir yandan da gülüp ağlaşıyorduk. Dede, teyze de duygulanmışlardı. Yaşamlarımız hep gurbet kokuyordu. Hep özlemler yükleniyor, yalnızlıklar büyütüyor, sevdiklerimizin yolunu bekliyorduk. Yiten çocukluğumuz, kavrulan gençliğimiz, zamanında bulamadığı sevinçlerini şimdi daha çok istiyor ve daha yoğun yaşatıyordu. Gurbet, kavuşmaların hüzün kokulu tadıydı. Birbirimize sarılarak geldik eve. Beni bıraktı, uyuyan yeğeninin başucuna çöktü. Baktı… baktı… Başını salladı. “Bizim gibi bu da öksüz…” dercesine içini çekti. Bir daha sarılıp koklaştık. Boyu posu endamıyla, etine dolgun, tam bir babayiğit delikanlı havasına gelmiş üstüne. Oturduk sobanın yanına. Baba evinde o güne kadar yaşananları sıralarken yine hüzünlendik. Yeniden öğretmen olduğumu duyup da sevinmeyen kalmamış oralarda. Zeynep Hala’m horoz kesmiş, etli pilav pişirip yedirmiş köyün çocuklarına. Gocanam (amcamın karısı) da leblebi şekeri dağıtmış…
Memdi, teskeresini alınca Aslanköy’e gitmiş. Evde üvey ana olmayınca daha da rahatlamışlar. Babam köyde küsülü oldukları komşularımızla, Urkuş Bacı’mla barışmış. Aklı yerine geliyordu anlaşılan. Herhalde çok utanıyordu kendinden. Bağışlatır oluyordu.
Gece ilerliyordu.
“Doyum olmuyor ama yatalım” dedim.
Yeni aldığım divana yerini hazırlarken, pijamasını giyindi Memdi de. Lambanın fitilini az küçülttüm. Sokulduk yataklarımıza. Uyuyamıyoruz bir türlü; sağa sola dönüyor, kımıldanıp duruyorduk.
“Abla uykum yok.”
“Beni de uyku tutmadı.”
“Sana ne anlatacağım bak.”
Döndüm yüzümü ona:
“Eeee, dinliyorum.”

FADİK… İNCECİK, UZUN BOYLU, KARA KAŞLI

“Bayranların (köyün en zengin ailesi) Fatik incecik, uzun boylu, kara kaşlı, iri kara gözleri ışıltılı, yuvarlak yüzlü, elma yanaklı, yeni süren filiz dalı gibi bir kız olmuştu. Memeleri de mantar gibi kabargındı. Karşılaşınca içim bir tuhaf oluyordu. Onun da bana karşı bir sevgisi olduğunu anlıyordum. Tarla sürmeye, ekin ekip biçmeye, oraya buraya filan gelip giderken, bakıyorum avlularının önünü süpürme, bahçeyi sulama, çapalama, çeşmeden su getirme bahanesiyle yolumu gözlüyor; gevrekli dürüm (yufkaya sadeyağ sürülür, közde kızartılır), katmer, haşhaşlı somun, lokum gibi şeyleri beyaz beze sarıp kimsenin göremeyeceği yerde veriyordu. Ben ona bir şeker bile alamadığımdan utanır olduğumu anlıyordu. “Senin analığın var, öksüzsün!” demesi de gururuma dokunuyordu. Bir gün ambardan bir teneke, say ki 15 kilo kadar buğday çaldım. Saklıca götürdüm bakkala. Üç lira tuttu. Lokum, leblebi şekeri, kızıl üzüm (çekirdeksiz Manisa üzümü), sakız, fıstık aldım bir liralık. Traktörün arkasındaki alet gözüne yerleştirdim. Karşılaştıkça ben de Fatik’e vermeye başlamıştım. Ama sevgimiz gündün güne artıyordu. Çifteler’e, Kadıköy’e gidince ayna, koku yağı (küçücük şişede kolonya), yazma, çorap alıyorum. Kır işlerine Avni’yle Fikir’i göndermeye, ben de köyde kalmaya başlayınca babam kızdı. Anlamıştı… Gökbayır’a tarla sürmeye göndredi.”
“Eee, anlat hele sonra nasıl oldu?”
“Kırmızı traktör döndükçe Fatik de gözümün önünde dönmeye başladı. Bir gün, akşam ezanından sonra düştüm yola. Uzaktan çoban köpeklerinin havlayışları, sürülerin çan sesleri geliyordu. Meşeler güvermiş, varsın güversin… Emirdağlarına kara gidelim… Al Fadime’m… diye türkü söyleye söyleye geldim Aslanköy’e.
“Hatırlarsın, evleri iki katlı. Yatağını pencerenin dibine serecek, koluna ip bağlayıp sallayacak dışarıya. Gece gelince yavaş yavaş çekeceğim ipi ben de… Uyanınca lambanın ışığını büyültüp küçültecek, helâya gidecekmiş gibi inecek aşağıya. Dolanıp samanlıklarının hava deliğinin altına geldim. İki taş koydum üst üste. Çıktım. Samanın ince hışırtısıyla geldi Fatik. Önce ellerimizi tuttuk sıkı sıkı… Olan gücümle çektim kızı kendime doğru. Hani delik az daha büyük olsaydı kucaklayıp götürecektim Gökbayır’a. Öptüm öptüm… Ekşi ter kokuyordu ya bana mis gibi geldi. O da beni öptü. Memelerini tuttum. Hindi yumurtası kadar, hem de sert! Ayrılmak istemiyorduk. Gidiyim, anam şeytandır, şimdi beller beni…” dedi. Yüreğimden geliyordu öpmek… “Öptüğüm yerlerimi çürütme!” diyordu. O hızla yoluna düştüm Gökbayır’ın. Köye girerken sabah ezanı okunuyordu. Bir öpücük için Aslanköy’e dört saatte gitmiş, dört saatte de geri dönmüştüm. Sabah da Çerkez Fatma’nın tarlasını sürerken söğüdün altına yatıp uyumuştum…”
Öyle heyecanlı anlatıyordu ki kardeşim, daha dünmüş gibi… Bazen yatağa oturuyor, kıpırdanıyor, anlatırken sesinin tonu değişiyordu…
“Fatik’le niye evlenmedin?”
“Babamı, analığı bilmez gibi konuşuyorsun be ablacığım. Kızı kaçıracağım duyulmuş köyde. Babam çekti beni. ‘Ne halt karıştırdığını biliyorum ama, ayağı düz taban gelin istemem!’ dedi. Kaçırsaydım taşın kovuğuna da sokulsak bulur, öldürtürdü… Cesaret edemedik ikimiz de.”
“Ah” çekti yine.
Ayağı düztaban kızın gelin gittiği eve uğursuzluk getireceği inancı vardı yöremizde.
“Hiç karşılaşıyor musunuz?” diye sordum.
Bir “ah!” daha çekti içten.
“Elbette. Bir öpücük için yirmi km’lik yolu gecenin karanlığında nasıl gelip gittiğimi hatırlarım… O bana bakar, ben de ona. İçimizde sevip de kavuşamadığımızın yangısını duyarız öyle bir zaman…”
Anlatırken üzüldüğünü anladım kardeşimin. Evlenmiş, iki kızı olmuş ama halâ yüreğinde kıpırdayan sevisi vardı.
“Memdiciğim, hepimizin umutları kırılıp döküldü. Yapacağımız bir şey de kalmadı. Geçmişin acılarını unutmaya, bundan sonrasını iyi yaşamaya bakalım. İyi geceler!” diyebildim.
Ya benim çektiklerim… Yazsam kaç defter tutar… Kim biliyor ki?
Horoz sesleri duyulmaya başlamıştı uykulara vardığımızda her kümesten…
Sabah bizden önce uyanan oğlum yabancı birini görünce korkmuş, ağlayarak uyandırdı beni. Sardım kolumla.
“Dayı o yavrum! Memdi Dayı’n! Seni görmeye, oyuncak almaya geldi!”
Susuverdi hemen. Yaşlarını sildi. Kimsesizlik onu da korkulu yapmıştı. Gidip uyandırdı dayısını, sarılıp öptü. Kaynaştılar. Şakalaşıp gülüşürlerken kalktım ben de.
Memdi’nin getirdiği peynirden, torba yoğurdundan, tereyağından koydum masaya. Yuftayı da ikiye katladım, arasına yağ sürüp kızarttım tavada. Bacılı kardeşli, dayılı yeğenli kahvaltı yaptık keyiflice.
Ogün okula giderken mutluluktan uçayazdım. Kardeşlerime de kavuşuyordum sonunda işte. Yaşam savaşı direnerek kazanılıyordu.
Ev sahibinin de konuğu oldu Memdi. İnönü’yü gezdiler, 333 Basamaklı İn’e (mağara) çıktılar. Savaşlardan, askerlikten anlattılar. Oğlumun keyfi yerinde. Dayısının elini hiç bırakmıyordu. Biliyorum, yüreğindeki baba özlemini gideriyordu.
Kardeşim, gelişinin haftasında gidecekti. Kahve, çay, tarihi hikâye kitaplarından adım babama. Babamdı, hiç vazgeçemiyorum ondan. Özlemimdi yine de. Sevgisini arıyorum. Kendime bile söylemez olsam da, bu böyleydi. Nakışlı namaz örtüsü aldım amcamın karısıyla Zeynep Hala’ma, büyük kutu şekeri de unutmadım gelenlere ikram etsinler diye.
Sepeti hazırlarken anladı gideceğini oğlum. Ellerine yapıştı:
“Beni de götür dayı!”
“Ağlamazsan gene gelirim…” diyordu Memdi.
“Ben de gidiyim dayı!”
Tuttu elinden sıkıca. Gözyaşıyla ıslanmaya hazırdı yüzü.
“Seninle gidiyim dayı!”
Birbirimize bakıştık. Kaşımı indirdim kaldırdım, “götürme” anlamında… Oysa yırtınıyor, dayısını bırakıp bana koşuyor:
“Gidiyim anneciğim!”
Dudu Teyze geldi sesimize. Kucağına almak istedi Muzaffer’i. O kapandı yere, tepiniyor, ellerini vuruyor toprağa şap şap…
“Dayı, beni de götüüür!”
Ağlaması katılaştı. Ne demiş, ne vermişsek susturamadık. Yaş akan,yalvaran gözlerini ayırmıyor dayısından:
“Götür beni de dayım!”
Yanıt alamayınca bana dönüyor:
“Dayımla gidiyim anneciğiiimm!”
Yürek yakan bağırışlarına dayanamadı Memdi:
“Çamaşırını hazırla da götüreyim, benim kızlarla oynaşır. Hem de babam görsün. Haftaya getiririm ablacığım…”
İki pantolon, pijama, yeni ördüğüm kazağı, hırkasını, çorabını, çamaşırını bohçaladım isteksizce. Dayısıydı, onurlanıyordum sahiplenmesinden; ama o da benim can yoldaşım. Oğlum olmadan nasıl geçer günler, ne yaparım?
Onunsa umrumda bile değil benim duygularım… Gideceğini anlayınca sevince döndü ağlayışı.
“Ver, ver anneciğim…” Bohçasını aldı elimden.
Açtı kapıyı, çıktı. Eskişehir’e giden otobüs evin önünden geçiyordu. Allahaısmarladık deyip ellerini öptü dedegilin. Sarılıp öpüştük kardeşimle. Oğlumu da öpmek isteyince eliyle itti:
“Git! Okula git sen anneciğim!”
Kucağına aldı dayısı. Binip ön koltuğa oturdular. Bana doğru bakmadı bile. Hırıltıyla yürürken kırmızı otobüs elim havada sallanıyor, onları uğurluyordu. Ne kadar da mutsuzdum. Ne yapsam, ne etsem de, her gereksinimini karşılasam da yetmiyordu! Mutlu edemiyordum onu. Boş, dipsiz düşüncelerimden sıyrılıyor, çocuğu için döner gelir miydi, babalık eder miydi birgün diyordum halâ.
Ogün, okul dönüşü eve girmek istemedim. Evin içi boş. Bir bekleyenim yok…
Bir bekleyenimizin olması ne kadar önemliymiş meğer! Küçüğümün konuşmaları, kendi uydurduğu şarkıları mırıldanışı, odaların içinde yürürken ayağının tık tıkları, en çok da anneciğim! Deyişleri yankılanıyordu kulaklarımda… Kendime güç vermeye çalışıyorum: ‘Bir hafta değil mi; çabuk geçer. Bugün birisi gitti bile…’

DİLEK

Dua, iyi bir dilektir aslında. İyi dilekse insanları yaşatan güçtür. İnsanı yücelten, daha sevgi dolu kılan, güzellikler katandır yaşamına.
Gittiğinin dördüncü günü sabahında her yer bembeyaz karlarla örtüldü, görünce sızlandım. Ah ah! Karın erken yağacağını bilebilseydim göndermezdim Muzaffer’i, ağlamalarını da işitmezdim hiç! Yataktan kalktım. Ön, arka kapıları açıp baktım. Kar kar kar… Lekesiz, beyaz ipeğe bürünmüş her yer! Kalınlığı bir karıştan fazla. Giyindim. Lastik çizmeyi geçirdim ayağıma. Arka kapıdan ev sahibine geçtim, fırına dayalı kül küreğini aldım. Kapı önlerinin karlarını sıyırdım yola doğru. Camların önüne yığılanları da süpürdüm. Süpürgeyi küreği yerine koyunca yürüdüm okula. Karları tepe tepe giderken çocuğumu düşünüyordum. Nasıl getirecekti dayısı? Bizim oralara daha çok yağmıştır herhalde. “Çocuğun gözyaşına bakılmaz!” Neden gönderdim sanki? Kendimi suçluyor, camdan dışarıya baktıkça karlar içime yağıyormuş gibi üşüyorum.
Ertesi gece biraz daha yağmış. Otobüs şehre gidemiyor. Hay Allah! Bu kış kıyamette ya üşütürlerse? Kaygılanıyordum! Bu kez de, ‘Eh, kendi çocuklarına nasıl bakıyorlarsa benimkine de öyle bakarlar, açıkta koyacak değiller ya, dikkat ederler…’ diye avunuyorum. Trenle Eskişehir’e kadar gitsem, oradan Çifteler’e… iyi de oradan köye nasıl giderim?
Kar, öyle kolay kolay kalkacağa benzemiyor. Ne yapacağımı da bilmiyorum. Cumartesi olmuştu. Okuldan çıkınca fırından ekmek aldım, geliyordum.
“Hocanım!” diye seslendi birisi. Baktım arkama: Başçavuş… Bana doğru geliyor. Karakol, ortaokulun bitişiğinde, kuzey yanındaki çarşıya giden ana caddenin üstündeydi. Okula caddeden gelip gidersem önünden geçiyorum. Tanıyorlardı artık. Karşılıklı durduk.
Babanız telefon etti Çifteler Karakolu’ndan. Kendisi gelmiş ama çocuğunuzu getirememiş. Yollar kapalıymış. Çokmuş kar da. “Merak etmesin. Süt, yoğurt, odun, çıra bol. Havalar düzene girdiğinde bir yolunu bulur göndeririz. Selamımı söyleyen!” dedi.
Başçavuş anlatırken ağzından değil, sanki borudan çıkıyordu soluğu. Dondurucuydu soğuk. Teşekkür ettim.
Haber aldığıma sevinmiştim. Sağlığı yerindeydi. Ama yanımda yoktu. Eve girince yenemedim kendimi, birden ağlamaya başladım. Hıçkırıklarım yükseldi… Onsuz günleri bitiremiyorum. Karın buzun eriyip yolların tez açılmasına dualar yetmiyordu. Safinaz Öğretmen’in radyosu var. Ara sıra ona gidiyor, hava raporunu dinliyorum. Kışın çok sert olduğunu, kaç insanın orda burada donarak öldüğünü duydukça kaygılanıyorum.
Oğlumun gittiğinin üçüncü haftasında yine telefon gelmiş jandarma karakoluna. “Memduh’un kızlarıyla oynaşıyor, rahatı iyi. Merak etmesin!” demiş babam. Bir daha telefon ederlerse, yorgana sarıp Çifteler’e kadar getirmelerini söyledim çavuşa… Karakola gitmek istemiyordum. Sivaslı Başçavuş bekâr, ince uzun boylu, fiziği düzgün, esmerce, yakışıklı olmasa da sempatik, yirmi beşini aşmış bir genç… Çenesi düşükler için dedikodu tuzağı olur. Sakınıyorum gitmeye. Çocuğumu gönderdiğim iyi olmamıştı. İçim içimi yiyordu. Bir yandan da babamla karşılaşmalarını, konuşmalarını düşünüyorum. Nasıl bakıyordu torununa, sevmeyi bilmiş miydi, başımıza gelenleri, çekilerimizi düşünmüş müydü? Şöyle bir acınmış mıydı yüreği…
Yıldızlı gecelerin kırağısı, yerde yatan karı daha da kalınlaştırıyordu. Evlerin saçaklarından buzlar sarkıyor, yürürken ayağın altındaki kar kırt kırt ediyor… Düşmemek için adımlarımı küçük atıyorum.
Okuldan geldim. Dünden kalan bulgur pilavını ısıtıp doyundum. Muzaffer neşemi de alıp götürmüş! Yine bir yoksunluk çöktü üstüme. Oda soğuk. Ortadaki odun sobası yandığı halde pek ısıtmıyor. Dışarıda yine lapa lapa kar. Pencerenin camına burnumu dayadım. Dudaklarımın arasından çıkan ılık soluğum camı buğulandırdı hemen. Sildim. Dışarıya çıktım. Cadde boyu uzayıp giden üstü kiremitli, dışları beyaz badanalı küçük, dar pencerelerinin ucu dantelli evlere, uzun bacalardan göğe doğru sağılan koyu dumanlara baktım… baktım… Sonra başımı kaldırdım. Karlar döküldü yüzüme gökten.
Oğlum gideli ay dolmuştu. Hiç bu kadar ayrı kalmamıştık. Özlemine dayanamıyordum. Kış olanca soğuğunu toplayıp gelmişti. Dondurucu, yakıcı, bıçak gibi kesiciydi. İnönü Savaşları’ndan beri böyle kış olmadığı söylüyordu Talip Dede. / DEVAM EDECEK

ÖĞRETMEN BENİSA isimli 3 cilt kitabı temin etmek isterseniz:

HURİYE SARAÇ: 0533 779 06 06 – 0 236 715 47 70

www.huriyesarac.net
 

HURİYE SARAÇ’IN ÖĞRETMEN BENİSA KİTABI İLGİLİ GÖRÜŞLERİNİZİ AŞAĞIDAKİ LİNKE YAZABİLİRSİNİZ…

http://huriyesarac.net/okur-gorusleri/

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

kaçak iddaa siteleri iddaa siteleri bahis siteleri

mersin escort

eskişehir escort

mersin escort

mersin escort

mersin escort
Wordpress Haber Teması Tasarım ve Programlama: Seçkin Talanöz
testlinkpanel
bahis forum izmir escort izmir escort ankara escort ankara escort izmir escort ataşehir escort bayan ümraniye escort kadıköy escort hd porno izle ataköy escort bakırköy escort esenyurt escort beylikdüzü escort ankara escort escort bayan ankara escort bayan sincan escort keçiören escort Ankara escort Antalya escort Pendik escort travesti porno izle antalya escort bayan mama escorts karabuk escort bartin escort artvin escort kocaeli escort kocaeli escort afyon escort aydin escort ankara escort escort bayan istanbul pendik escort Restbet Bahis Sitesi Tipobet Piabet Giriş Bahis Siteleri canlı maç siteleri bixbet giriş porno indir beylikdüzü escort gaziantep escort