Son Dakika
26 Ağustos 2019 Pazartesi
”

Arkası Yarın – ÖĞRETMEN BENİSA – 130

Benisa Aslan, istifa etmiş; 4 yıl, 2 ay sonra, yeniden mesleğe müracaatında, sicili incelenmiş, göreve başlamasında bir sakınca görülmemiştir. İsteği üzerine iliniz emrine açıktan (yeniden) atanması yapılmıştır.

05 Ağustos 2015 Çarşamba, 16:52

VE ATANMA EMRİ…

Tan yeri, pembelerini çizmeye başlamış. Yeryüzüne gökten dökülen aydınlık, ortalığı körlükten kurtarmıştı. Bu pembe çizgiler küçük camdan içeriye süzülüyordu uyandığımda. Toparlanıp Kâmil Baba’ya mektup yazdım. Nasıl geldiğimi anlattım, binlerce kez teşekkür ettim. Oğlum da uyandı. “Annem!” diyerek sarıldı emmeye. Bana baktı, minicik bir gülüş atarken süt aktı dudağının kıyısından. Bir günün içinde büyümüş gibi göründü gözüme. Süt bitince bıraktı. İndik aşağıya..
Zeyniş Yenge yüzünü yere indirmiş, sobanın yanında oturuyordu. Çocuğumu oturttum kızların yanına. Ortalığı topladım. Ateşi ağırlaşan sobaya odun attım. Elindeki küçük ağaç parçasıyla hasırın aralığını dürtüp duruyor. Günlük işlerin sorumlusu ben miyim gibi bir şey vardı üstünde. Görünen işleri yapınca, örtmemi başıma doladım. Mektubu koynuma soktum. Çocuğumu da bağrıma basıp postaneye yöneldim. Postanenin kapısı yanındaki posta kutusuna atıp geldim. Küçüğümü dizimde sallıyor, el işimi de yapıyordum.
Kızları yanına varıp analarının dizlerine oturunca elindeki çöpü bıraktı.
Onlara: “Halanız öğretmen olmuş! Sizi de okutur! Lokum şeker alır. Ciciler diker, giydiririz…” diyordu.
Ses tonunda bir yekinme var gibi, o da inanamıyordu. Cevapsız bıraktım. Dikkatimi elimdeki örgüye çevirdim. Pazartesiyi bekleyeceğim sabırla…
Ankara’dan dönüşümün üçüncü akşamı. Avlu kapısı hızla çarpıldı. Ağabeyim geliyor! Böyle açarsa öfkeli demek! Sus pus olur, suçluymuş gibi büzülür otururduk. Öfkesi tümüyle sönene kadar! Odanın kapısını hızla açtı. İçeriye girer girmez gelip karşıma dikildi. Bakışları kırgın, yüzü asık:
“Sana demedim mi, ‘Kimseye bir şey söyleme!’ diye? Kimi görsem; ‘Kardeşin öğretmen oluyormuş! Öyle mi Sağlıkçı?’ diyor, dalga geçiyor benimle!”
“… …”
Dayısının bağrışından korkan çocuğum ağlamaya başladı. Sussun diye elimi sırtında gezdirip okşarken, “Pazartesi bir gelseydi!” diyorum içimden. Gitti, yerine oturdu. Az durdu.
“İnsanların diline düşmeye gör!”
Otuz yıla yakın taşıdığı bedenini oturduğu yerde salladı.
“Kimi gerçekleri söylediğim için bana güceniyorsun!”
Sesi az yumuşadı:
“Ne deyip de susturacağız bu yayvan ağızları şimdi?”
“… …”
Gururuna dokunulsun istemez!…
Lale Hanım’ın saatini vermiş, göğsündeki süt lekesini gideremediğimden tayyörünü verememiştim. Gene de katlayıp paketledim. Muzaffer kucağımda ona yürüdüm.
Lojmanın kapısı doğuda, istasyona giden cadde üzerindeydi. Zile bastım. Açtı. Üzerinde morlu saten sabahlık vardı. Makyajsızdı yüzü.
“Aaa! Sen miydin? Gir… gir!”
Aldı içeriye. Terlik verdi ayağıma.
“Geç kalktım. Mutfağa girelim.”
Masaya otururken:
“Çocuklar okula, bey de büroya gitti. Kahvaltıyı yalnız ediyordum. Geldiğine memnun oldum.”
Çay doldurdu. Teşekkür edip üzüntümü söyleyince, o güzel yüzü gülümsedi:
“İlahi Hocaanıım! Sıkılacak ne var? Onu sana vermiştim. Hem de giyemem: Görüyorsun halimi.” Dolgunlaşan göğüslerini, yeni mayalanmaya başlamış göbeğini gösterdi.
“Üstelik sana çok da yakıştı. Saçlarının rengine uydu. İyi günlerde giy. Bundan sonra lazım olacak!”
“Ah, ah! Beni mahcup ediyorsun Lale Hanım!”
“Mahcup olmak da ne demekmiş? Tayyörü kim düşünüyor ki? İyi haberle geldin ya! Ülker, Nazmiye, Melahat, Zişan… biz hanımlar çok sevindik. Birbirimize müjdeler verdik Hocanım!”
‘Hocanım’ demesi güçlendirdi beni. Bir ilaç gibi geliyordu. Giysisini, elimde olmadan lekelediğime üzüldüm. Almadığına da sevindim. Belli yerlere giderken giyerdim. Yerine kumaş alırdım ona…

15 EKİM 1956

Güneş daha dönememişti battığı yerden. İnsanlar yataklarındaydı. O vakitte birisi dürttü sanki beni. Yattığım yerde kıpırdanmaya başladım. Namaz vakti! Kimi zaman kılabiliyordum. O sabah kıldıktan sonra, ayağımın ucuna basa basa indim aşağıya, çıktım avluya. Dağın arkasından ince, yay gibi kendini gösteren güneşin turuncu ışıkları gelmeye başlamış…
Ağabeyim, o akşam gelmedi. İnönü’deki görevinden ayrılmış. Söğüt’teki görevine başlayacakmış.

17 EKİM 1956

Güneşin gelmek üzere olduğunu komşunun horozu haber verdi yine. Uzun uzun ötüyordu. Büyük bir yorgunluk vardı üzerimde, yeni uyumuş da kalkmış gibiydim. Avluya inince, çiçekleri soluş ama kendisi parıldayan bu güz sabahının bütün serinliğini doldurdum içime, derin bir ferahlık duydum.
Bugünün yarını da olacak, atanma emrim gelecek! Ya gelmezse? Yok yok! Gelecek! Umudum, beklentim canlı işte! Umuttan güçlü ne var bu dünyada?.. Bir adı da yaşamak onun.
Daha koca bir gün var önümde. Küçüğüm uyuyordu. Aşağıdakiler de uyuyordu ki, sessizlik bürümüştü küçük evi. İndim yine. Bir baştan öbür başına kadar avlunun içini süpürdüm. Süprüntüyü topladım, kül tenekesine doldurup döktüm küllüğe. Küçüğüm uyanmış, “Annem annem!” sesi geliyor ağlayımsı! Merdiveni emekleyip çıktığı gibi, arka arka da iniyordu. İnmiş! Eşiğe çömelmiş, kurbağa gibi bana bakıyor. Koştum, kucakladım! Öptüm, kokladım. Altını yokladım, ıslatmış; az da kaçırmış donuna. Çeşmeye gittim hemen. Çişlilerini çıkarıp yıkadım, sıktım. Bağrıma basıp öptüm… Öperek sevişerek çıktık odamıza. Üstümdekileri değiştirdim. Ayağıma yatırdım, sallarken uyudu…
Zamanı harcamak, işle de avunmak istiyordum…
Avlunun bir köşesine üç büyükçe taş vardı sacayak gibi. Gaz tenekesi yerleştirdim üstüne. Suyunu doldurdum. Altını tutuşturdum: Çocukları, çamaşırları ben yıkıyordum. Leğene, yıkanacakların renklilerini alta, beyazları üste yerleştirdim. Başladım yıkamaya. Çok kirli yerlerini çitiliyor, ovuşturuyor, iki üç kez yıkadığımı tenekeye atıyor, kaynayıncaya kadar renklileri de yıkıyordum. Bu arada uyananlar helaya geldi gitti. Kaynayan beyazları çıkarıp duruladım, çamaşır ipine seriyorum:
“Sofra hazır, kahvaltıdan sonra yap işini…” dedi yengem.
Oğlumu da getirmişler. Ekmek doğrayıp kaşıkladık mercimek çorbasını.
Çamaşırı bitirince tenekeye su doldurdum. Ocağa odun sokup kuvvetlendirdim ateşini. Isınsın! Böyle ılık günlerde avlunun güneş gören yerine leğeni koyuyor, çocukları yıkıyordum; onlar da suyu çıpıldatıyor, içine dışına sıçrayışı hoşlarına gidiyor, ağlamıyorlardı. Suyu kovada  ılıştırıp seslenince geldi Afilay. Sırtından çıkanı leğenin içine koyup oturttum. Yumdu gözlerini. Başını, vücudunu sabunladım çabuk çabuk. Sıcak suyu, tepesinden aşağıya döktükçe hoşlanıyor:
“Dök halacııım! Dök dök! Sırtıma dök halaaa! Bir tas daha dök!” diyordu.
İki kova suyu dibine kadar döküp bedenini ovalaya ovalaya yıkadım. Duruladım, kuruladım, giydirdim. Sonra Sevilay’ı, Feray’ı yıkadım. Bu işi yaparken ocağı odunsuz, tenekeyi susuz bırakmıyordum. Sıra küçüğümde, leğene girince tüyleri ayaklandı, hemen büyüyüverdi! Başına sabunu koydum, suyu döktüm sabunluyordum, güp güp dövüldü avlu kapısı.

VE POSTACI ATAMA EMRİNİ GETİRİYOR

“Eyy İğneciii! Kimse yok mu? Nerede bu sağlıkçı?” diyordu heyecanlı bir ses!
“Geldim geldiiim!”
Çıktı yengem. Postacı İsmail Amca!
“Neredesiniz be yenge?” diye sorguya çekti hemen.
Elinde zarfı görünce içim titredi.
“Sağlıkçı yok mu?”
“Söğüt’e gitti.”
“Gözünüz aydın! Gözünüz aydııın!”
“Allah razı olsun İsmail Efendi!”
Elimde tasla sabun, onlara bakıyorum tutkun tutkun.
Zarfı verirken: “Mücdemi isterim haaa! Kardeşinin atanma emri geldi. Müdür Bey dayanamayıp açtı zarfı. Sizin kadar biz de merak ediyorduk. Hayırlı başarılı olsun! Sağlıkçıya bildir de sevinsin!” diyordu…
Yarın pazartesi değil mi? O gün gelmeyecek miydi? Gördüğüme, duyduğuma inanamıyorum! Küçüğümü unutup, “ayy!” diye çığlık attım! Sabunu tası bir yana fırlattım. Koşayım derken ayağım odun parçasına takıldı. Kapaklandım yere… Toparlanıp kalkana kadar dönmüş gidiyor postacı. Arkasından işiteceği bir sesle:
“Gözümüz aydın görümcem, gözümüz!” diyordu yengem.
Döndü, yanına varamadan elindekini bana doğru fırlattı! Zarf bir yana, kâğıt bir yana yalpalanarak uçuştular! Zarf duvarın dibine, kâğıt da odunların arasına düştü.
Birilerine öfkelenmiş gibiydi.
“Öğretmen oldun gayri! Aylığını alır gönlüne göre harcanırsın. Evine eşyalar alırsın, kutnu kumaş giyinirsin. Bu kere işin rastgeldi. Seni kurtaran Allah bizi de yoksulluktan kurtarır inşallah!”
Söylenerek girdi içeri. Zarfı kâğıdı alıp koynuma soktum.
“Annem annem!” Ağlıyor çocuğum. Üşümüş! Cılız bedeni, dudakları morarmış! Çenesi birbirine vuruyor. Sıcak suyu döktüm, döktüm. Sabunlayıp yıkadım tez yanından. Sardım havluya. Yukarıya çıkarken, “Atanacağım köye gidene kadar yıkanmasak da olur yaşam gücüm!” diye fısıldadım kulağına.
Küçüğümü giydirirken: “Kurtulduk yavrum! Allahım senin yüzüne baktı belki de?” diyordum onu öpüp koklayarak.
Titremesi sürüyor. Yorganına sardım. Kucağıma alıp memeyi verdim ağzına. Yarım dosya kâğıdına yazılanı okudum:

Milli Eğitim Müdürlüğü / BİLECİK

Benisa Aslan, istifa etmiş; 4 yıl, 2 ay sonra, yeniden mesleğe müracaatında, sicili incelenmiş, göreve başlamasında bir sakınca görülmemiştir. İsteği üzerine iliniz emrine açıktan (yeniden) atanması yapılmıştır.
Bildirilir.

16 Ekim 1956
Müdür / İMZA

Gözlerimi kırpıştırıp yine okudum… okudum. Yüzüme gözüme sürdüm kâğıdı. Öptüm… öptüm. Mesleğime olan hasretimi, ayrılığından duyduğum acıyı, anlatacak bir dil bulamıyordum…

Küçüğüm halâ titriyor! Ateşlenirse ne yaparım? Memeden bir çekiyor, bir bana bakıyor. Söyleniyorum:
“Kurtulduk! İki nüfuslu, küçücük bir aile olduk, küçücük de yuvamız olacak yavrum!” Kendisine söylediklerimi dinliyordu. Saçını başını okşamamdan, öpüp koklamamdan hoşlandı, önce küçüldü, sonra yumuldu gözleri. Usulca yerine yatırdım. Sevincimi içime akıtıp indim aşağıya. Yengem oturmuş, pencereden caddeye bakıyor, kızlar da bebekleriyle oynuyordu. El havlusu, sofra bezi gibi görünenleri, çocukların sırtından çıkanları yıkadım. Kuruyanları topladım. Katlayıp sepetlerine yerleştirdim. Sıcak su getirdim iki kova. Leğeni, tası tarağı, sabunu keseyi, havluyu mavluyu hazırlayınca:
“Sıra senin yengeciğim” dedim.
“Olur” dedi başıyla.
Odanın kapısı küçük gusülhaneye girdi. Sırtını başını sabunladım. O çıkınca derledim topladım oraları. Leğeni, tenekeyi yerine koydum. Ocağın korunu mangala alıp odaya götürdüm. Sıcak külüne de patates gömdüm. Çocuklar seviyor. Geleneğimize göre banyodan sonra el öpülür. Yengemin yanına gittim:
“Yerine göre anam oldun, ablam oldun, gözyaşlarımı sildin. Sana karşı hatalarım olmuştur. Elini öpeyim!” dedim. Uzattığı eli öperken boynuma sarıldı ve hıçkırdı bir zaman…  Ona kırılamaz, benim için çırpınışlarını unutamazdım. Onun da kendine göre üzüntüleri vardı… O da yoksullukla cebelleşiyordu.
O günün akşamı yatağa sokulduk ana oğul. Sarıldık sıkı sıkı. Masal anlatıyordum. Uyumuşuz. Uyandığımda, ortalık aydınlanmıştı. Üstelik korktuğum da olmadı. Ateşlenmedi.
‘’İğnecinin kardeşi ‘Öğretmen olmuş’u duyanlar, gözaydına gelmeye başladılar. İnönü’nün yerli hanımları boş gelmiyor, süt, kaymak, peynir… getiriyorlardı kara örtülerinin altında. Gelenleri karşılıyor, hizmet ediyor, uğurluyordum. Yengem köşede, kadınlar gelince gülümsüyor, “gözünüz aydınları”, “Allah razı olsun”la karşılıyordu. Çilelerden kurtulan ben değilmişim de oymuş gibi sevinçli.
İyilik meleklerim; Lale, Zişan, Nazmiye, Ülker, Melahat Hanımlar daha ilk günü geldiler. Bir bayramdı sanki.
Evin işini bitirdikten sonra Muzaffer’in alıp postaneye yürüdüm. Kapıdan girince müdür ve memurlar ayağa kalktılar.
“Hayırlı olsun” dediler sevinerek.
Müdür bey, Söğüt Devlet Hastanesi’ni telefonla arayıp ağabeyime müjdeyi verdiğini söyledi.
Kardeş kucağından ayrılacağım günler yaklaşıyordu. Koca bir yaz giydiğim basma elbisemin rengi solmuş, incelmiş… yırtıldı yırtılacak! Kollarını dirseklerine kadar kestim. Sırt ve omuzlarını yamadım. Sökükleri, ilikleri, düğmelerini elden geçirdim. Ayakkabımın burunları açılmıştı. Makara ipliğini dörde katladım yorgan iğnesiyle eski dikiş yerlerine soka çeke sağlamlaştırdım az. Çocuğumun çamaşırlarını yamadım. Eşyamız iki küçük bohça oldu. Seccadenin rehine parasından on yedi lira kalmıştı. Atanacağım köye ulaştırırdı beni. / DEVAM EDECEK

ÖĞRETMEN BENİSA isimli 3 cilt kitabı temin etmek isterseniz:

HURİYE SARAÇ: 0533 779 06 06 – 0 236 715 47 70

www.huriyesarac.net

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Wordpress Haber Teması Tasarım ve Programlama: Seçkin Talanöz