Son Dakika
24 Ağustos 2019 Cumartesi
”

Arkası Yarın – ÖĞRETMEN BENİSA / 127

Kara örtülü kadınla adamın arkasından indim. Yol parası elli kuruşu kocaman avucuna bıraktım. Issız bir istasyondu. Eskişehir yönünde dört yolcuyduk. Gişe açıldı. Dokuz lirayı ödeyip ikinci mevki bilet aldım. Bekleme salonun duvarındaki saatin yelkovanını öne almak istiyor, sabırsızlanıyorum.

01 Ağustos 2015 Cumartesi, 19:22

“ANKARA… ANKARA… GÜZEL ANKARA…”

 

“Ankara’ya gidiyorum. Allahaısmarladık yengeciğim!” dedim. Elini, kızların yanaklarını öpünce kalktı yerinden:
“Güle güle git, hayırlı haberle gel!” dedi.
Yaklaşmakta olan akşamın karanlığı doğadaki güzellikleri perdelemeye başlamıştı. Herkes çekilmişti evine. Gören olmasın istiyordum zaten! Ankara’ya gidiyorum. Kördüğüm orada. Yakıcı bir heyecan dalgası sarıyor birden içimi, yitip gider gibi oluyorum. Adımlarımı nasıl attığımın bilincinde değildim.
Emine Hanım’ın kapısını tıklattım yavaşça.
“Kim o?”
“Benim ben!”
“Haa! Sen misin iğnecinin kardeşi? Gir gir!”
Birbirimizi zor görüyoruz. Bohçayı kolumdan aldı. Yürüdü önümden. Evin açık kapısından sızan ışık önümüzü gösteriyordu. Odanın sıcaklığı, Emine Hanım’ın yüzünün gülümseyişi bahar havası gibi geldi. Divana yatırdım bebeğimi. Uykusuna gömülmüş, meme emer gibiydi dudakları. Bütün gönül gücümle, yüreğimin gücüyle eğildim üstüne, kokusunu içime çektim, gözlerim buğulandı öperken. İkimizin de savaşımıydı bu. Tanrım yardım edecektir, canımın parçası! Dedim içimden. Beş altı yaşlarında iki kız çocuğu da uyuyordu karşı divanda. Küçük tepsiye bir tas çorba, iki dilim ekmek koymuş:
“Uzun yola gideceksin. Gece soğuktur. İçiver sıcak sıcak!” dedi.
Divana iliştim. Kaşıkladım şehriye çorbasını. Gözüm kolumdaki saatte, kulağım Aznavur Amca’nın faytonunun tıkırtısında. Kabaran heyecanımı bastırmak, küçüğümden ayrılacağımın üzüntüsünü susturmak için dişimi dudağıma bastırdım. Atların nallarının şıkırtısı, zillerinin çıngırtısını duyunca kalktım. Yine öptüm küçüğümü. Alnına dökülen saçını yukarıya kaldırdım. “Allaha emanet ol!” dedim sessizce. Emine Hanım’a teşekkür edip çıktım.
Caddedeki lambalar aralı olduğundan zor aydınlatıyordu yolu. Az ilerde, Pancar Fen Memurluğu binasının köşesinde durdum. İstasyona gidecekler şosede bekleşiyordu. Fayton yaklaşırken el kaldırıp durdurdum. Örtüsüne sıkı sarınmış bir kadınla, başı kasketle bir adam vardı. İnönü’nün yerli halkındandılar sanırım. Faytonun sandığına sap saman, üstüne de Antep kilimi yazılı minderler konmuş. Faytonun gidiş yönüne dönüp oturdum. Atlar koşarak gidiyordu. Yol bozuktu, bir sağa bir sola devrilecekmiş gibi sallanıyorduk. Perdeler kapalı, içerisi karanlıktı. Birbirimizi kabaca görüyorduk, ama konuşmuyorduk.
İstasyona şoseden gidiliyordu. İnönü Savaşları’nda vagon vagon cephane, asker taşımış bu demiryolu. Bucağın kuzeyinde, 5 km. kadar aralı oluşundan, yolcusu azdı. Bucağın tek faytoncusu Aznavur Amca, altmışına yakın, dinç görünümlü, iri kıyım, kocaman, kalın bir kütük gibiydi. Birinci ve İkinci İnönü Savaşları’nda nefermiş. Sağ kolunda kurşun izi taşırmış. İki karısından da çocuğu olmamış. Dürüstlüğü, yardımseverliğiyle anılırdı… Faytonun tekerleri, nalların, zillerin sesleri yavaşladı.
Aznavur Amca: “Durr! Hiişştt!” deyince sallandı, durdu fayton.
Ön perdeyi kaldırdı. Bedenini bize doğru döndürdü yarım:
“Geldik yolcular!” dedi, kırık teneke gibi cızırtılı sesiyle.

ISSIZ BİR İSTASYON

Kara örtülü kadınla adamın arkasından indim. Yol parası elli kuruşu kocaman avucuna bıraktım. Issız bir istasyondu. Eskişehir yönünde dört yolcuyduk. Gişe açıldı. Dokuz lirayı ödeyip ikinci mevki bilet aldım. Bekleme salonun duvarındaki saatin yelkovanını öne almak istiyor, sabırsızlanıyorum.
Dışarıya çıktım. Akşamın ayazı bastırmış. Üşüdüm! Çok beklemeden trenin sinyali duyuldu. İki kocaman ışık karanlığın içinde büyüyerek geldi. Su sıçratarak geçti lokomotif. Keskince saldığı sinyalle bulutsuz akşamın göğüne uzandı. Hıışşştt! Saldı islimini. Durdu. Demir tekerlekler çivilendi raylara. Öyle uzundu ki, vagonların arkası görünmüyor. Güçlükle binebildim bir vagona. Askerler bütün kapı önlerini, aralarını tutmuş. Sırtlarında kaputlar, ayaklarında postallar, ellerinde tahta bavullar… Omuz omuza, birbirine örülmüş gibiler. Savaş filan da yok! Asker sevkiyatı varmış! Yer bulurum diye kendime güçlükle yol açıp kıdım kıdım ilerledim. Bir kompartımanın önünde dikildim. Tren kalkarken yine verdi sinyalini acı acı… Çuh çuhları sıklaştı. Hızını aldı… Çevremdeki askerler, birbirini itip sokulmaya başladılar bana. Kiminin ayağını ayağımda, kiminin elini bedenime dokunuşunda, kiminin nefesini ensemde hissedince, sıyrıldım aralarından. Torbası kucağında, kapının yanında, yerde oturan dedenin yanına kaydım. Pantolonuyla ceketinin yamalanmayan yeri kalmamış. Kara rengi bozarmış takkesi, kulaklarını kapatmış. Uyukluyor, başı önüne, torbasının üstüne düşü düşüveriyordu. Askerler, hiç durmuyor, vagondan vagona gidip geliyorlar.
Akşam, gecenin karanlığına bırakmıştı hüznü korkuya bulayarak, bir gariplik çöktü içime. Çocuğumdan ayrı kaldığımdan mıydı ne, bilemiyordum… Telefon direklerinden başka ağacı olmayan tarlaların karanlığında, sağından solundan habersiz koşuyordu tren…
Eskişehir’e gelince durdu. İnenlerden çok binenler oldu. Kalabalık daha da çoğaldı. İhtiyar arkadaşımla yerimizden kıpırdayamadık. Elinde düdük, lacivert giysili memur trene yol verdi. Düdüğü öttü, sinyali, çuh çuhları başladı yeniden. Yolcusunu uğurlamaya gelenlerin elleri gerilerde kaldı! Şehrin ölü ışıkları, elektrik direkleri de geçildi; artık nice tekerleri çelikleşen bağrında döndüren raylarla baş başa kaldı. Karanlığın ortasında oyumlanarak gidiyordu. Pencerenin camını yarıya indirdim. Rüzgârla karışık, kömürün is kokusu çarptı yüzüme, az kaldırdım camı. Sigara, postal, ter kokuları çekilmiyordu. Askerin biri tahta bavulunu verdi, oturmak istemedim üstüne.
Gecenin karanlığından, tekerlerin şık şıkısından başka bir şey yoktu. Kondüktör göründü bir ara koridorda. Ayakta dikilenlerin, yerde oturanların arasından zorlukla ilerliyordu. Kompartımanların kapısından başını uzatıp çekiyor, denetimini bitirmeye uğraşıyordu. Yanıma gelince:
“Nereden bindin?” diye sordu.
“İnönü’den.”
“Eskişehir’de inip, bundan bir saat sonra gelecek İzmir-Ankara Ekspresine bineydin rahat ederdin.”
“Bilmiyordum.”
Zımbaladı biletimi. Uyandırmadı ihtiyar arkadaşımı, geçti diğer vagona.
Tren, her istasyonda durmuyor ama ağır gidiyordu. Arkasına bağlanan vagonların uzunluğundandı belki de. Gözlerim dışarının dalgalı karanlığına dalıyor, ayaklarımı değiştire değiştire, leylekler gibi biraz birinin biraz diğerinin üstünde dikiliyordum… Arada bir kesilerek uzun uzun öten trenin düdüğüyle kendimi toparladım. Pencereden başımı dışarıya çıkardım. Kara dumanını arka arkaya savura savura giden tren hızlanıyor, uzaktan, yelesi rüzgârda uçuşan dörtnala kalkmış atlara benziyordu…
8 Ekim’in bittiğini, 9 Ekim’den beş saat, beş dakika aldığını kolumdaki emanet saat gösteriyor. Tren kimi istasyonda hışıltıyla duruyor, yolcusunu indirip bindiriyor, hışıltıyla kalkıyordu yine… Hava yağmaya başladı birden. Pencere camları, vagonların üst yanları durmadan kamçılanıyor; sonra şiddetini kesiyor, ışıkla karışan ıslaklık camın açık yerinden yüzüme çarpıyordu. İçime yağan yağmur damlaları tazelenmiş bir dünyanın, yaşamın ürpertisini veriyor, uyuyanların mışıltısı, kesik kesik horultusu, trenin çuh çuhları arasında kayboluyordu…
Yaşlılık ve yoksulluğun kamburlaştırdığı zayıf adam Polatlı’da inince rahatladım biraz. Uzun boylu, saçı sakalı daha asker traşı olmamış bir delikanlı sağ yanıma durdu. Gözünün ucu, sırnaşık bir ifadeyle süzmeye başladı beni. Vagonun duvarına iyice yapıştıkça kaydı bana doğru. Dizini bacağıma değdirirken az daha kaydım. Açılan arayı kapattı. Kalçama okşuyor gibi dokununca çimdikledim bacağını, canı yanmıştı, ‘ıhı’ diye çekti elini. Uyur uyanıklar arasından, geldiği yere seyirtti.
Yağmur dindi. Dışarısının karanlığını seyrederken rüya alemine dalıp taa ötelere, derinliklere, olmayacak şeylere, varılmayacak yerlere kadar uzandım…
Asker yüklü trenin uzun öten sinyali, boşa çıkacak rüyalarımı sildi süpürdü, uçurdu yükseklere… Tren yavaşlıyordu.
Bulutsuz gökyüzü güneşinin hafifçe pembeleştirdiği Ankara’nın sabahında, trenden indim. Daha inerken bir korku sardı içimi… Gerçeğimle yüzleşeceğim. Korkum gerçekleşirse ne yaparım? Soğuk, açlık, uykusuzluk, ellerim dizlerim titremeye başladı. Olduğum yerde az durdum. Sonra yolcuların gittiği yöne doğruldum. Ankara’nın soluk kesen ayazında sora sora, Bakanlığa ulaşabildim. / DEVAM EDECEK

ÖĞRETMEN BENİSA isimli 3 cilt kitabı temin etmek isterseniz:

HURİYE SARAÇ: 0533 779 06 06 – 0 236 715 47 70

www.huriyesarac.net

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Wordpress Haber Teması Tasarım ve Programlama: Seçkin Talanöz