Son Dakika
26 Ağustos 2019 Pazartesi
”

Arkası Yarın – ÖĞRETMEN BENİSA / 129

Güneş tepelerin arkasına doğru sarkıyordu Eskişehir’e geldiğimizde. Acılarımı çağrıştıran bu şehri görmeyi hiç istemiyordum. Şimdiyse: “Gör işte! Yine öğretmen oldum! Okulum, öğrencilerim olacak!” diye haykırmak istiyordum.

04 Ağustos 2015 Salı, 18:25

ÖĞRETMEN BENİSA…

 

Kâmil Öğretmenim vicdanının sesini dinlemiş, doğru olanı da yapmıştı, yine bana döndü:
“Bundan sonra hiç kimseden korkmayacaksın! Yine şikâyet etseler de, bir şey yapamazlar. Sicilin, dosyan ‘temiz’…”
Yine boşandı gözlerim. Sildi mendiliyle. Katladı ıslak ıslak!
Cebine koyarken: “Akşama benim hanıma gösterecek bir sevgili buldum. Buluşunca ayrılamıyor benden, ağlıyor. İnanmazsan bak mendilime, diyeceğim!” dedi gülerek.
Utandım. Kalktık. İçi dışından ‘TEMİZ’ dosyam elinde çıktık kantinden. Birlikte birinci kata, oradan dışarıya…
“Gel benimle!” dedi, yürüdük.
Bundan sonra nereye götürürse, gidebilirdim. Yanyana Güven Parkı’nın önüne geldik. Şöyle bir bakındı çevresine. Issız gibi.
“Genç ve güzel öğretmenim benim! Bundan sonra daha cesaretli olacaksın!”
Ellerimi avucunun içine aldı.
“Cefakâr kızım! Şimdi doğruca, emmek için anasını bekleyen çocuğunun yanına, geldiğin yere gideceksin! Hem de tez yanındın!”
Bakışı göğsüme kaydı yine. Tayyörün sol yanı daha da ıslanmıştı! Utandım. Gözlerimin içine baktı:
“Haftaya bugün, atanma emrini alırsın!”
Güven Parkı’nın önündeki otobüs durağına yönelince bıraktı ellerim.
“Burada bekle!”
Aşağıya doğru gitti. Duraktan gelip geçenlere bakınırken geldi. Biletle iki simit almış.
“Bileti otobüse verirsin, simidi de yersin.”
Çocuklaşmıştım. Baba sözü dinleyen bir kız çocuğuydum.
Ulus yönünden gelen otobüsü gösterdi:
“Buna binecek, Gar’ın önünde ineceksin.”
Kol saatine baktı: “Bu saatlerde İstanbul’a tren vardır. Varınca bana mektup yaz. Torunumu da öp!”
Kendisine olan gönül borcumu, duygularımı söyleyemeyecek, allahaısmarladık diyemeyecek kadar tıkandım. Elini sıkarken duygu seliydim. Kaç yıldır hasret kaldığım baba sevgisiyle dopdoluydu orta boylu, mert yapılı, babacan meslektaşım.
“Bana bak!” dedi, usulca. Bakışımı çevirince göz göze geldik. Gülümsedi ve elini bana uzattı. Onun gözlerine bakarken huzur ve güven duygusuyla sarmalanıyordum artık. Sanıyorum o güne kadar gördüğüm yüzlerin en durusuydu.
“Şimdi yanında dikelen Kâmil Öğretmen, dosyanın içindekini görmedi! Okumadı! Yırtmadı da! Anlıyorsun değil mi?”
Sorusunu gözlerimle yanıtladım: “Evet!”
Yolun açık olsun! Güle güle!”

(Kâmil Baba’nın bu gizini, bu insanlık dolusu bana verdiği
yürek sevincini ağabeyim ve yengemden başka kimse
bilmeyecek; tam 48 yıl sonra, ilkin kalemle kâğıdım
sonra da okuyucularım öğrenecekti…)

Üzüntüm ve sıkıntılarım bakanlık binasının az ışıklı kantininde kalmıştı. Artık dünya değişmiş, gün aydınlıktı. Her yüzde neşe vardı. Durakta bekleyen insanların hepsi de gülümsüyordu…
Belediye otobüsünün yolcusu azdı. Ön sıraya oturdum. Bir kez daha görmek için baktığımda, uzaklaşmıştık, göremedim.
İstasyona gelince indim. Ön merdivenden çıktım. İki kanatlı kapının girişindeki trenlerin geliş gidiş levhalarına baktım. Haydarpaşa hattına gidecek ekspresin gelmesine daha on beş dakika vardı. Gözlerimin önünden kara perdeler sıyrılmışçasına bakıyordum çevreme. Gişeye sokuldum. 9 lira 15 kuruş ödedim. Ankara – İnönü biletine. Ekspresin geleceğe yöne doğru yürüdüm. Aralıklı konmuş, yeşil boyalı tahta bankların birisine oturmamla kalkmam bir oldu. Heyecanımı yenemiyorum. Ağır ağır gezinmeye başladım. Bu arada kuşlara yem atanlar oldu. Uçuşarak buğday kırıklarının başına dizilendiler. Küçücük başları sevinç ve keyifle inip kalkıyordu.
Ekspresin sinyali duyulunca herkeste bir kıpırdanma başladı. Kavuşma sevinci, ayrılma üzüntüsü birbirine karışmıştı garda. Ama sevinçten şaşkınlaşan biri daha yoktu benim gibi! Lokomotif yaklaştı, hışıltıyla durdu. Binip pencere önüne dikildim. Yolcusunu uğurlayanlar arasında kabararak dolaşıyordu paçalı güvercinler halâ…
Ekspres, hızını alırken, geride bıraktığım olağanüstü günü, Develili “Hızır Baba’mı” düşünüyor, en içten saygı ve sevgilerimi sunuyordum. Zamanı tükenmek bilmiyordu! Ekspresten önce gitmek, kanatlanıp uçmak, küçüğümü bağrıma basıp ‘Kurtulduk oğlum! Ekmeğimizi kendi paramızla kazanacağız!’ demek istiyordum!

UMUTLARLA ESKİŞEHİR’E DÖNÜYORUM

Yeşil bir lamba yanıp söndü. Sinyalini verdi ekspres. Silkelenip günün aydınlığına atıldı. Çuh, çuh, çuh… Raylar şıngırdadı. Saat on ikiyi on geçiyor! Dünün bu vaktinde, ne yapacağımın şaşkınlığı içindeyken, bugün aynı saatlerde öğretmen olacağımın şaşkınlığıyla kanatlanmış gibiyim. Ve Ankara… M. E. Bakanlığına gelip dönüşümü yaşamımın paha biçilmez anısı olarak beynime, yüreğime yazmanın sevinciyleyim! Sonbahar güneşinin sarı ışıkları şehrin üstüne yayılmış…
Gençten birisi sokuluyor sağıma.
“Yolculuk nereye?”
“… …”
Cevaplamıyorum. Diğer pencerenin önüne geçip, başarmanın mutluluğuyla dışarılara çeviriyorum bakışlarımı. Boz nadaslar, yeşermeye yeni durmuş ekili tarlalar, çıplak dağlar, kırlar, uzaktaki, yakındaki köyler ufuk gözümden kayıp gidiyor. İstasyonlarda duruyor, yolcusunu indiriyor, bindiriyor, kalkıyor; düz ovada akıyor ekspres. Treni yakalamak istercesine rüzgârlarla sürüklenen bulutlara bakarak gülümsüyorum…
Güneş tepelerin arkasına doğru sarkıyordu Eskişehir’e geldiğimizde. Acılarımı çağrıştıran bu şehri görmeyi hiç istemiyordum. Şimdiyse: “Gör işte! Yine öğretmen oldum! Okulum, öğrencilerim olacak!” diye haykırmak istiyordum. Yeniden dönmeye başladı tekerler. Gidiyorduk.
Yolum yaklaştıkça hem seviniyor hem de yüreğimin pıt pıt attığını duyuyorum. Güneş de sevincimin farkındaydı! Tepelerin arkasından kaybolmak üzereyken, o bile batmak istemiyordu. Pencerenin camını az indirdim. Dışarıdan giren hava içerdeki sıcak havayı değiştiriyordu. Kâmil Öğretmenim eline omzuma koyup: “Şu andan sonra öğretmensin! Atatürk’ün Ankara’sı yiten bir askerini eğitim ordusuna kattı! Bugünle birlikte yaşam seninle!” derken, özveri ve inanmışlığın çizgileri derinleşiyordu yüzünde. Onu hiç unutmayacaktım…
Gün çekilmişti, bucak karanlığa bürünürken durdu ekspres. İndim. Fayton, istasyon binasının doğusunda, her zamanki yerinde. Atların dış yan kayışları falakasından çıkarılmış. Yamalı kara kıl torbaları başlarında, yemlerini kütürdetiyorlardı. Az bekledim. Şişmanlıktan ayaklarını aça aça geldi Aznavur amca. Takkesini çıkardı, dazlak kafasını kaşıyıp beni görünce:
“Ooo! İğnecinin kardeşi, dün gittin, bugün geldin. Ne tez iştir bu?” diye takıldı. Başına geçirdi takkesini.
“Öyle oldu” dedim sözleri geverek.
“Haa!” dedi, başını kaldırdı indirdi. “Öğretmen olacaksın diye çalındı kulağıma da!”
“… …”
Atanma emrim gelmeden duyulsun istemiyordum. Ses etmedim. Atanınca öğrensinler!
Yem torbalarını aldı atların başından. Terbiyenin kayışlarını geçirdi yerine. Hızlı gidiyoruz şimdi, sarsıyor fayton! İki yanındaki kapı yerine takılan kara bez perdeler içeri dışarı savruluyor. Benisa Öğretmen’im işte yeniden! Bahar selleri gibi güçlü bir sevinç dalgası kapladı bedenimi! Her acım yok oluverdi birden! İnanılmaz, sonsuz bir ışık gibi ölçüsüz bir sevinçti bu… Birkaç damla kaydı gözlerimden… Çeşmenin önünde durdu fayton. İndim. “Deeehh!” çekti atlara faytoncu. Çocuğumu bıraktığım eve gelirken göğsüm, memelerim ince ince sızladı. Süt iniyordu. Hafifçe vurdum kapıya.
“Kim o?” diyerek geliyordu kadın.
“Benim! Muzaffer’in annesi.”
Açtı: “Hoş geldin. Ne tez geldin!”
“Hoş bulduk. Tez oldu…”
“Ağlamadı. Uslu uşacık. Oynaştı kızlarla…”
Oğlumun yirmi dört saatlik annesinin arkasından girdim odaya. Divanda oturuyordu üçü de. Beni görünce ağlamaya başladı: “Anne annee!”

SİMİT

İlkin kızları öptüm. Simit verdim ellerine. Simit o yıllarda pek hatırlı armağandı. Eskişehir’e giden simitsiz dönmezdi. Küçüğümü kucağıma alır almaz elleri yapıştı ya memeye, veremedim. Emine Hanım kap getirdi. Parmağımla sıktıra bastıra, göğsümde beklemiş, ekşimeye yüz tutmuş, çocuğa dokunacak sütü sağdım önce. Soğuk suyla yıkadım. Kolunu boynuma uzattı sarılır gibi. Memeyi iki üç çekince bana bakıyor, “Anne anne!” diyor, bir eliyle yakamı, biriyle de elimi tutuyor, bırakmak istemiyor, “gitmeyeceğim… buradayım!” deyince emiyordu. Anasız kalacağının korkusu çökmüş küçücük yüreğine. Özleşmişiz! Bu kadar ayrı kalmamıştık! Emine Hanım’la konuştuk biraz. O da sevindi çabuk dönüşüme. Tez yanından bir de sofra kurdu. Salçalı pırasa pişirmiş. Tıka basa yedik. Küçüğüm emerken uyuyakaldı. Kolları gevşedi, bıraktı memeyi. Usulca kalktım. Yorganına sarmalayıp onu kucağıma, çamaşır bohçasını da koluma aldım. Kapıdan çıkarken:
“Gündüzleri getir, kızlarla oynaşsın” diyordu. “Yine işin olursa bakarım. Küçük uşacığa bakması sevaptır.”
Ağabeyimgile, dünün Benisa’sı yerine bugünün ‘Öğretmen Benisa’sı olarak gelişimi düşleyerek girdim. Doğru yukarıya çıktım. Çantaya bohçayı bıraktım. Yorganıyla yatağa koydum çocuğumu. Üstümü değiştirirken sokak kapısı açılıp örtüldü. Kulak verdim, ağabeyim. Söğüt’e gitmişti, dönmüş olmalı.
“Ankara yolcusu da geldi Hüseyin!” diyordu yengem.
Aşağıya inerken bir heyecan kasırgası bastı. Merdivenin son basamağında durakladım. Kaç zamandır onlarla birlikte yaşamıştık. Acısı çok, yoksulluğu çok günlerimiz olmuştu, benim için canlarını dişlerine katmışlardı gecesinde gündüzünde. Bu müjdeyi herhangi bir haber gibi sözcüklerle değil de, İstasyondan aldığım, Ankara’nın ünlü ‘Hacı Bekir’ lokumuyla vermek istedim. Lokum kutusunu bir elimle arkama sakladım, usulca kapıyı açınca şaşırdılar.
“Aa! Hoş geldin, hoş geldin!”
“Hoş bulduk!” deyip ellerini öpünce, karşılıklı oturduk sedire. Ağabeyimin kulağına eğildim:
“Öğretmen Benisa’yım gayrı!”
Lokum kutusunu koydum önlerine. Baktı baktı! Bakışlarında hayal kırıklığına karışmış şaşkınlık okunuyordu. Kolumdan çekti, boş yanını gösterdi:
“Otur şuraya da anlat bakalım, nasıl yaptın?”
“Ankara’ya gittim!”
“Gittin” Eee, ne halt ettin?” dedi, biraz kızgınca:
Ben anlatırken, arada bir birbirlerine bakışıyorlardı karı koca. “Hani buğday tüccarı vardı ya gittiğimiz… Şikâyetleri o yazmış! Ondan alınmıyormuşum…” diye anlatıyordum bir bir.
Sözümü kesti: “Peki, yazılanları okumadın mı?” diye sordu gözlerini açarak.
“Okutmadı. Yırttı attı çöp kutusuna! ‘Dosyan ve sicilin temizlendi’ dedi.”
“Hım!” Etti, omzunu kaldırdı indirdi ağabeyim:
“Benim akılsız bacım! İnsanın başına ne gelirse akılsızlığından gelirmiş! O memur deli mi ki böyle bir mesuliyeti üstüne alsın, kanunsuz iş yapsın?”
Son cümlesini kara gözlerinde hiddet şimşeği çaktırarak söylüyordu. Sesi yankılandı odada.
Karısı da: “Ankara komşu kapısı değil ki Hüseyin? Gitmesiyle gelmesi bir oldu. Baştan savmışlardır!” demez mi?
“Yok yoook! Savmadı başından! O da öğretmenmiş!”
“Tamam… tamam!”
Salladı başını bana bakarak:
“O masa başında oturan tahsilli kişiler var ya, insanın suçunu yüzüne vurmazlar! Yapacaklarını incitmeden yaparlar! Yani, kibarca kovarlar!”
Yutkundu. Bir günlük sakalı diken dikendi yüzünde. İnanamıyorlardı. Biliyordum, o benden çok üzülüyordu. Ama aklına yatmıyordu anlattıklarım.
“Ortaokul Müdürü Ankara’ya gittiğinde okumuş dosyanı. Neler yazıldığını ısrar ettim ya, söylemedi. Bunun için diyorum, kimse senin siciline kalem çizemez, ekmeğinden olamaz!”
Söylediği doğru!
“Bu öylesi adam değil ağabey! Yaşam öykümü dinleyince bana inandı, vicdanı sızladı. Yardım edeceğini söyledi. Ve yaptı da. Yeniden dilekçe yazdırıp imzalattı. Siz oradasınız diye, Bilecik il emrine verilmem konusunda da dilekçede bulundurdu, ‘Haftaya alırsın atanma emrini…’ dedi.”
Ekledim: “Halden anlayan, helal süt emmiş biriydi. Develi’nin bir köyündenmiş o da.”
Sözümü durdurdu, başını şüpheyle salladı:
“Ooo! Şimdi anlaşıldı. Seni dul, güzel, genç görünce gırgır geçmiş!”
Kâmil Öğretmen’ime güvenimi kimse sarsamazdı. İsyan ettim: “Senin düşündüğün gibi değil o!”
Ne dediysem, inanamadı. Öfkesi arttı ağabeyimin. İlle de kendi dediği doğruydu. İlk kez böyle görüyordum.
Büyüyen gözlerinin acı bakışını yüzüme tuttu:
“Ne olacak, kadın değil misin? Ağlamış sızlamışsındır! Yalvarmış, eline ayağına kapanmışsındır! Adam da gördü ki kurtuluş yok! Başından savmıştır. Başka kâğıtları yırtmıştır belki de! Yarın git de gör sicilini. Herkes senin gibi aptal mı da kanunsuz iş yapacak, ekmeğinden olacak?”
Dişleri gıcırdamaya başlamıştı. Çok ama, çok üzgün sesle:

“ÖĞRETMENLİĞE ALINIRSAN, ANAMIZ DA MEZARDAN ÇIKAR”

“Öğretmenliğe alınırsan; anamız da mezardan çıkar. Benisa da yeniden doğar! Sen böyle ölülerdensin işte!”
Ardından bağırdı: “Yüreğinden sil öğretmenliği… Şöyle böyle deme kimseye de! Dillere düşüp alay konusu olmayalım!”
Kalktı. Çıktı dışarı. Oturduğum yere çakılmıştım. Ellerimi ovuşturuyor, ne söyleyeceğimi bilemiyordum.
“Söylediğin doğrudur belki. Allah yardımcın olsun!” dedi yengem.
Ağabeyim, ellerini ovuşturarak geri geldi, sönmek üzere olan sobaya ısıtacakmış gibi tuttu:
“Onlar, işlerini bilen kişilerdir. Boşa oturmamışlardır makam sandalyesine. Akıllı insanlardır vesselam!”
Sağ elini daireler çizerek salladı, “Boş veeer!” derceseni.
Karısıyla derin derin bakıştıktan sonra kesin görüşünü açıkladı: “Açıkgöz Kayserili, zavallılığını görmüş, başından savmıştır!.. Taşınacak bir yük değil bununki Zeyniş!”
Hafiften titredim. Bir adım umutsuzluğa doğru kaydım. Ama yüzüme aktarmadım o anki üzüntümü. Usulca kalktım:
“Allah rahatlık versin!”
Adımımı atmadan tuttu kolumdan ağabeyim. Karşı karşıya geldik. Elini omzuma koydu. Gözlerinin üzgün bakışlarını bana çevirdi bu kez:
“Benim ıstırap harmanı bacım! Günlerce yel esse, durmaksızın yabayla da savursak, gene bitiremeyiz. Çünkü bu harmanda çocuğun da var!”
Omzumdaki eli sırtıma doğru kaydı.
“Gitme desem gücenecektin. Bir kez daha denemiş oldun. Bu yolda çıkacak paramız varmış! Neyse… Zaman her şeye ilaçtır derler. Sabredelim bakalım.”
Suskunluk oldu bir süre. Sessizce yukarıya çıkarken, buraya ilk geldiğim gün bile duymadığım kadar bir büyük perişanlık vardı içimde. Bana inanmadılar, güven duymadılar.  Yüreğim  çok yaralandı.
Çocuğumu yatırıp sokuldum yanına. Sırt üstü uzandım. Yorganı boğazıma kadar çektim. Ellerimi başımın altında kenetledim. Kâmil Baba’nın, güven veren, sevgi dolu bakışlarını hatırladım. Silkelendim. Ekimin dokuzu zafer günüm benim! İkinci kez öğretmen olduğum ya da ikinci kez doğduğum günüm! Tersi olamaz hiçbir zaman.
Bedenimi saran ılık esintiyle yumdum gözlerimi… / DEVAM EDECEK

ÖĞRETMEN BENİSA isimli 3 cilt kitabı temin etmek isterseniz:

HURİYE SARAÇ: 0533 779 06 06 – 0 236 715 47 70

www.huriyesarac.net

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Wordpress Haber Teması Tasarım ve Programlama: Seçkin Talanöz