Son Dakika
23 Ekim 2019 Çarşamba
”

Arkası Yarın – ÖĞRETMEN BENİSA / 125

Bir sevinç hıçkırığı tıkadı boğazımı. Ağlamamak için yutkundum. Bana uzatılan bu melek ellere minnettarlığımı söylemeye dilim dönemedi. Kalkıp boş bardakları topladım. Çayları tazeledim. Bu arada uzun bir sessizlik oldu yine.

30 Temmuz 2015 Perşembe, 18:45

İYİLİK MELEKLERİ

Ağabeyim kahvaltısını yaptı, işine giderken: “Yengen haber salmış. Anasıgilde biraz daha kalacakmış…” dedi.
Kardeşin gitmeyince gelmem mi diyor yoksa? Kuşkulandım. Ama yapacak bir şey yoktu.
Misafirlerin gelmesine yakın, ıslatılmış nohutla buğday kavurdum. Tabaklara koyup çocukların ellerine verdim. Yukarı odaya çıktılar. Onlar yerken Afilay masal anlatacak.
Hanımların geldiğini görünce karşıladım. Buyur edip aldım odaya. Oturdular sedire. Hal hatırlarımızı sorduk birbirimize. Beni ziyaret ettiklerine teşekkürlerimi bildirdim. Şundan bundan biraz konuşunca, çayla kalem sarması ikram ettim.
Misafirlerden Nazmiye Hanım; uzun boylu, balıketinde, kumral saçı kısa kesimli, yüzü serpme çilli, kara gözlü, ağırbaşlı, sözü dinlenir, kırkını arkada bırakmış, çocuksuz bir kadındı. Kahverengi döpiyes giymiş, İstanbullu. Bucak müdürünün hanımı. Gözüm misafirlerde, kulağım, yukarıdaki çocuklarda.
Sarmaya yedikçe; ‘çok lezzetli’ der gibi başını sallayan Ülker Hanım ortadan az uzun, solgun yüzlü, bal rengi gözlüydü. Kırçıllaşmış uzun saçı ensesinde topuzlu  On, sekiz, üç yaşlarında üç kız anasıydı. Otuz beşini eline almıştı. Zarifti, uçuk yeşil ipekliydi giysisi. Uşaklı… PTT müdürünün hanımı. İştahlı yiyorlardı.
Melahat Hanım orta boylu, biraz kilolu, kınalı saçları omzunda, oval yüzü ay gibi parlak, gözleri deniz yosunu yeşili, yirmisinde, az konuşan saygılı bir gelindi. Kaynanasıyla oturuyordu Kütahyalı hâkimin hanımı.
Zişan Hanım daha bir başkaydı. Uzun boylu, ince yapılı, saçı, iri gözleri kara. Yuvarlak yüzünde insanın içine kayan bir güzellik vardı. Siyah, jorjet döpiyes giymişti. Otuzunu bitirmiş görünüyordu. Yedi yaşında bir oğlu vardı. Bilecikli. Ortaokul müdürünün hanımıydı o da…
Sarmamı çok beğenen Lale Hanım, adına uygun pembe lale gibiydi. Makyaj da yapınca güzelliği daha da katlanıyordu. İnce uzun boylu, giydiğini yakıştırıyor, gören imreniyordu. Otuz beşini geçmişti, ama genç kız havası vardı üstünde. Kızı yedi, oğlu sekiz yaşlarındaydı. O da, Bozüyüklü. Pancar Fen Memuru’nun hanımı.
Çayların ikinci bardağını verirken birbirine bakıştılar. Kısa bir sessizlikten sonra Nazmiye Hanım söze girdi:
“Sana yardımcı olmaya geldik. Yeniden öğretmenliğe dönebilmen için çalışacağız!” dediler birden.
İçim sevgiyle, gönül borcuyla titredi. “Mesleğime giremiyorum… Buna imkân yok!” der gibi baktım yüzlerine.
“Öğretmenlik olmazsa başka bir iş arayacağız…” dedi Ülker.
“Burada olmazsa, Eskişehir, İstanbul, Uşak’ta da olabilir. Yakınlarımız var oralarda” diye ekledi Zişan Hanım.
Lale Hanım daha kucaklanasıydı:
“Ne yapıp edecek, iş bulacağız…” dedi, kesin bir edayla.
Utanmasam ellerine sarılacağım! Gözlerim doldu. Nereden gelmiş, kim göndermişti bu iyilik meleği hanımları? Yutkundum: “Beni düşündüğünüzü için sizlere nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum!”
Ellerimi yanıma açtım: “Öyle de çaresizim ki?”
Nazmiye Hanım açıkladı: “Biz hanımlar, benim evde toplandık. Konuşup,sana yardımcı olmaya karar verdik. Seni ‘Vekil öğretmen’ olarak ortaokulda göreve başlatacak, sonra da mesleğine dönesin diye gerekeni yapmaya çalışacağız… Elimizden geleni yapmaya hazırız. Sıkıntılarını bize çekinmeden söylemeni istiyoruz!”
Bir sevinç hıçkırığı tıkadı boğazımı. Ağlamamak için yutkundum. Bana uzatılan bu melek ellere minnettarlığımı söylemeye dilim dönemedi. Kalkıp boş bardakları topladım. Çayları tazeledim. Bu arada uzun bir sessizlik oldu yine.
Sonra paket çıkardı çantasından Nazmiye Hanım:
“Vahit’e süveter örebilir misin?”
Cevapladım başımla, “örerim”. Vahit bey, bucak müdürü…
“İki hafta sonra Ankara’ya gidecek. On beş günlük bir kursu varmış. Senin Bakanlığına da uğrayıp, tanıdığı kişilerle görüşmek istiyor. İyi haberle gelir belki…”
Umutsuzdum ama, yine de bir umuttu… Kalkarken:
“Konuştuklarımız aramızda kalsın. ‘Süveter ördürmek için yün getirdik!’ Sen de bizlere gel, çekinme” dediler.
Ayakkabılarının sivri topukları taşa toprağa vurmasın diye burunlarına basa basa yürüyorlardı…
Merdiven başından yukardakilere seslendim:
“Çocuklar! Aşağıya inin! Gitti misafirler!”
Koşuştular patır patır. Yaramazlık etmedikleri, beni utandırmadıkları için kucakladım onları. Birer bisküvi verdim. Muzaffer hiç yadırgamıyordu onları, ablaları gibi görüyordu.

GÖRÜMCE DEĞİL DERT OLDUM BAŞLARINA

Oturdum yere. Dizlerimi dikip üstüne koydum dirseklerimi. Yüzümü avuçlarımın içine aldım. Hanımların söyledikleri, yankılanmaya başladı kafamda. Acaba, yengem, ‘Ağa’ öyküsünü anlattı o nedenle mi yardım edecekler bana. Ama söylemezdi, yeri geldi anam, ablam olmuştu… Ona karşı yüreğim saygı, sevgiyle yüklüydü. Gerçi yakınsa da haklıydı! Görümce değil dert olmuştum başına… Katlanıyordu, ne yapsın!
Bir kez daha görüyordum ki, yaşadığım olaylar umut kırıntıları ve cesaretim dışında her şeyimi alıp götürmüş…
Ertesi günü saat on sıralarıydı. Avlu kapısı tıklatıldı. Koştum. Bir adam sesleniyor:
“Müdür Bey seni istiyor.”
“Hangi Müdür Bey?”
“Bucak müdürü.”
“Peki. Az bekler misin?”
“Beklerim.”
Döndüm eve. Afilay’a seslendim:
“Kardeşlerine bak. Hemen geliyorum!”
Üstüme başıma çekidüzen verip düştüm arkasına. Kısa boylu, göbekli, geniş suratlı görevlinin hızlıydı adımları. Evle Belediye binasının arası yüz metre var yok. Dış kapıdan girince sola döndük. Makam odasının kapısını tıklattı hizmetli. Girdim. Masasının başında oturuyordu. Kalktı. Sıcak bir gülümseyişle karşıladı beni:
“Hoş geldin hocanım.”
“Hoş bulduk efendim.”
El sıkıştık. Gösterdiği sandalyeye oturdum.
“Nasılsın?”
“Teşekkür ederim efendim.”
“Birkaç gün sonra Ankara’ya, İçişleri Bakanlığı’na gideceğim, Milli Eğitim Bakanlığı’na da uğrayım mı?”
“Zahmet olmazsa efendim… dedim. Boşuna gitmiş olacağını, mesleğe kabul edilmeyeceğimi bile bile…
Bordo renkli sumeninden, bir kâğıt çıkardı. Ad soyadı, doğum tarihi ve meslekten ayrılış nedenini yazdı. Bucak Müdürü’nü ilk kez görüyordum. İri yapılı, şakaklarına ak düşmeye başlamış, kırkını geçmiş, babacan duruşlu, bıyıksız, düz saçı arkaya taralı, kaşı gözü, düzgün burnuyla oldukça yakışıklıydı. Eşiyle çok mutlu olduklarını duymuştum. Aykırı isteklerin bulandırmadığı gözlerle, yakışıklı bir erkeğe bakmak ne büyük zevkmiş meğerse diye geçiriyordum içimden. Bana bakacağı anda, “Tanrının hazinesinde yokmuş gibi, böyle birisini nasip kılmadı!” diyor, eziklikle gözlerimi boşluğa kaydırıyordum.
“İlginize çok çok teşekkür ediyorum. İzninizle efendim.”
Kalktım. O da kalktı. El sıkıştık.
Yengem annesigile gideli, akşamları çocukları yatırıyor, ağabeyim de gelince, küçüğümle yukarıya çıkıyor, yatağımıza sokuluyorduk. O uyurken örüyor, uyku bastırınca bırakıyordum. Nazmiye Hanım’ın örgüsüne başlayacaktım. Yün paketini açtım. Örgü şişiyle on iki buçuk lira sokmuş yumağın birisine. Oysa kazakları on liraya örüyordum…
Taşla çamurla örülmüş avlu duvarının yüksekliği insan boyunu aştığından, ayağımızın altına taş koyduk. Duvarın bir yanında ben, öbür yanında Lale Hanım her gün konuşuyor, öbür hanımlardan iyi haberler alıyordum. İçimdeki umut, küçücük bir mumun ışığı kadar yanıyorsa da, çabucak eriyiveriyordu…
Gri süveterin yünü ince olduğundan, zaman almış, istenen güne yetiştirememiştim. Kimi gece, kimi gündüz örmüş, ancak o gün bitirmiş, artan yünüyle şişi, torbasına koymuştum ki geldi Nazmiye Hanım… Buyur ettim. Girmedi.
“Şöyle bir uğrayım dedim. Vahit, akşam treniyle dönüyor!” demesiyle çırpındı yüreğim yine.
“Mesleğe giremez…” haberiyle gelirse ne yaparım?
“Aradığınız için teşekkür ederim.”
Eteğinin ucundan tutunan oğluma baktı. Gülümsediler birbirlerine. Eğildi. Aldı kucağına. Sevdi, okşadı, öptü yanaklarını. Giderken indiremedi kucağından. Götürdü…
Aynı günün ikindi vaktiydi. Akşam yemeğini hazırlıyordum: “Annee! Annee!” çığlığı geldi kulağıma.
Bağırtıya koştum. Baktım, Feray. Avlu kapısının önünden geçen su arkına düşmüş. Beni görünce arttırdı bağırtısını. Bir atakta vardım yanına. “Korkma korkma! Korkma kızım!
Tuttum kollarından, çıkardım. Ablaları da geldi. Avlu kapısının önünden geçen arka düşmüştü. Çamurlu suda ıslanmış. Korkudan ve üşümekten titriyordu. Üstündekileri soyup yorganına sarınca rahatladı, şeker verdim eline.
“Annee!” diye ağladıkça suçluyordum kendimi.
Çabucak su ısıttım. Yıkadım. Giydirdim çamaşırlarını. Saçını taradım. Sevdim, öptüm, kollarımın arasına aldım. Uyuyana kadar bırakmadım kucağımdan.

M.E.B. EVRAKLARI

Gün batmış, akşamın kızıllığı yayılmıştı bulutsuz göğe. Müdürün hizmetlisi, oğlumu getirdi. Teşekkür ettim. Ayaklarını aça aça yürüdü gitti evine doğru orta boylu adam. Elindeki bisküvi paketini açtım, hepsine paylaştırdım.
Bucak Müdürü nasıl bir haberle döndü Ankara’dan diye, o günün gecesi uyuyamadım. Dantel de öremedim. Sabahı da edemedim. Yorganın altında, bir sağa, bir sola döndüm durdum…
İşte sabahtı. Hava güneşli olduğu kadar da serindi. Nazmiye Hanım er geldi. Sokak kapısından girince durdu. Gözlerinde sıcak, güzel bir ifade belirdi.
“Ağabeyinin Sağlık Ocağı’nı geçmesini bekledim. Vahit geldi. Milli Eğitim Bakanlığı’na gitmiş. Oradaki arkadaşlarıyla görüşmüş. Kimi evraklar isteniyormuş! Onları gönderirsen işin olacakmış! Zorlandığın bir şey olursa, bizlerden birimize söylemekten çekinmeyesin.”
El çantasından çıkarıp bir zarf verdi.
“Ah nasıl teşekkür etsem?.. o kadar iyisiniz ki…”
“Allah kolaylık versin!” deyip yürüdü evine.
Bu çok duru, pırıl pırıl yürekli insanlar, ‘Hızır baba’m olacak belki de. Zarfı koynuma soktum. Çıktım odama. Heyecanla açtım. Alt alta yazılan maddeleri okudum:

• İstifanızın nedeni ve tarihi: …………….
• Devlete hizmet borcunuz var mı? ……………
• Meslekten ayrıldıktan sonra başka işte çalıştınız mı? …………..
• İstifa edeli altı ay oldu mu? …………….
• Meslekten ayrı kaldığınız zaman içinde yüz kızartıcı suçunuz olmuş mudur? …………….
• Şimdi oturduğunuz ilin C. Savcılığından alacağınızı hüsnühal kâğıdı ……………
• Evli iseniz; evlenme cüzdanınızın noterden tasdikli sureti …………….
• Atanmak istediğiniz il: ………….

Gözlerimi kırpıştırıp yine okudum. Başvurularda istenen bilgi ve belgeleri içeriyordu. Üçüncü madde neyse… Beşinci maddedeki “yüz kızartıcı suç”un olup olmadığını nasıl cevaplarım? Ağaya kaçırılmam “yüz kızartıcı” suçtu. Üstelik kulağıma kadar gelmişti. Ağa ve yakın çevresindeki memurlar yol göstericilik yapmış, ihbarda bulunmuşlardı… Yine de göze almalıyım. İstenen evrak listesini koynuma sokup gözlerimi yumdum. Bu çabalarımı ağabeyimgilin bilmesini istemiyordum. Eskişehir’de iş ararken hazırladığım belgelerin bazıları duruyor ve şimdi de isteniyor. Öbür masrafları da karşılayabilirim. Umut yoktu ama, vaz geçmekte istemiyordum. Hanımlardan biriyle görüşseydim!
Küçüğümü yatağında uyur bırakıp indim aşağıya. Afilay uyanmış. Kardeşleri uyanınca oyalamasını tembihledim, bakkala gideceğimi söyledim.
Çıktım. Çarşıda, adliye binasının karşısındaki sarı badanalı postanenin üst kadı lojmandı. Lojmana ve postaneye aynı kapıdan girildiğinden, dış kapısı açık olurdu. Daldım içeriye. Merdivenden çıkarken seslendim:
“Ülker Hanım! Ülker Hanım!”
Açıldı kapı: “Ayy! Hoş geldiiiin!”
“Hoş bulduk.”
Sarılıp öpüştük: “Gir gir! Neler yaptın? Meraktayız.”
“Giremeyeceğim.”
Gelişimin nedenini sıraladım kapının ağzında hemen. Evrak zarfını aldı:
“Çok sevindim. Öğle yemeğine gelince Yusuf’a söylerim.”
Elimi sıkıca tuttu.
“Allah büyüktür. Elimizden geleni yapacağız.”
Ne olursa olsun yüreğime su serpiyorlardı.
Üç gün geçmişti… Geceden yağan yağmur her yeri çamurlaştırmış, serinliği de hissediliyordu. Pompalı gazocağını yaktım, ortasına koydum odanın. Hem kavası kırılacaktı, hem de un çorbası pişireceğim. Çocuklar içsin sıcak sıcak! Derken, sokak kapısı dövüldü. Çıktım.
Posta memuru büyükçe zarfı uzattı:
“Müdürüm gönderdi. İşaretli yerleri imzalayacakmışsın.”
Kalem uzattı.
M.E.B.’in istediği, adıma düzenlenen evrakları okuyup imzalarken öyle heyecanlandım ki… Zarfa koyup verdim memura. Teşekkürümü duydu duymadı, yürüdü aceleci adımlarla. Kapıyı örtünce arkasından öylece kalakaldım bir zaman.
Çocukların çorbasını pişirdim. Doyurunca karşılıklı oturttum. Ucu yanmış kibrit çöpleri, ufacık yuvarlak taşlarla bir şeyler yapıp bozarak oynamaya başladılar. Tezden topladım ortalığı. Buğday kavurdum. Tabaklara koyup verdim ellerine…
“Ablanızı dinleyin. Sıcak ekmek alıp geleceğim size.”
Kovaları da çeşmeye bırakıp yürüdüm. İş yaparken, bir yere gidip gelirken elim ayağım tezdi. Postaneye girdim.
Müdür, masasında karşıladı:
“Hoş geldin Sıhhiye’nin kardeşi.”
“Hoş bulduk efendim.” El sıkıştık.
“Şöyle buyur, otur.” Yer gösterdi ya, oturmadım.
“Size, diğer Müdür Beylere, eşlerinize minnettarlığımı bildirmeye geldim efendim. İlgilerinize nasıl teşekkür etsem az.”
Gülümsedi ince yapılı, uzun boylu adam.
“Görevimiz. Yeter ki işiniz olsun. Yarın Bozüyük’e gidecek, evraklarınızın geriye kalanını da tamamlayınca Bakanlığa postalayacağım.”
Teşekkürümü tekrarlayıp ayrıldım. Eve gelirken adımlarımın çabukluğundan, ayaklarım şalvarın ağına dolanıyordu…

ELLERİMİN EGZAMASI YİNE BAŞLADI

Ellerimin egzaması yine başladı. Kuşgözü kadar su topladı sarı sarı. Bileklerimden parmak uçlarına kadar kızardı, şişti. Şişince de derisi gerildi, çatladı çizgi çizgi. Kaşıntısı, ateşte kızdırılmış bıçağın ucu gibi yakıyordu tenimi. Allahım, ne rahattım kaç zamandır! En zoru da, örgü ve dantele başlayınca, parmaklarım şişle ipi tutmaya alışamıyordu bir zaman. Bu hal iki üç hafta sürüyordu…
Egzamalarım biraz hafifleyince kulağım başladı. Ona ne oldu şimdi? Ağrımanın sancımanın zamanı mıydı? Havluyu ısıtıp ısıtıp kapadım. Ertesi gün akıntı başlayınca rahatladım. Böyle amansız sancılarla, Tanrımın verdiği ödünç canın bir parçasını yaşarken ödeyeceğim gibi görünüyordu…
Eskişehir’de iş bulamayınca canımı ağabeyimgile atmıştım. Onun yardımıyla bir yerlere girer, çalışır, çocuğumla olur giderim diyordum. Olmadı. Üç beş derke, tam dokuz ay geçti.
Bucağın otobüsü harıltıyla geldi, avlu kapısının önünde durdu. Yan bagajından iki bez çuvalı çekti, çıkardı muavin. Ağız bağlarından tutup eve kadar taşıdı… Yengem geldi:
“Allah razı olsun Hasan.”
“Senden de olsun teyze.”
Harıldayarak gitti yine otobüs.
“Annem geldiii! Anneem! Anneee!”
Çığlıklar atarak daha kapıda karşıladı kızlar. Hiç bu kadar ayrı kalmamışlardı. Bacaklarına dolanıyor, kucağına alsın istiyor, kollarını uzatıyor, parmaklarını oynatarak, yumuyor açıyorlardı ellerini… Onlara bakıp: “Anne… anne!” diye aynısını yapıyordu oğlum da.
Yengem, çocuklarına kavuşmaktan mutlu:
“Durun durun! İçeriye gireyim de” diyordu.
Birlikte girdiler. Mantosunu çıkardı. Alıp duvardaki çiviye taktım. Sedire oturur oturmaz atıldılar analarının kucağına. Sarılıp öpüşmeler, çığlıklar bitince konuşabildik ancak.
“Hoş geldin yengeciğim.”
“Hoş bulduk.”
“Annenin rahatsızlığı nasıl oldu?”
“İyi… iyi” dedi. Kızlar annelerini paylaşamıyor, itişiyorlar:
“Sen çok sarıldın anneme!”
“Ben de sarılacağım!”
“Yine sarılacağım anneme!” diyerek itişmelerini oğlum da şaşkınlıkla seyrediyor, bana doğru da  bakıyordu.
Çok özlemiş annelerini küçücük yürekleri…
Günler hergünkü akışına döndü. Evin işini bitirince örgü işini alıp çıkıyordum yukarıya. Örüyor… örüyordum…
Hava serinlemişti. Yatağın içine oturuyor, yorganı belime kadar çekiyordum. Örgü örerken, çocuğum ip yumağını çözüyor, sarıyor gibi yapınca dolaştırıyordu. Canı sıkılınca şişi çekiyor, ilgi istiyordu. Ancak ona ayıracak dakikam bile yoktu. Feray gelirse yorganın altına girip çıkıyor, oynuyorlardı…
Geceleri sessizlik içinde daha tez örüyorum. Bu sessizlik, doğurgan oluyor. Başkalarının yaşadığı güzellikler ne kadar yabandı bana? Bu güzelliklerden gelip tıklatan olsa kapımı, korkardım belki de… o kadar uzaktılar benden…
Dantel,  zaman yutuyor, hem de getirisi çok az oluyordu. Onu bırakıp bluz, süveter örmeyi sürdürdüm. Örneğine, büyüklüğüne göre veriliyordu parası.
Bir gün kuşluk vaktiydi, çeşmeden su dolduruyordum. Tapu Memuru’nun hanımı geldi. Sarı yünden, uzun kollu, ajurlu (delikli) bluz örmüştüm. Çok beğendiğini söyleyip on sekiz lira verdi. Aynı caddede oturuyorduk. Leman Hanım’la. Üç ev vardı aramızda. Çeşmeden eve gelene kadar sağ avucumda misafir olan parayı  yengeme verdim. Birbirimize sarılıp öpüştük. İhtiyaçlarımızı gidermeye gittik yine. Tek dayanağım sabır, güzel günleri ummaktı. Öylesine inançlıydı ki yüreğim, küçücük sevinçler bile duygularımın kanatlanmasına yetiyor, bana aradığım iç huzurunu armağan ediyordu.
Havalar serinledi. Geceler kırağılı, soba yanmaya başlamıştı. Akşamın sobasını hazırlayacaktım. Külünü tenekesine aldım. Avlunun köşesindeki küllüğe döktüm. Tenekeye odun doldurup eve geliyordum.
“Benisa Hanııım!” dedi, Lale Hanım. Avlunun öbür yanındaydı, “gel” işareti verdi eliyle. Tenekeyi yere koydum. Taşa basıp tutundum duvara.
Kısık sesle, “Ülker Hanım’a kadar gidecekmişsin…” dedi.
“Peki, uygun zamanda giderim.”
O evine, ben odun tenekesine döndük. Eylülün yirmi dördünde gönderdiğimiz evrakların cevabı mı geldi ? İyi mi, yoksa kötü mü?
Heyecanla kavrulduğum geceyi uykusuz bitirdim. ‘Mesleğime dönüyor, bir köye atanıyor, lojmanda kalıyor, maaş almaya başlayınca her ay bir şey alıyor, kısacası kara günlerden sıyrılacağım düşlerine dalıyorum…

YİNE HÜSRAN

O gün, Hâkim Beylerin kabul günü vardı. Yengemin gitmesini sabırsızlıkla bekledim. Afilay okula gitmişti. Sevilay’la Feray’a sokağa gidip geleceğimi, uslu olmalarını söyledim, ikişer şeker verdim. Çocuğumu alıp çıktım. Postaneye giderken uçtum sanki. Masasında bir şeyleri yazıp çizen Müdür gördü. Yanıma gelince durakladı. Gelen haberi birden söylemek istemeyen bir hali vardı. Elindeki ikiye katlanmış kâğıdı verdi sessizce. Katını açtım. Hemen okudum:

Dosyanız incelenmiş, mesleğinize yeniden alınmanız Bakanlığımızca uygun görülmemiştir.
6 Ekim 1956
Bakanlık yetkilisinin imzası

Bu kadar kısa ve açık.
M.E. Bakanlığı’nın benzer yazılarını daha önceleri de okumuştum. Yine de, içimi sarsan bir titreme sardı bedenimi. Ne diyeceğimi bilemeden konuştum:
“Ne yapacağız şimdi Müdür Bey?”
Üzüldüğü bakışlarından belliydi.
“Mektup dün geldi. Sevindirici bir haber vermek için açtım. Bekleyemedim. Okuyunca çok canım sıkıldı. Ortaokul Müdürü’ne gittim. Konuştuk. Haksızlık olduğunu biliyor. Birkaç güne kadar Ankara’ya gidecekmiş. Bakanlıktaki arkadaşlarıyla görüşecekmiş…
Teşekkür edip çıktım postaneden. / DEVAM EDECEK

ÖĞRETMEN BENİSA isimli 3 cilt kitabı temin etmek isterseniz:
HURİYE SARAÇ: 0533 779 06 06 – 0 236 715 47 70

www.huriyesarac.net

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

kaçak iddaa siteleri iddaa siteleri bahis siteleri

mersin escort

eskişehir escort

mersin escort

mersin escort

mersin escort
Wordpress Haber Teması Tasarım ve Programlama: Seçkin Talanöz
testlinkpanel
bahis forum izmir escort izmir escort ankara escort ankara escort izmir escort ataşehir escort bayan ümraniye escort kadıköy escort hd porno izle ataköy escort bakırköy escort esenyurt escort beylikdüzü escort ankara escort escort bayan ankara escort bayan sincan escort keçiören escort Ankara escort Antalya escort Pendik escort travesti porno izle antalya escort bayan mama escorts karabuk escort bartin escort artvin escort kocaeli escort kocaeli escort afyon escort aydin escort ankara escort escort bayan istanbul pendik escort Restbet Bahis Sitesi Tipobet Piabet Giriş Bahis Siteleri canlı maç siteleri bixbet giriş porno indir beylikdüzü escort gaziantep escort