Son Dakika
21 Ağustos 2019 Çarşamba
”

Arkası Yarın – ÖĞRETMEN BENİSA / 143

Her şey sevinçle girdi sabaha. Güneş ışıklarıyla gökyüzünün boşluklarını doldurdu. Önüne gelen bulutları dağıttıktan sonra menekşe sarısını serpiştirdi dört bir yana. Yamaçlarda kuşların olanca soyu ağaçlara kurdular ses merdivenlerini.

20 Ağustos 2015 Perşembe, 19:16

YUSUF’UN OĞLAĞI

Her şey sevinçle girdi sabaha. Güneş ışıklarıyla gökyüzünün boşluklarını doldurdu. Önüne gelen bulutları dağıttıktan sonra menekşe sarısını serpiştirdi dört bir yana. Yamaçlarda kuşların olanca soyu ağaçlara kurdular ses merdivenlerini. Ötüşleri köyün üstüne, aşağılarda dereye doğru dağılıp gidiyordu.
İçimdeki ılık esintilerle geldim okula. Çocuklarımı çok seviyor, geçmişi onlarla unutuyor ve avunuyordum. İyi bilgiler vermek, iyi yetiştirmek istiyordum. Her sabah okulumun çevresini dolaşıyor, Tanrıma şükrederek giriyordum dersaneme.
Ogün, sabah dersimizi bitirince ara verdik. Ben de çıktım bahçeye. Öğleden sonra dördüncü, beşinci sınıfların coğrafya dersine başlamıştık. Avludan ağlamalar, bağrışmalar gelmeye  başladı. Dersi bırakıp koştum. Yusuf’u çevrelemişler, uğultulu sesler yükseliyor. Beni görünce açıldılar.
“Keçi küpmüş (boynuzla vurmuş) öğretmenim! Ömergilin keçisi!” diyorlardı… Burnu kanıyor Yusuf’un. Önlüğü, yakası kan olmuş. Bir eliyle burnunu sıktırttım, diğerini tuttum:
“Siz oynayın!” dedim öğrencilere.
Ecza dolabımız koridordaydı. Kanını sildim işaret ve başparmağıyla, yine kıstırttım burnunu. Oturttum sırasına. 9 yaşında tomurcuk gibi ufak tefek bir çocuktu Yusuf. Yuvarlak yüzü, çehresi gamzeli, pelit rengi gözleri, kıvırcık kirpikleriyle güleç bir öğrencimdi.
Ogün, okulun avlusunun bitişiğindeki küçük düzlükte 4. Sınıftan Ömergilin sabah yavrulamış keçisi otluyormuş. Anasını emmeye çabalayan gri tüyleri parıltılı oğlağı görünce sevmek ister, kara kıl keçinin yanına sokulur, oğlağını kucağına almak için eğilirken, yavrusunu korumaya bakan anası kızıp tos vurur! Düşer Yusuf. Toparlanıp kalkarken yine vurur! Zor kurtulur keçiden…
Yusuf, hayvanları çok severdi, ne ki bir keçi alacak kadar para arttıramazdı odunculuktan babası… Bundan bir süre sonra, Köy İmamı’nın dişi, öksüz bir oğlağı olduğunu işittim. Okula çağırdım imamı. Öksüz’ü 5 lira karşılığında alıp armağan ettim Yusuf’uma. Ne zaman görsem, öksüzüne bir şeyler yediriyor, seviyor, otlatıyordu… Yusuf’a öyle de alıştı ki; hiç ayrılmıyordu ondan. Gün gün büyüyor, boynuzları uçlanmaya başlamıştı bile…

(ANILAR  UÇUŞUYOR..)

43 yıl sonra Seliz’i ziyaretimin ikinci günüydü. Misafir kaldığım evin bahçesinde ağacın dalını eğdim, fındık topluyordum. “Öğretmenim!” diye bir ses. Başımı çevirip bakındım. Orta boylu, göbekli, kırlaşan saçının tepesi açılmış biri geliyor. Yakınlaştıkça dikkatimi yoğunlaştırdım üstünde. Tanıyacağım! Birinci sınıftan Yusuf olmasın! Geldi, durdu karşımda. Çehresinin gamzesi, gözlerinin pelit renginden tanıyınca: “Yusuf, topalak Yusuf’um!” diye çığlığı basıp kucakladım. Öptüm…
Yeni tıraşlı, bakır renkli yüzü sabun sabun kokuyor. O da elimi öpünce ağacın altına oturduk. Hemen, giden yıllara döndük.
Öksüz oğlağı büyütüp köyün sürüsüne katar. Yıldan yıla ürer. Bir iken iki, iki iken üç… beş… yedi… yetmiş, yüz elli olur… Köy yamaçlık ve dağlık olduğundan sayısını kabartamaz. Askerlik dönüşünde peynirciliğe başlar. Geçimini ‘Keçi Peyniri’nden sağlar. Sınıf arkadaşı Pakize ile evlenir. Oğluyla kızı Bilecik’e yerleşir.. “Öksüz’ü bana almasaydın, başka işte çalışırdım ama böyle rahat kazanamazdım, mutlu olamazdım öğretmenim” diyordu. Elimi öperken duygularım kabardı… Kalktık. Keçilerini, ağılını, mandırasını görmek, keçi peyniri yemek için yürüdük bayır aşağıya.
Seliz’i ziyaretimde Muhtar Ali’yi de unutmamıştım.
Öğretmen olup Seliz’e ilk geldiğimde evinde yattığım odanın penceresi önündeki yatağında buldum onu. Bakışıyoruz ama tanıyamıyor beni. Yanı başında oturan karısı gözlerini açmış bakıyor. Birden yekinip yarı beline kadar doğruldu.
Gülen yüzüyle konuştu:
“Sen Benisa Öğretmen değil misin?”
Bakışımla cevapladım, “Evet”.
Açtı kollarımı:
“Geeel!.. Geeel!…” dedi hıçkırıklı.
Eğilip kucakladım Öyle doladı ki kollarını sıkı sıkı yüzümüz yüzümüzde bir zaman öyle kaldık. Yine mis kokuyordu. Usulca yatırdım yerine. Yastık koydum arkasına. Yatağının ayak ucuna iliştim. Saçları yine kara ama alnı açılmış. Yüzü incelmiş, buğday teni ışıl ışıl. Yine gömleği beyaz ve temiz. Ellerimi tuttu. Gözlerinin rengi kederli, anlatmaya başladı.
Kiraz zamanı, bahçesindeki kirazları toplamak için ağacın birine çıkar. Tutunduğu dal kırılır ve düşer! Öyle bir düşüştür ki; iki bacağı da dizinden kırılır.
Aylarca hastanede yatar, kırıkçı çıkıkçılara gider ama ne yaraları, ne de kırıkları iyi olur. 6 yıldır yatağa bağımlıdır…
Biraz da o yıllardan konuşup tazeledik anılarımızı…

YORGANIM, YATAĞIM, SAATİM

Bilecik’e giderken eşek sıkıntımız yoktu! Düzlükler, yamaçlar, harım aralarında otlayan, başıboş eşeklerden birinin başına ip takıp getiriyordu korucu. O Çarşamba da öyle yaptık. İlköğretime uğradım. Maaşımı aldım. Denetmenin verdiği raporla stajyerliğimin kalkacağını öğrendim. Okuluma gerekli karne, diploma vb. alınca çarşıya yürüdük Memiş’le. İlkin saatçiye girdim. Küçük, yuvarlak, beyaz kadranlı, Roma rakamlı, ‘Nacar’ marka bir saat aldım on iki liraya. Sol bileğime taktım. Siyah kayışı pek yakıştı! Oradan yorgancıya vardık. Tek kişilik, pamuk bir yatak, bir yorgan, bir de yastık aldım, yirmi üç lira ödedim. Katlayıp eşeğe yükledik. Tuttuk yolu. Adı gibi ılık, iç açan, gamı kederi dağıtan bu Nisan günün kucakladım, şükrettim. Öz eşyamı, yatağımı saatimi almıştım. Köye arka yoldan girdik. Yatağı eve çıkardı Memiş. Eline sıkıştırdığım beş liranın sevinciyle sürdü eşeğini yamaca.
Fatmalı Hala, odunları ocağa yığdı, çam çırasını altına sürdü, kibriti çaktı. Kuru ardıç odunu çabucak ateş aldı. Ocağın karşısına çömdü. Akşam aşı pişirecekti. Pilav tavasının altını gürleştirdi. Bazen sesli yanıyordu ardıç dalı, ine çıka uzuyordu çıtırtıları. Yanı başında duran çinko tastaki bulguru saldı, karıştırdı, sonra kaşığı ortasına dikti, durdu kaşık. Tanesiyle suyu tamamdı. Kaşık durmazsa bulguru az  çiçeklerle demek.
“Çok acıktım Gocagarııı!” diyerek geldi kocası.
Maşayla dürttü tavanın altını, ateşin alevleri uzadı.
“Şimdi pişer!” diye cevapladı o da.
Sürülmüş toprağın üstüne yağmur düşer gibi çiçeklenmeye başladı bulgur. Bir parça yağ attı kaşığın ucuyla içine. Suyunu çekince bulgur, döktü tabağa. Dizildik sofraya. Her bulgur pilavı pişirdiğimde, o günü, ilk kez kendi yatağımın oluşunu, huzur içinde uyuduğum geceyi hatırlar, ancak o pilavın tadını bulamam bir türlü…
O haftanın cumartesi günü Söğüt’e gittim. Ağabeyimgilin yatağını yorganını götürdüm.

İlkbahar tüm gücünü harcamış, açılıp saçılmış, çiçeklerle bezenmişti. Bu süslü çiçeklerle yamaçlarda anlatımı zor, insanın içine dokunan bir görünüm sergileniyordu. Öyle ki yaşadıklarımın kimilerini siliyor, sağaltıyordu…
Ogün pazardı. Ama ben okuluma gidiyordum. Korucuyu evlendirecektik… Öyle de oldu. Usulden düğün yaptık. Herkes kendince yardımcı oldu. Yalnız, gelinin babası:
“Ucuz kız mı verirdim ben? Azı dişlerini söker, istediğimi aldırırdım ki, kıymetini bilsinler. Kız kısmısı bir kez gelin olur, bir kez alınır böyle şeyler… Ve lakin arada sen vardın öğretmen kızım!” diye söyleniyordu. “Birlikte çalışıp kazanırlarsa daha mutlu olurlar. Cemile, becerikli kız! Memiş’in iki yakasını bir araya getirir…” diyordum ben de.

23 NİSAN DA GELDİ

23 Nisan Bayramı için iyi bir kutlama yapmak istedim. Bayrama iki hafta var. Öğleden sonraları çalışmaya başladık. İki öyküyü piyese dönüştürdüm. Şarkılar, türküler, şiirler derken tüm çocukları görevlendirdim…
Bir öğle paydosunda Kâmil Öğretmen’e mektup yazdım. Köyümde ilişkilerimi, okulumu, öğrencilerimi anlattım. Yaz tatilinde kendisini ziyaret edeceğimi, ellerinden öpeceğimi de ekledim…
Yaz gelmiş sayılır. Adeta doğa ile birlikte insanlar da uyanıyordu. Yaşamak yeniden kendi heyecanını, sevincini buluyordu. Akşamların bile bir güzelliği vardı. Yürümek keyifli bir gezi oluyordu. Eve geldiğimde, Hala çatıya çıkmıştı. Az sonra önlüğüne elma, ayva, ceviz doldurmuş geldi. Ayvayı gömdü küle. Dayı, cevizi kırdı. Elmaları soydu Sadife de. Yerken, iki ay sonra buzağılayacak Sarıkız’dan konuşuldu. Küçüğüm uyuklamaya başladığında odamıza gidip sokulduk yatağımıza. Saçını başını sever öperken uyudu. Tez büyüsün, gücüm güvencim olsun istiyordum…

MÜFETTİŞ / DENETMEN

O akşamın sabahında erken çıktım evden. İpi çözülmüş köpekler saldırabilir diye usul usul geldim okula. Sobayı tutuşturdum. Bir ağız yanarsa sınıfın havası kırılıyordu. Avluya indim. Çevreme bakındım. Güneşin dağlar üstünden doğuşunu çoktandır görmemiştim. Çoktandır dinlememiştim tarlakuşlarının ötüşünü. Bir tarlakuşu gittikçe aydınlanan gökte yükseldi, yukarıda boz yumak olup asılı kaldı bir süre. Doğa ayaklanıyordu. Benim kuşlarım da gelmeye başladılar birer ikişer.
Dersteydim. Kapı tıklatıldı. Öğrencinin birisini gönderip açtırdım. Eli çantalı, uzun boylu, ince yapılı, otuzun üstünde gösteren biri girdi içeriye. Sıraların arasında ders yapıyordum.
O bana doğru geldi. Elini uzattı:
“Müfettiş İhsan Atak!”
“Hoş geldiniz efendim.”
“Hoş bulduk.”
El sıkıştık.
“Dersinize devam edin hocanım.”
1.Sınıfla okuma yapıyorduk Sandalyeyi çekti altına, oturdu masaya. Ders – yoklama defterini gözden geçirdi. Kalktı. Öğrencileri saydı gözüyle. Gelmeyen yoktu. Bazı öğrencilere kitabından okutup anlattırdı. Toplama çıkarma yaptırdı zihinsel. Defter kitap düzenini, temizliğini beğendi ki kimilerinin başını okşadı. Veliler ve köy çalışmalarım üstüne konuştuk biraz da. Köyün çıkış köprüsüne kadar uğurladım. Gri takım giysili Denetmen’imi… / DEVAM EDECEK

ÖĞRETMEN BENİSA isimli 3 cilt kitabı temin etmek isterseniz:

HURİYE SARAÇ: 0533 779 06 06 – 0 236 715 47 70

www.huriyesarac.net

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Wordpress Haber Teması Tasarım ve Programlama: Seçkin Talanöz