Son Dakika
26 Ağustos 2019 Pazartesi
”

Arkası Yarın – ÖĞRETMEN BENİSA / 122

“Görümcem, aklına bir şey gelemesin ya…” Yemekten kaşıkla Feray’ın ağzına verdikten sonra duralayıp sözü sürdürmeye yeltendi, “nasıl desem bilmem ki…” Yutkundu. Pırasadan bir kaşık da oğluma yedirirken: “Kocanın arayıp soracağı yok! Bizim de elimizde avucumuzda yok!”

27 Temmuz 2015 Pazartesi, 17:33

GÜNLER GEÇİYORDU BOZ BULANIK

Kışın kısa günlerin akşamı çabuk geliyordu. Geceleri uykuya dalmak en iyisi. Belki de sorunlarla didişme zamanlarım azalıyor, gelecek günlere ertelenir oluyordu. Ben de çocuklara, ev işine bakıyor, biraz da “ kazak çorap örüyor; zaman yumağını bölüştürerek döndürmeye çabalıyordum. Karnımız da yağlı yavan doyuyor, evimiz de sıcak demekti. Kulağımın sancısı arada tutunca, havluyu ısıtıp koyuyor, dindirmeye çalışıyorum. Ellerimin egzaması göze batacak kadar değildi. Tutuk tutuktum hep! Küçüğüme, Afilay ve Sevilay Ablası iyi davranıyor, erkek kardeşleri gibi görüyorlardı. İkiz gibiydiler Feray’la da.
Ağabeyim, bir öğle vakti işine giderken birer şeker verdi çocuklara. Oğlum, şekerinin kâğıdını çıkarmaya uğraşırken, Feray birden saldırıp:
“Babamın şekeri o, yeme yeme!” diye elinden kapınca, ağlamaya başladı. Annesi kızına çıkıştı:
“Şekerini ver de, ağlamasın kardeşin!”
“Vermem!” dedi, inatla.
Şekerin biri bir elinde, biri de öbür elinde, avuçlarını sıkıca yumup sakladı. Muzaffer’in ağlaması çoğalıyor, elini uzatıp Feray’dan istiyor, o da, “Babam aldı, benim!” diyor, vermiyordu. Yengem tuttu ellerini ikisinin de.
“Kardeşine şimdi verecek şekeri benim kızım. Hem yiyecek, hem oynaşacaklar halası.”
İkisini sarmaştırıp öpüştürdü. Şekeri alınca ağlaması durdu oğlumun.
Feray; üç  ay küçüktü  oğlumdan ama,  ekmek  meme sudan başkasını  pek söyleyemiyor,  yürüyemiyordu da.

BABA
Ağabeyim, İnönü Bölge Sağlık Memurluğu’nda çalışıyordu. Mesai saati arası ya da sonrasında hastalara iğne vurmaya gidiyordu. Günde dört hastası olursa, evin günlük ekmek parasını karşılıyor, yüz lira olan aylığına katkı sağlıyordu. Damar iğnesi yaptığında sofraya et konacak demekti. Damara yetmiş beş, kalçaya yirmi beş kuruşa yapıyordu ya, hiç veremeyenlerin yanı sıra, bahşiş verenler de oluyordu.
Dayısı, her gün bir iğne parasını yeğenine ayırıp şeker, lokum, bisküvi, helva gibi şeyler alıyor, kızlarına da:
“Muzaffer, sizin erkek kardeşiniz. Bunları yiyince güçlenecek, büyüyecek, o da sizin gibi oturacak, yürüyecek!” diyordu.
Yeğeni de, avlu kapısının açıldığını duyunca emekleyerek gidiyor, oda kapısının ağzına kurbağalama oturup “Baba baba!” diyor çırpınıyor, kapıyı açan olmayınca ağlıyordu. Evin kapısını açık bulursa, dış kapıya kadar gidip ‘baba’ bekliyor, dayısının kucağında gelirken yüreğinin sevgiyle dolduğunu bakışları söylüyordu. Yine karlı  bir  günde  nasılsa açık  görmüş  kapıyı ‘baba’  beklemiş  biz de pek anlamamışız. Üstü başı bir güzel ıslanmış, üşümüş” sopa  yemediğimiz  kaldı  ağabeyimden.
“İki kadın, çocuklara dikkat etmiyorsunuz!” diye söylendi.
“Baba baba!” diyerek, boynuna doladığı kollarını söküp aldım. Birlikte oturdular… Oğlum, ‘BABA’ sevgisini ilk kez dayısında tadacaktı. Ortaokula başladıktan sonra ‘baba’ demeyi bırakacak da olsa, yine ‘baba’ gibi görecek, lise son sınıfa kadar onun soyadını kullanacaktı… Karakterinin, fizik yapısının, dahası  kaderinin yüzde doksanını dayısından  alacaktı.
Oturduğumuz ev kasabanın ana caddesi üzerinde ve şosenin kıyısında, iki katlıydı. Aşağıda bir oda, küçük bir mutfak vardı. Yukarıdaki küçük holle, bir odaya da merdivenle mutfaktan çıkılıyordu. Alt katın tavanı, üst katın tabanı olan tahtaların araları aşağısı görülecek kadar açılmıştı. Eskidiğinden ayak basılınca gıcırtılı sesler çıkarıyordu. Evin içi dışı, avlu duvarları beyaz badanaydı. Odaların, avluya ve caddeye bakan yüzlerine, ikişer mektup kâğıdı büyüklüğündeki cam pencereler yerleştirilmişti. Sediri, caddeye bakan pencerenin önünde dururdu. Kapı tahtalarının aralıklarına da şerit gibi kesilmiş gazete hamurla yapıştırılmıştı. Uzun, dar avlusunda kesilmemiş odunlar yığılı dururdu. Belediye binasına, ilk ve ortaokuluna, Pancar Fen Memurluğu’na komşu, kirası yirmi liraydı…
Yukarı odayı süpürüp sildik. Perde diktik pencerelerine, yatağın bir katını yukarıya çıkardık. Alt odanın, soba borusunun geçtiği yere serdik. Köşeye koyduk bohçamızı da. Dayasız döşesiz de olsa bir odacığımız odu bizim de…
Akşamları küçüğümü aşağıda uyumadan yukarıya götüremez oldum. ‘Aba aba!’ diye ağlıyor, onlarla yatmak istiyordu. ‘Dayı’ evini öyle benimsedi ki, kızları kıskanmaya da başladı. Feray elindekini vermeyince saçını çekiyor, ağlatıyor, Afilay ders çalışırken kitabı kalemi alıp, bacağının arasına saklıyor, Sevilay’ın da vermiyordu bebeğini… Babaları kapıdan girerken şikâyetler başlıyordu.
Ağabeyim, takılmalı bir sesle:
“Kızım o, horoz! Horozluğunu yapacak! Siz, kızsınız, kısa kısa durun bakıyım! Aaa! Oğluma laf yok!” Diyordu.
Tutup kucağına alınca da, ‘baba baba’ diye, sarılıp öpüyor, bıyıklarını çekiyor, sıcaklığını hissediyordu… Gerçeğin er geç öğrenileceğini düşündükçe üzülüyordum şimdiden…

ESKİŞEHİR

Yine öğle sofrasındaydık. Yengem:
“Görümcem, aklına bir şey gelemesin ya…” Yemekten kaşıkla Feray’ın ağzına verdikten sonra duralayıp sözü sürdürmeye yeltendi, “nasıl desem bilmem ki…” Yutkundu. Pırasadan bir kaşık da oğluma yedirirken: “Kocanın arayıp soracağı yok! Bizim de elimizde avucumuzda yok!”
‘Eyvah! Evine dön!’ diyecek diye gürp etti yüreğim.
“Şehre gitsek de, eşyalarından getirsek?” dedi.
“Ohh!” çektim içimden, oturdu yerine yüreğim.
“Oluuur!”
“Ağabeyine deyim bakalım.”
Ertesi sabah er kalktık. Afilay’ı okula göndermedi, kardeşleriyle ilgilensin diye. Şalvarlarımız, kara örtmemizle İnönülü kadınlar gibi olduk. Kapının önünden bindik otobüse. Sıcacıktı içerisi. Şoför kornasını öttüre öttüre yolcusunu toplayıp koyuldu yola… Sabahın pembeliği yayılmaya başladı ortalığa. Karlara buzlara vurmuş, ışıldıyordu pul pul…
Yol boyunca pek konuşmadık. Dışarının karı buzu içime doluyor, şehre yaklaştıkça ciğerimi donduruyordu. İstesem, istemesem de yine gidiyordum işte! Yine bir pazartesi günü, otobüse Bursa Garajı’ndan binmiştim. Dört hafta sonra; aynı gün, aynı garajda inip sağa döndük. Yürürken: “Ah ah!” diye içini çekti kaç kez yengem. Ara sokaklardan Alanönü Mahallesi’ne geldik. Evin perdeleri kaldırılmış. Çevreye bakınıp kimseye görünmeden dış kapıdan girip çıktık yukarıya. Kapısı arkasına kadar açık! Olan eşyadan bir şey kalmamış! Bomboş! Yılların isiyle kiriyle bezelenmiş, tahtaları kararıyor, alay ediyordu bizimle sanki…
“Yanlış eve mi geldik yoksa?” dedi yengem endişeli.
“Burası!”
“Burası mıydı?”
Başımla cevapladım. “Burası!”
Evin içine göz gezdirirken, burada nasıl oturdunuz der gibi değişti yüzü… Üzüntüsünü göstermemeye çalıştı.
“Başka yere taşınmış olmasın? Alttaki kiracı ya da ev sahibinden soralım.”
Bir kimseye sormaya, görünmeye cesaretim yok! Hemen inip, bir ara sokağa daldık. Duvarın dibinde durduk. Ev sahibiyle, Zeren Abla’yı tarif ettim.
“Bizi ziyarete gelmişçesine sorsan nasıl olur yengeciğim?”
“Oluuur!” dedi yürüdü. Örtmeyi kaşımın üstüne kadar indirip başımı öne eğdim. Ayağımın ucuyla yerdeki kara vurdum durdum. Yengem gelirken üzüntüsü daha da ağırlaşmış görünüyordu.
“Ev sahibine gittim. Senden sonra kira vermemiş, eve de gelmemiş kocan. O da eşyanızı götürüp balkonuna koymuş. Elli üç lira borcunuz varmış. Parayı getirsinler, eşyalarını götürsünler! diyor.”
Gözünden kayan bir damlayı parmağının ucuyla sildi. Yan yana düştük. Geldiğimiz sokaklardan geri dönerken elimiz boş, umudumuz kırıktı.
Bir ara: “Haa! Unutuyordum. Senden sonra kardeşlerin gelmiş. Yakacak, yiyecek, eşya filan getirmişler, bulamayınca dönüp gitmişler. Zeynep Hala’n da gelmiş. O da bal, peynir, yufkasına kadar getirmiş. Seni bulamayınca ev sahibine vermiş… Kucağı çocuklu bir kadın da aramış! Haa, ablan gelmiş! O da çok şeyler getirmiş…”
“… …”
Böyle ziyaretler beni sevindireceğine yıkıyordu. Ankara şosesine çıkınca benden ayrıldı: “Sen Bursa Garajı’na git. Nâzım emmi’ye uğrayım ben de. Bir akıl fikir danışayım ona…”
Liseye gelirken o, Hükümet Meydanı’na, ben de garaja yöneldik. Boşa gelip gitmiş, üç günlük ekmek paramızı da yola vermiş olduğumuza üzüldüm…
Ogünün akşamını, ağabeyimin gelmesini kaygıyla beklerken suçluluk duygusuna kapıldım. Düşündüğüm gibi de oldu. Karısı durumu anlatınca yüzü asıldı:
“O define sevdalısı zibidi, olanları satar savar! Boşuna gitmeyin demedim mi size? Ne varsa satmıştır!”
Yengem de ağırdan aldı: “Öfkelenme de oluruna bakalım. Borcu varmış. Yarısını bari verelim de, yatağı olsun getirelim.”
“Borç mu dedin?”
İyice öfkelendi, bağırdı:
“Ne öderim, ne de bir çöpünü isterim o zibidinin!”
Kapının yanında dikiliyordum. Bana baktı… baktı.
“Kendisinden hayır gelmeyenin eşyasından da hayır gelmez bacım!” derken yumuşadı bakışları.
“Hak var, hayırlısı var! Demiş atalar. Bir gününe kadar şöylece gidelim bakalım. Elimize üç beş kuruş geçtikçe bu ihtiyaçlarınızı gidermeye çalışırız. Şükür diyelim bugünümüze. Üzülme! O herifi de unutacaksın gayri!”
Kızlarla oynayan yeğenini aldı kucağına. Bastı bağrına.
“Dayısına ‘baba’ diyen oğlum! Dayısının ekmeğini yiyecek; dayısı gibi de dürüst olacak! Büyüyünce para kazanacak, anasına bakacak! Öyle değil mi?” derken bakıştılar. Anlamını bilemediği halde, “evet” der gibi başını salladı oğlum. / DEVAM EDECEK

ÖĞRETMEN BENİSA isimli 3 cilt kitabı temin etmek isterseniz:

HURİYE SARAÇ: 0533 779 06 06 – 0 236 715 47 70

www.huriyesarac.net

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Wordpress Haber Teması Tasarım ve Programlama: Seçkin Talanöz