Son Dakika
26 Ağustos 2019 Pazartesi
”

Arkası Yarın – ÖĞRETMEN BENİSA / 155

Hava çok sıcaktı. Güneş kordan farksız çökmüştü kasabanın üstüne. Çıkılmıyor gibiydi evlerden. Arada bir esen hafif yelden ağaçların dalları sallansa da sıcak bir yeldi bu; serinletemiyordu hiç. Kedi köpek, kuş muş ortalıkta görünmüyordu. Hangi gölgeliğe yapışmışlardı kim bilir…

04 Eylül 2015 Cuma, 18:15

EVLATLIKTAN REDDEDERİM…

Hava çok sıcaktı. Güneş kordan farksız çökmüştü kasabanın üstüne. Çıkılmıyor gibiydi evlerden. Arada bir esen hafif yelden ağaçların dalları sallansa da sıcak bir yeldi bu; serinletemiyordu hiç. Kedi köpek, kuş muş ortalıkta görünmüyordu. Hangi gölgeliğe yapışmışlardı kim bilir…
Üvey anamın gidişinin ikinci haftasıydı. Ev makarnası, eriştesi kesiyordum ki zil çaldı. Hamuru, bıçağı bırakıp kalktım.
“Geliyorum!” diye seslenip avludan geçtim. Küçük kapıyı açtım: Postacı.
“Buyurun.”
“Mektup getirdim yine. Bu sefer babandan…” dedi.
Gerçekten onun! Alırken tanıdım yazısını. Onundu evet. İrkilmeyle karışık heyecanlandım. Teşekkür ettiğimde, postacı uzaklaşmıştı bile. Zarfı açarken elim titredi. Dörde katlanmış kâğıdı okuyunca gözlerim doldu. Tam 6 yıl, 3 ay, 26 gün sonra babamı görüyor gibi olmuştum.

BENİSA,
O kadınla ayrıldık. 18 yıldır bana söylediği yalanları, hileleri, sana yaptıklarını çok geç anlayabildim ne yazık ki!
Sana gelirse evine almayacaksın. Bize ettiği kötülükleriyle yaşasın. O kadını evinde barındıran evladımı reddederim.
Baban
Temmuz 1958

Hem okuyor hem de yanağıma kayan yaşları silmeye yetişmiyordu elim. ‘Baban’ diye yazmış imzalamamış. Enstitüyü bitirdiğimden beri hasrettim satırlarına, ‘çil kekliğim, kınalım’ yerine adımı koymuştu sadece. Selam da yoktu! Yüzüme gözüme sürüp öptüm yine de. Babamın kokusunu aradım üç satırlık mektubunda.
Yufkalaşıyordu yüreğim. Düşüncelere daldım, kırılganlıklarım büyüdü, öfkelerim koyulaştı. Katladım, zarfına yerleştirip diplomamın arasına koydum mektubunu. Yanıtlamak gelmedi içimden. Ağabeyim, ablam, kardeşlerim, zavallı Şeref’im, biz kurbandık hep birden.
Babam sağlıklıydı. Yine bir üvey ana daha getirirdi. Anası ölen çocukların bir analığı, bizim üç analığımız olacaktı, gelecek üvey ana neye yarardı? Artık kardeşlerim büyümüş, kendilerini kurtarmıştı, onlara kimse bir şey yapamazdı.
Belki de üvey ana gidince baba evimize bolluk, dirlik, sevecenlik gelirdi. Konu komşuyla küslükler biterdi. Urkuş bacım gelin olduğundan beri ilk kez dönebilirdi baba evine. Memdi evli, Gökbayır’daydı. Avni Kore’de. İzmir’de askerdi Fikir de.

ANILAR GERİLERDE KALIR HEP

Yaşamın şaşmaz yasası bu, durmadan geçip gidiyor. Ne yaparsan yap k endi bildiğince akıyor. Bizlere sadece tarih düşmek kalıyor. Sonraları da unutulmuş tarihler arasındaki yerini alıyor. Bir iki küçük anımsama, peşinden bir büyük unutuş. Yoklara yolculuk.
Okullar açılıncaya kadar yaptığım dikişlerin parasıyla demir nikelajlı karyola aldım. Yatağı yorganı, yastığımızı yenileyince rahatladık. Arkasından bir Antep kilimi daha. Tabanı kapandı odanın. Sıra Muzaffer’e kışlık giyecek, lastik çizme almaya geldi. O sorunu da çözdük. Yine beğendiğini seçti. Severek giydi. Çukurlara biriken yağmur sularında, çeşmenin ayağında su çarpıtmasını çok seviyordu. Ev sahibi kirayı 80 liraya çıkardı. Kazak, dantel örmem, dikiş dikmem az da olsa rahatlatıyordu bütçemizi.
Çok sevdiğim mesleğimin üçüncü yılına başlayacaktım. Aslında beşinci yılımdı, istifa etmeden önceki ilk iki yılım tatlı acı bir rüya gibi geçmişti. Ders aralarında derslikte kalıyor, planlarımı yapıyor, eksiklerimi tamamlamaya çalışıyordum. Meslektaşlarıma karşı uzak duruyordum. Dedikodu olmasından çekiniyorum. Benden yaşça büyük ve deneyimli olan Safinaz öğretmenle görüşebiliyorduk daha çok. Her zaman kısıtlıyordum hareketlerimi. Unutmamam gerekti, çocuklu bir duldum ben. Anadolu’nun bir uzak kasabasında öğretmendim üstelik.
Ağabeyimgili özlüyor, yeğenlerimin öğretmeni olmayı çok istiyordum. Kimi zaman da üç beş yıl öncesini anımsadıkça bugünlerime şükür ediyordum.
Muzaffer, epeyce boylandı. Bezden torba dikip bisikletinin arkasına taktım. İhtiyacımızı alıyor, torbaya koyup getiriyor. Her gün bir şeyler alsın gelsin istiyor. Yaşından üstün konuşmaları, hareketleri, okul dönüşümde “annem!” diyerek yanağıma kondurduğu öpücüklerinin sıcaklığı soğumasın, boynuma dolanan incecik kolları hiç çözülmesin istiyordum.

NOHUT KAVURGASI

Sonbaharın ılık, ışıklı bir Pazar günü. Tapu memurunun öğrencim olan oğlu geldi.
“Annem seni gelsin diyor, öğretmenim!”
“Ne yapacakmış beni?”
“Bilmem öğretmenim.”
Muzaffer’in elinden tuttum. Yürüdük. Bucağın doğusunda, hafif bayırın düzlüğündeki şosenin kıyısına ev yapmışlardı yeni. Aslen Kırşehirliydiler. İnönü’ye geleli on üç yılları olmuştu, artık yerleşmiş sayılırlardı. Yavaş yavaş gidiyorduk. Evinin balkonundan göründü Leman Hanım. Bayırı çıkarken az biraz yavaşladık. Taşları yığılmış, duvarları daha örülmemiş büyükçe bahçenin kapısız avlusundan girerken karşıladı bizi.
Orta boylu, zayıf , esmerceydi. Giydiği giysi iyi dururdu üstünde. Gülümsemesi eksilmezdi hiç kırışıksız yüzünden. İki oğul, bir kız anasıydı. Hoş geliş ettik, sonra salona geçtik. Avluda oynaşan çocukların yanına gönderdi oğlumu önceden. İpekli bir kumaşı varmış. Giysi dikecekmişim. Bir kahve içimi konuştuk. Bayırı inene dek uğurladı bizi.
Güneş elini ayağını çekelemiş dağın arkasına doğru yuvarlanıyordu. Az yürüyünce durdu Muzaffer, bacaklarını açıp başıyla gösterdi:
“Pipim acıyo anneciğim!”
Acımasına aldırmadım pek.
“Acımaz, yürü.”
Gelirken yorulmuştu. Kucağıma alayım istiyor herhalde. Bir iki adım attı.
“Acıyo anneciğim, acıyo!” derken ağlamaklıydı.
“Evimizin babasısın. Acımaz, yürü!”
Kucak istiyor dedim yine. İki adım daha attı, durdu.
“ipimin ucu acıyo anneciğim!”
Gözleri doldu. Bakışı acılandı. Canı pekti. Eli ayağı çizilmiş, yanmış aldırış bile etmezdi. Boyunca küçüldüm. Pantolonu donunu indirdim, parmağımla tutup baktım. Pipisinin ucu, sünnet derisi kızarıp su toplamış, yanık gibi. Ateşi de var. Şaşırdım. Ne yapacaktım şimdi? Pantolonu giydirdim. Kucağıma alıp yatırır gibi tuttum. Adımlarımı tez atıyorum.
“Acıyo anneciğim, acıyoo!” diye sızlandı eve gelene kadar… Giysisini çıkardım. Şişliği, kızarıklığı artıyordu. Pijamasını giydirip yatırdım yatağa. Koştum Dudu Teyze’ye. Durumu anlattım, telaşlandı.
“Kız gibi güzel oğlan diyorlardı, nazar olmasın?”
Geldi peşim sıra. Nenesini görünce ağlamaya başladı. Yavaşça açıp pipisine bakınca:
“Tüh tüh!” dedi, “Ummacık olmuş! Ne yediniz misafirlikte?”
“Bir şey yemedik!”
Oğlum ağlamayı kesip araya girdi:
“Ragıpgilin annesi nohut kavurmuş…”
Nenesi kızgınlıkla sordu:
“Vermediler mi?”
“Verdiler, ben almadım!”
“Kimseden bir şey istemeyecek, verseler bile almayacak, yemeyeceksin…” diyorum hep.
Dudu Teyze, kesin konuştu:
“Oğlan çocukları verileni alacak, vermeseler de isteyecek. Bunun gözü önünde ne yenirse canı çeker, yiyemeyince de Umulur, Ummacık olur böyle. Kötüdür Ummacık. ‘Erkeklerin çocukluk tohumlarını öldürür’ derler. Allah esirgesin öğretmen kızım…”
Aceleden gitti.
“Anneciğim yanıyo, acıyor!” dedikçe, bu acıyı ben çektiriyordum diye suçluyorum kendimi.
Pijamasını çıkardım. Bez ıslatıp koydum pipisinin üstüne. Gözünden kayanlarını silerken:
“İyi olacaksın, sabret biraz…” diyordum ki geldi Dudu Teyze.
Usulca tutup kollarından kaldırdı. Yastık koydum arkasına, sırtını dayadı duvara. Kavrulmuş nohut tabağını koydu önüne.
“Yesin nenesinin akıllı oğlu. İyi olacak şimdi.”
Bir iki tane verdi ağzına. Kütürdetti ya, isteksiz. Acısı arttı, şişlikte. Nohut yemekle iyi olacak gibi değildi. Giysisini giydirdim usul usul. Başını sol koluma, ayaklarını sağ kolumun üstüne koyup kucağıma yatırdım.
Ağlıyor!
“Çok acıyo anneciğiimm!” dedikçe ağlamamak için kendimi tutuyor, yutkunuyor, gözlerimi kıpıştırıyorum.
Teyze kendi evine, ben de Zafer Mahallesi’ne yürüdük. Ağabeyimin yerine gelen sağlık memuruna gidecektim. Başıboş köpeklerden korunarak vardım. Bastım zile açıldı kapı. Kendisiydi. Buyur etti içeriye. Girmedim. İçini çeken oğlumun durumunu anlatıp pantolonunu indirdim. Boyu gibi uzun parmaklarıyla tuttu, baktı baktı… uzun yüzünün derisi gerildi.
“Böylesini ilk kez görüyorum. Hiçbir şey yapamam. Çünkü nazik yer! Doktora götürün!” dedi sarışın sağlıkçı.
‘Ah ah! Ağabeyim olacaktı şimdi. Sabaha kadar iyi ederdi…’ dedim içimden. Teşekkür edip yürüdüm. Korkuma bir korku daha ekledi sağlık memuru Sıtkı Bey. Ara sokaklara gire çıka bucağın ana caddesinde oturan Hükümet Tabibi’nin evine yöneldim.
Gün iyice batmış, son kızıllığını da toplamış götürüyordu. Ağaç direklerde lambalar yanıyordu. Ne kadar sabretse de dayanamıyor oğlum,
“Acıyooo!” diyordu.
“Az kaldı küçüğüm, doktora gidiyoruz. İlaç verecek, iyi olacaksın.”
Kollarımdaki ağırlık, yüreğimdeki acı her adımda tere boğuyordu beni. Bastım ziline de doktorun. Açıldı kapı.
“Buyurun Hocanım.”
Aldı kucağımdan. Yatırdı muayene masasına. Çıkardı giysisini; doktor oda parmağının ucuyla tutup bastırınca pipisine, bağırdı Muzaffer. Onun da yüz derisi gerildi.
“Bozüyük’e gidecek, hastanede Bevliye Kliniği’ne götüreceksin, operatörün görmesi lazım. Nazik yer. Bir şey yapamam!”

AZALDI ANNECİĞİM

Teşekkür edip çıktım. Korkum büyüyor, karalar basıyordu yüreğime. Şimdi nereye gideceğim, kimin kapısını çalacağım? Caddenin kıyısından eve yöneldim.
“Çok mu acıyor yavrum?”
“Azaldı anneciğim!” demesi yüreğimin alevine azıcık su serpti.
Ağlaması da kesildi biraz, arada bir hıçkırıyor yine de. Yorulmuştum. Umutsuzdum! Bana güç verecek birisini ekmek su gibi arıyordum. Doktor arabasıyla götüremez miydi? Neyle, nasıl giderdim? Trenin saatine çok vardı. En iyisi Belediye Başkanı’nın evine gitmekti. Köşedeki elektrik direğinin altında durdum. Dayadım sırtımı. Kucağımdaki suskunlaşınca bayıldı sandım.
“Muzaffer Muzaffer!”
“Anneciğim!”
“Ağrın sızın var mı?”
“Azaldı anneciğim.”
Biraz daha rahatladım. Akşamın kör karanlığıydı. Herkes evine çekilmiş, bomboştu cadde ve sokaklar. Lambaların aydınlığı az. Başkanı evi Zafer Mahallesi’nde. On – on beş dakika yürüyeceğim. Bir gören olmadan varabilsem! Böyle akşamdan sonra cadde sokakta yalnız bir kadının görünmesi, yol ortası, çarşı pazarda bir erkekle konuşması hoş karşılanmazdı kasabada. Düştüm yola. Önüme ilk gelen sokağa daldım. Kestirmeden gitmek istiyorum. Evlerin kalın perdeleri sıkı sıkı kapatılmış, ışık sızmıyor. Ayağımın burnuna basa basa gidiyorum. Avlu kapılarının bir kanadı altındaki oyuklardan köpek çıkıp saldırabilir. İkinci sokağa döndüm. Aniden biriyle karşılaşınca irkildim. Tanıyamadım. Tedirginliğim cesaretimi kırmıyorsa da bir korku vardı içimde büyüyen.
“Neye giden hocanım?” dedi usulca.
“…!”
“Gece bekçisiyim!”
Tanıdım sesini. Rahatladım az. Karşı karşıyaydık. Fısıldar gibi kısaca anlattım. Bir gören olursa diye çırpındı yüreğim.
“Üzülme. Ummacık olmuş. Onun ocağına götüreyim sizi. Ver bana çocuğu.”
Aldı kucağımdan. Boşalan kollarım yanlarıma düştü.
“Teşekkür ederim Bekçi Efendi.”
Birilerinin göreceğini filan düşünemeden gidiyorduk yan yana.
“Korkma korkma! Tez iyi olur!” diyor, ince, uzun boylu, genç bekçi.
Askerliğinin ikinci yılını 7. Kore Değiştirme Birliği’nde yapmış. 8. Kore Birliği’yle giden kardeşim Avnigile devir teslim edip dönmüşler. Askerden geleli üç ay oluyormuş. Kore’de askerlik yapmış diye gece bekçiliğine almış belediye. Aylığı çok azmış ama gündüz uykusunu alınca başka işlerde de çalışıyormuş. Anası öleli beş yıl olmuş. Baba oğlun evlenmelerine izin vermemiş yoksulluk. Bu ince bıyıklı, karakaşlı, kara gözlü delikanlıyı ne zaman görsem içime ılık ılık bir sevecenlik akar, kardeşimi görür gibi oluyorum. ‘Nasılsın Koreli?’ deyince utanır, başını yere düşürürdü…
Ne kadar yürüdük, kaç sokaktan geçtik bilemeden, iki köpek havlamasından başka ses işitmeden, kimseleri görmeden avlu duvarı yüksek, büyük, iki kanatlı tahta kapının önünde durduk. Sokağın lambası az aydınlatıyordu önünü. Bekçi, ayağının burnuyla vurdu kapıya:
“Irmız emmi!”
Köpek havladı avlu içinden.
“Irmız Emmi!” Havladı köpek yine.
“Kim o looo?”
“Benim beenn!”
“Geliyoomm!”
Havlaması süren köpeğe, “Hoşt hoşt! Git, yerine yat!” diyen bir boğnuk ses bize yaklaştı. Derken kapı açıldı. Çocuğu görünce anladı.
“Girin girin!”
Önde Bekçi, arkada ben girdik. Örtüldü kapı. İki lamba yanıyordu avluda. Başında kara takke, sırtında kamburu vardı az. Yaşının ibresi yetmişi gösteriyordu. Adımları tezdi. “Hoşt!” dedi bize doğru bakan köpeğine.
“Gocagarııı, misafir geliyo!” diye sesini uzatınca, soluk alıp verdim.
Geniş avludaki yaşlı iğde ağacının gövdesine iple bağlı inek yatmış geviş getiriyor. Evin önündeki hayatta üstüne eski kilim atılmış tahta kerevete oturduk. Samanlık, ahır, kümes kapıları yan yanaydı. Sağına soluna devrile devrile geldi kadın. Kara örtmeli, basma şalvarlı, koca kütük gibiydi… Hoş geliş etti. Öptüm elini. Otururken tahtası gıcırdadı kerevetin. Bekçinin kucağından alıp yatırdı çocuğu. Uyuyordu. Pantolonunu indirip baktı.
“Giydir, üşümesin, ummacık olmuş! Canı bir şey çekmiş yavrunun. Yiyememiş. Siz okumuşlar böyle şeylere inanmazsınız ya, oluyo. Bende bunun ocağıyım, bana da babamdan kaldı bu iş. Dediklerimi dikkatlice yaparsan çabuk iyileşir. Şişeceği kadar şişmiş.”
Çocuğumun pantolonunu belinden yukarı çekerek: “Bu, dokturluk iş değildir…” dedi.
İnanmasam ne yapacaktım? Kimi, ‘Doktor bile, iyi olacağına inanırsan iyi eder!” demiyor muydu?
Bana döndü yine:
“Evde sütün var mı öğretmen kızım?”
“Yok!”
Hemen kalktı karısı:
“Dur öyleyse.”
Girdi odanın birine. Elinde yarım kiloluk rakı şişesiyle süt getirip verdi bana.
“Geçmiş olsun. Çabuk geçer, meraklanma!” dedi kart sesiyle o da.
Avlu duvarının dibindeki Fatmagül (hatmi) çiçeğinin pembelerinden koparıp getirdi Irmız Dede.
Çiçeği verince, anlatmaya koyuldu:
“Beni iyi dinle! Sütü kaynat, güllerin yapraklarını koparıp bir bardağın içine koy, sütten az dök. Kaşıkla ez. Melem (merhem) gibi yap. Kızaran, su toplayan yerine sür. Temiz bezle sar. Pipisinin başına yapışır da işeyemezse pamuğu ıslat, sıcak suyla koy üstüne, yumuşasın, işerken de sızılar ya iki günde iyi olur. Çok su toplamamış!”
“Sağ olasın amca, sağ ol teyze.”
Kalktık. Para almadı.
“Allah rızası için yapıyom. Oğlan çocuğu naziktir. Canının çektiği şeylerden yedireceksin.”
Yürüdü önümüzden.
“Oşt oşt! Hadi yerine!” deyince kuyruğunu sallayarak döndü kuruluğun altına köpek.
Irmız Dede’nin orta boyu yıllarla kısalmış gibi görünüyordu. Bekçinin kucağında uykusundaydı Muzaffer. Çıktık “Ummacık Ocağı” evden. Sokaktan sokağa girip yürüyorduk.
“Vakit nerelerde bekçi?”
Elektrik direğinin altında durduk. Bileğini sıvayarak, Kore hatırası saatine baktı ışıkta.
“Dokuza (21) dokuz dakika var.”
“Acele edelim. Elektrikler sönmeden varalım eve.”
Biraz da ben taşımak istedim Muzaffer’i vermedi. Evin önüne gelince söndü elektrikler. ‘Ah! Birkaç dakika daha sönmeseydi!’ dedim içimden.
Kapılı açarken:
“Az bekle…” dedim bekçiye duyacağı bir sesle.
Gözün alışacağı gibi değil, zifiri karanlıktı gece. Koridorun duvarında, çivide asılı dururdu gaz lambasıyla kibriti. El yordamıyla buldum. Yaktım…
Muzaffer’i kucağından alırken bekçiye teşekkür ettim:
“Seninle karşılaşmasaydım ne yapardım Koreli? Unutamayacağım yardımda bulundun. Acımıza ortak oldun. Sana minnettarım.”
Çocuğu aldım, yatağa yatırıp kapıyı kilitlemek için geldiğimde bekliyordu. İçerinin cansız ışığı kapının aralığından sızıp yüzüne vuruyordu belli belirsiz.
Bekçi, ayrılırken:
“İyi uykular, şifaler dilerim” dedi. “Bu gece buralarda dolaşırım. Çocuğun ağrısı sancısı olursa, lambayı koridora koy, perdeyi de az arala ki, anlayım. Reis Bey’e gider, Belediyenin cipiyle götürürüz Bozüyük’e.”
Ayak tıpırtısıyla gecenin karanlığına karıştı…
Koreli Yusuf Bekçinin bizi düşünmesi güç verdi bana. Kapıyı kapatırken, tam karşımdaki evde oturan Basri Beygilin caddeye bakan penceresindeki perdenin bir yanı açılıp kapandı usulca. Bir mangal köz dökülmüş gibi oldu içime. Dedikodu mekikleri işlerdi hemen. Küçük yerlerin doğasıydı bu, herkes herkesin namus bekçisiydi. Mahallenin namusu böyle korunur, mutsuzluk ve sevgisizlik bu namusla beslenirdi.
Oğlum, Irmız Dede’nin söylediğini yaparken kımıldamadı bile. Uykusunun derinliğine dalmış, mışıldıyordu kesik kesik. Lambanın fitilini az küçültüp astım çivisine.
Hiçbir şey düşünmek istemiyordum, yumdum gözlerimi, uyuyamadım. Kafamın içi uyanık kalmıştı sanki. Bir ara kalktım. Koridorun perdesinin ucunu kaldırdım. Karanlıktan başka bir şey göremedim. Döndüm yatağa. Ellerini ayaklarını tuttum küçüğümün. Sıcak… Usulca kalktım yine, pamuk getirip apış arasına koydum. Çamaşırı dokunursa acıtır! Gözümü açamıyorum, toplayamıyorum uykuyu da. Uzaktan gelen horoz ötüşüne bitişiğimdeki evin horozu da katıldı. Sabah yakın. Yine kalktım. Koridorun perdesini az araladım. Tan yeri ağarmaya başlamıştı… Seyrettim bir zaman. İstasyona giden şosenin köşesinden biri belirdi, geliyor ağır ağır. Yakınlaştı. Bekçi… Pencereye bakıyor. İçerisi karanlık, göremez beni. Evin önüne gelince duraklar gibi yaptı, ama durmadı. Caddenin sağındaki sokağa saparken adımlarını hızlandırdı.
İnce duygulu delikanlı!.. Yüreğine göre iş ve eş versin Allah’ım ona… diyerek dualar ettim. Pencerenin önündeydim halâ. Elimi çekince kendiliğinden kapandı perde.
Mutfaktan bahçeye çıktım. Serin havadan içime çektim. Şöyle bir bakındım. Sabahın ilk ışıkları doğudan uzanmaya başlamıştı. İplik iplikti.
Küçüğüm uyandı. Çişi gelmiş. Pamuğu aldım apış arasından. Bez yapışmış. Sıcak suyla yumuşatıp kaldırdım. Uç derisinin suyu patlamış. Şişlik inmiş. Derisi de soyulmuş, kıpkırmızı olmuş pipisi. Bir kaba işetirken, idrar yakmış olmalı ki, ağladı biraz. Kucağıma aldım. Yatağa oturttum. Merhemi sürdüm. Kahvaltısını önüne koydum. Sütünü içmek istemedi:
“İçersem çişim gelir, yaram acır anneciğim!”
Üstelemedim… Okula gitmeyeceğimi sanıyor ya da gitmemi istemiyordu belli ki. Önlüğü giyip hazırlanınca ağlamaya başladı:
“Gitme anneciğim! Gitme!”
İçimden ‘Neredesiniz Fatmalı hala, Emine!’ dedim.
“Okula gitmezsem ekmek alamayız oğlum!”
“Ekmek yemeyelim anneciğim, gitme!”
“Ben gelene kadar, Dudu Nene’n kalacak yanında.”
Çırpındı! Ellerini vurdu yatağa. Süt döküldü tepsiye. Tepsiyi mutfağa bırakıp geldim, gözlerini sildim.
“Beni de götür anneciğim!”
“Uslu uslu oturursan?”
“Oturacağım.”
Ağlamasını kesti. Giysisini giydirip pamuk koydum yine apış arasına. Yarası acımasın… Rahat olacak şekilde aldım kucağıma. Yürüdüm okula. Başöğretmene durumu anlatınca elini cebine soktu. Burnunun ucuna bakmaya başladı. Az düşündü. Çıkardı cebinden yönetmeliği, dersliğe çocuk getirilemeyeceğini okumaya kalkarken:
“Biliyorum, Başöğretmenim. Birkaç gün anlayışlı davransanız ne olur!” dedim, yürüdüm.
Ogün gelmeyen bir öğrencinin yerine oturttum. Defter kalem verdim eline. Derse başladım. Öğrencilerin kitap okuyuşlarını dinliyor, yazarlarken başını düşürüyor, defterine çizgiler çekiyor, yazıyorum sanıyordu.
Çocuğumu kucağımda gören öğretmen arkadaşlar birinci dersten sonra dersliğe gelip geçmiş olsun dediler, durumuna da üzüldüler.

KURALCI BAŞÖĞRETMEN

Başöğretmenimiz kuralcıydı. Yönetmelik hep cebinde olurdu. En küçük bir sorumluluğu taşımak istemezdi üstünde. İzin isteseniz, okula gecikseniz, derse bir iki dakika geç girseniz, o küçük kitabı açar, “Yönetmelik şöyle der, böyle der…” deyip okurdu. Öğretmen arkadaşlarla ‘yönetmelik’ koymuştuk adını. Biz dersteyken başını öne eğerek pencerelerin önünden gelir geçer, oturuyor muyuz, ayakta mıyız, yani ders yapıyor muyuz gibisinden denetlerdi göz ucuyla.
Çocuğumu dört gün getirip götürmek zorunda kaldım okula. Yanında olmayınca pijamasını indiriyor, yarasının kabuğunu tırnağıyla kaldırıyor, kanatıyordu. Neden yaptığını sorunca, dudaklarını büzerek:
“Çişimi yaparken acıyo!” diyordu.
Muzaffer’i okula götürmekle başöğretmenin öfkesini kabarttığımı anlıyordum. Beni görünce yüzünü esmerliği iyice koyulaşıyor, başka yöne kaydırıyordu bakışını.
Bir başka gün, öğle paydosunda eve giderken bekçiyle karşılaştım. Avni’den mektup geldiğini, Koreli kadınların, çocukların yiyecek istemek için askerlerin çadırlarına kadar sokulduklarını, çaresizliklerini anlattığını, Japonya’ya gezmeye gideceklerini, ona da selam yazdığını söyleyince duygulandı. Başını salladı…
“Ah o günler!” der gibiydi.
Az durdu. Ardından sordu:
“Yarası nasıl oldu çocuğun?”
“İyi oldu, ancak kırmızılık kaldı.”
“Irmız Emmi’ye baktırayım, öğleden sonra götüreyim istersen.”
“Peki.”
Teşekkür edip yürüdüm eve. Ben okuldayken Talip Dedegilden almış oğlumu “Ummacık Ocağı”na götürüp getirmiş. Her şeyin iyi olduğunu, meraklanmamamı söylemiş dedeye.
Çocuğumu okula götürdüğümden iki hafta sonraydı. İkinci derse girmiştik. Elimde tebeşir, tahtanın başındaydım. Kapı tıklatıldı. Girin demeden açtım. Hademe Hasan Efendi bir buyruk getirdi:
“öğrencilere ödev verip öğretmenler odasına gidecekmişsin.”
“Kim çağırıyor?”
“Müfettiş geldi Bozüyük’ten.”
“Geliyorum.”
“Okuma kitaplarınızı açın, sessiz okuyun!” dedim öğrencilere.
Şikâyet edileceğimi biliyordum.
Öğretmenler odasının kapısını tıklatıp girdim. Sandalyeye oturmuş, çantasını masanın üstüne yatık koymuş, kapağını açmış karıştırıyordu müfettiş. Karşısına geçtim. Çantasının ön gözünden yazılı çizgili kâğıtlar çıkarıyordu.
“Hoş geldiniz, efendim.”
“Hoş bulduk.”
El sıkıştık. Kâğıtların arasından birisini önüme sürdü bakmadan:
“Buyurun, okuyun!”

“Milli Eğitim Müdürlüğü’ne / BİLECİK” diye başlayıp “Okulumuz öğretmenlerinden Huriye Saraç’ın 5 Ekim 1958 akşamı elektrikler sönünce evine genç bir erkek aldığı… geceleri evinin çevresinde kimi erkeklerin dolaştığı… kendisinin de akşamdan sonra kucağında çocuğuyla sokak aralarında görüldüğü… çocuğunu okula ve sınıfına getirdiği… Bunların kahvelerde konuşulduğu… mesleğine yakışmayan hal ve hareketlerini sürdürdüğü…” diye sıralanıp anlatılanları daktiloyla yazılmış dilekçede okudum.
Artık kızmamalı, gülecek kadar aldırmasız olmalıydım. Değmezdi bunlar için.
“Sayın Müfettişim bu şikâyeti Başöğretmen Tarık Yıldız ile Basri Uzun yapmıştır. Sözlerimin doğruluğuna inanmanızı istiyorum!”
Kaldırdı başını dosyadan.
Bakıştık:
“İyi biliyor musun?”
“Evet. Evim, Basri Beygille karşılıklı. 5 Ekim akşamı…” diye olayı yazılı olarak anlattıktan sonra, sağlık memurunu, doktoru, Irmız Dede’yi, hangi saatlerde kiminle, nasıl gittiğimi, sorgu belgesinin alt sol köşesine yazdım.
“Buyurun efendim. Bu kişileri ister okula çağırabilir, isterseniz evlerine gidip sorabilirsiniz. Gece bekçisini de unutmayınız!”
Sol elimin parmaklarını açtım:
“Beş dakika izninizi isteyebilir miyim?”
“Tabii tabii…”
Yuvarlak yüzünün hatları az yumuşadı. Hızla çıktım odadan. Caddeden gitmeyi uzak buldum. Avlu duvarının yıkığında durup seslendim:
“Dudu Teyze!”
İçerden çıktı kadın.
“Muzaffer’i bana getirir misin?”
Başıyla “evetledi”, girdi içeriye. Elinde bisküvisini yiyen oğlum kucağında geldi.
“Ne var öğretmen kızım?”
“Yok bir şey teyzeciğim. Hemen getireceğim, az bekler misin?”
“Beklerim.”

MUZAFFER’İ KUCAĞIMDA OKULA GETİRDİM

Çocuk kucağımda bir koşuda okula varıp kapıyı tıklattım. Orta boylu, göbekli müfettişin karşısına, masanın üstüne oturtunca korktu, ağlamaya başladı çocuğum.
“İlaç verecek oğlum! Sus bakayım.”
Pijamasının bel lastiğinden tutunca, çocuk benim elimi tutup indirtmek istemedi. Oğlum yukarıya ben aşağıya derken sonunda belinden indirdim, yarasını Müfettişe gösterip sordum:
“Yarası iyi olmuş mu doktor amcası?”
Biraz da utanmışçasına şaşkın şaşkın başını salladı müfettiş. Bana mı kızıyordu, yoksa şikâyetçi meslektaşlarına mı? Kafasından geçenleri o biliyordu. Çektim pijamasını. Sustu çocuk. Alt dudağı devrildi dışına. Kucağıma aldım.
Müfettişe:
“Böyle bir durumda, siz benim yerimde olsanız ne yapardınız efendim? Daha ana kuzusu…”
Yüzü kederlendi.
“İstediğiniz yazabilirsiniz. Ama yine bir beş dakikacık istiyorum.”
“Peki…” dedi, başını sallayarak.
Avlu duvarının öte yüzünde bekleyen Dudu Teyze’ye Muzaffer’i verip döndüm sınıfıma. Öğle arası zili çalınca dersliğe geldi müfettiş. Öğrencilerin çıkmalarını bekledi. Sol elinde çantası, diğerinde şikâyet dilekçesi vardı. Sonuncu öğrenci de gidince kapadı kapıyı. Masama koydu çantasını. Kâğıdı ikiye katladı yırttı, katladıkça yırttı… yırttı. Kapının arkasındaki çöp kutusuna attıktan sonra yanıma geldi.
“Genç ve bekârsın. Buna benzer dedikodulara hedef olabilirsin. Her şeye çok dikkat etmelisin.”
Elimi sıkıp gitti.
Benden başka dul olan meslektaşlarım da şikâyet ediliyorlar mıydı, yalnızca ben miydim yoksa? Adım mı çıkmıştı? İlle de lekeli mi olacaktım? Düzelmeyecek miydi, insan gibi yaşamayı öğrenemeyecek miydi bu toplum? Kör karanlıklarda mı yuvarlanacaktı hep? Sözde okumuşların sözde aydınlığında?..
Ogün çocuğumu yine bastım bağrıma: “Bundan sonra kim verirse azıcık alacaksın. Başka çocukların bir şeyler yediğini görünce de canın istediyse bana söyleyeceksin!”
O yine sürdürdü eski alışkanlığını… Ama ‘ummacık’ olmadı bir daha.
Koreli Bekçi’yle böyle karşılaşmalarımız, yaşlarımızın uygunluğu, onun bekâr benim dul oluşumuz, toplumsal yapıdaki ilişkiler yumağının gereği olarak dedikoduya hep açık duracaktı. Birbirimize sevdalandığımız, gizli gizli buluştuğumuz üzerine yine şikâyetler olacak, kanıt yokluğundan dilekçeler her defasında yine çöplüğe atılacaktı. Her şeye karşın iyi insanlar, iyi eğiticiler, iyi müfettişler de olacaktı bu ülkede. Gelecek umudunu taşıyacaklardı güzel günlere… / DEVAM EDECEK

ÖĞRETMEN BENİSA isimli 3 cilt kitabı temin etmek isterseniz:

HURİYE SARAÇ: 0533 779 06 06 – 0 236 715 47 70

www.huriyesarac.net
 

HURİYE SARAÇ’IN ÖĞRETMEN BENİSA KİTABI İLGİLİ GÖRÜŞLERİNİZİ AŞAĞIDAKİ LİNKE YAZABİLİRSİNİZ…

http://huriyesarac.net/okur-gorusleri/

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Wordpress Haber Teması Tasarım ve Programlama: Seçkin Talanöz