Son Dakika
26 Ağustos 2019 Pazartesi
”

Arkası Yarın – ÖĞRETMEN BENİSA – 121

“Anası babası ayrılan çocuklar için bu daha güçleşiyor! ‘Öksüz’ deseler neyse! ‘Dul karı doğurduğu…’ diyecekler! ‘Dul karı beslediği…’ diyecekler! Her zaman hor görecekler! Asılsız dedikodulara hedef olacaklar!”

25 Temmuz 2015 Cumartesi, 17:53

“ÇOCUĞUNLA GELME” DEMEDİM Mİ?

Solumda oturan pazen şalvarlı şişman kadına, usulca yaslandım. Birbirimize sıcaklığımız dokunsun. Karlı buzlu yolda ağır gidiyordu otobüs. Demiryolunu geçince durdu.
“Şehitlikte inecek var mı?”
“Yok yok!” diyenler oldu.
Şehitlik; Birinci ve İkinci İnönü Savaşları’nda ölenlerin anısına yapılmış anıttı. Her Her yıl, nisanın ilk haftasında anma törenleri yapılıyormuş. Yakın köylerden gelip gidenler Şehitlik’te inip binerlermiş. İnönü savaşlarını öğrenciyken okumuş, öğrencilerime de okutmuştum. Bu tarihi kasabaya ilk kez geliyorum…
Kasabaya yakınlaşınca Beylikova’da iken ağabeyimin, “Çocuğunu kucağına alıp da gelme!” deyişini hatırladım. Sıkıntı bastı içimi. Ama başka gidecek yerim yok!
Yolcularını bucağın girişinden indire indire giden şoföre seslendim:
“Amca, Sağlık Memuru Hüseyingil’e geliyorum. Onlara yakın yerde indirir misin?”
“Evlerini biliyor musun?”
“Hayır.”
Küçük kasabada herkes birbirini tanır, yeni gelene yardımcı olacak biri çıkardı. Postanenin önünde boşaldı otobüs.
Ben de inince: “Bekle hemşiranım!” dedi.
Ceketinin dirseği, pantolonunun dizi yamalı muavinine, şoför koltuğunun yanında duran, Pazar alışverişiyle dolu iki sepeti ve üstündeki yazılı kâğıdı göstererek:
“Bunları sahiplerine ver!” dedi.
Geldiğimiz şose boyunca yürürken içimin közleri bedenimi yakmaya başladı… Az sonra bir küçük kapının önünde durduk.
“Burası hemşiranım,” dedi şoför.
Teşekkür ederim. İçimde bir ezilme, bir pişmanlık, bir ürküntü esintisi… Gelmese miydim acaba? Yapılabilecek bir şey yoktu ki!
Güp güp kapıyı dövdü adam!
“Kim o?”
Yengemin sesi. Bir hoş oldum. Gıcırtıyla açıldı küçük kapı.
“Size misafir getirdim, Sağlıkçı’nın Hanımı!”
“Ayy! Sen misin görümceeem?”
“Selam söyle Sağlıkçı’ya!” deyip gitti adam.

DİZLERİM BEDENİMİ TAŞIYAMADI…

Teşekkür bile edemedim. İç içe geçip ikinci odanın eşiğinde durdum, dizlerim bedenimi taşıyamadı, çöktüm. Üzüldüğümü anlayan yengem kucağımdakini alıp kaldırdı.
“Bakın kızlar, kimler geldi?” Diye seslendi köşedeki mindere oturmuş oynayan kızlarına.
“Bakışlarını bana çevirip kalktılar. Işıdı gözleri.
“Aa! Halam gelmiş, halacığım!”
Sevinçle koştu Afilay: “Çok özledim halacığım!”
Boynuma sarıldı Sevilay: “Halam benim… Halam benim…”
Muzaffer’i yorganından çıkarıp kızların arasına oturtunca yengem de, “Hoş geldin!” dedi.
“Hoş bulduk” deyip elini öptüm.
“Hayır mı şer midir, bu kış kıyamette?”
“… …”
“Anladım, anladım!” gibisinden başını salladı, ağıdıma onlar da katıldı. Bir zaman sonra susuldu.
Yengem: “Aahh, aahh! Çok yazık oldu sana!”
Benimle birlikte hıçkırıyordu. Afilay:
“Ağlama halacığım, ağlama!” diyordu durmadan.
Onun küçüğü de yanağıma kayan yaşları siliyordu. Sokak kapısı açılıp örtülünce koşuştular sevinçle:
“Babam geliyor! Bisküvi getiriyor!” diyerek…
Güçlükle kalkabildim sedirden. İç odanın kapısı açıldı. Boynuna sarılıp elini öpmek istedim, ama olduğum yerde kalakaldım. Başım önüme düştü. Yanına varan kızlarının “baba baba” demesine aldırmadan karşıma dikildi.
“Geldin haa? Çocuğunla gelme dememiş miydim sana, geldin demek?” Öfkeli sesi.
“… …”
Yüzüne bakamıyorum. Kovarsa, geldiğin yere git! Derse…
O sedire giderken olduğum yere çöktüm. Hani, ‘Yer yarıldı da kayboldu!’ denir ya, öyle bir şey olsun, yer yutsun beni, yok olayım istedim. Olacak şey değil ama istedim. Ağabeyimin bu sözleri, yüreğinin, vicdanının yangısıydı aslında…
Büyük kızına: “Kül tabağı getir!” dedi, bağırır gibi.
Pencereden teneke tabağı aldı, koydu babasının önüne kız. Kardeşlerinin yanına oturdu yine. Odanın içini sessizlik sardı. Sigarasını bitirince ikincisini yaktı. Yutuyordu dumanını. Kızlarının arasında, kurbağa gibi oturan ve ilk kez gördüğü yeğenine, gözleri düşünceli, baktı… baktı. Başını salladı sağa sola. İçine çekti çok derinden. Bir nefes aldı verdi. Dünyasından habersiz yeğenine bakarken öksüzlüğümüzü hatırladı ki, yüzünün gerginliği yumuşadı.
“Aaah ah!” çekti. “Bugünün doğacağını biliyordum. Ancak çok geç kaldın! Bir sen olaydın, zor olmazdı. Dert dağı yığdın başına. Babasından ne gördün de…”
Sigarası bitince kalktı.
“Birkaç hasta var, iğneleri yapılacak…”
Çıktı dışarı… Çaresizliğime bir çözüm bulayım derken, yeni bir pişmanlığın içine mi düşüyordum. Gideceğim tek kapı da yüzüme mi kapanıyordu… Minderde büzülüp kaldım.
Yengem akşam sofrasını koydu. Pilav çömleğini aldı sobanın üstünden, döktü tabağa. Döndü çocuklara:
“Hadi bakalım, sofra başına!”
Afilay kucakladı oğlumu. Dizildiler. Kaşık ellerinde bekleşmeye başladılar.
“Baba gelmeden yemeye başlanırsa, sofranın bereketi kaçar!” diyordu anneleri.
Geldi o da az sonra. Bana baktı kucaklayan bir sevecenlikle:
“Geeel, kardeşim gel! Acıyan yer başka, acıkan yer başka! derler…” dedi üzgünce.
İştahlı iştahlı yiyorlardı patatesli bulgur pilavını. Lokmamı döndürüp duruyor, yutamıyordum.
“Siz doyunun!” dedi evin babası.
Kalktı. Oturdu sedire. Yaktı sigarasını.
“Dökmeden yiyin! Döken, taneleri toplayacak!” dedi evin anası da.

ÇOCUKLAR DOYUNUP KÖŞEYE ÇEKİLDİLER

Bir tek tane bile dökmeden, doyunup çekildiler köşeye çocuklar… Toplandı sofra. Sobanın üstünde fışırdayarak dibinden kaynayan çaydanlığa biraz çay attı. İndirip koydu sobanın altlığına. Demini alsın.
Ağabeyim, sigarasını içiyordu durmadan, döndü birlikte oynayan çocuklara baktı. Birbirimize bir şeyler sormak ve söylemek istemiyor gibi bir halimiz var. Bardaklara çay konurken buğusu tütüyordu! Böyle çaya ne zamandır hasrettim… Otuz saattir nerden nereye geldim, neler yaşadım? Sonraki günlerin nelere gebe olduğunu bilemiyordum. Yalnız, küçüğüm, ablalarının yanında neşesini buldu, oynarken uyuyakaldı oracığa. Boşalan bardakları doldurduktan sonra, iki yatağı yan yana getirip birleştirdi yengem. Kızları yatırdı birine. Bize de, yorganı ikiye katlayıp sedire koydu. Suskunluk sürüyordu küçük odada. Yatağa giderken sigara paketi yarıya inmişti ağabeyimin. Döşeğe uzandı, üstüne yorganı çekerken, avuturcasına:
“Allah rahatlık versin. Her gecenin bir sabahı vardır bacım!” dedi yumuşak bir sesle.
Elektriği söndürüp yanına sokuldu karısı da… Çocuklar, uykunun derinliğine inmişlerdi, mışıldamaya başladılar…
Küçüğümü aldım koynuma. Gözlerim, kaç gecenin uykusuyla yüklüydü ama uyuyamıyordum. Ağabeyimgilin durumu aynı. Nüfus da beşe çıkmış. Kara kaşlı, kara gözlü, minicik ağızlı, güzel mi güzel bir kızları daha olmuş. Biz de gelince yedi kişinin geçimini sağlamak için daha da zorlanacaktı! Düşündükçe pişmanlığın en ağırı, en ezici tokmağı iniyordu kafama. O kapıdan bu kapıya gelmesem, çare ne? Otel ya da han kapılarında nasıl kalırdım?
Tahta raftaki saatin tıkırtısı, uyuyanların mışıltısına eşlik ediyordu. Gözlerimin yükü ağırlaştı. Uzun gecede bitkinliğim ağır bastı, düşünceler kafanın içinde dönerken dalmışım…
İkinci kez dulluğumun ikinci sabahında, evin işlerinin ucundan tutup sabah sofrasını kurdum. Çekingenliğimi anladı ki ağabeyim:
“Bulunanla doyunun bacım!” dedi.
Bir bardak çay içince kalktı. Paltosunu giydi. Afilay’ın elinden tuttu. Baba, işine, kızı okuluna yürüdüler.
Küçükler uyanınca onları da doyurduk. Köşeye çekilip oyuncaklarıyla (bez ip ağaç parçaları) oynaşmaya başladılar… Gün boyunca havadan sudan konuştuk… Onlar beni isteksiz ve öyle biriyle evlendirdiklerine, ben de zamanında ayrılmadığıma pişmandım… Ağzımızı açmadan söylüyorduk bunları…
O akşam ağabeyimin gecikmesini bana kızışına yoruyordum ki, üzüntümün farkına vardı yengem:
“Kaygılanma görümcem, buranın kadınlarının kıçları büyük, romatizmaları da çok. Çalışma saatinden sonra iğne vurmaya gitmiştir…” dedi.
Biraz sonra ağabeyim geldi, kapıdan girdiğinde dizlerim titredi yine…sobanın  yakınında  oturan Feray’la oğlumun üstüne düşecektim. Ayaklarına  basmışım. Acıyan ayaklarını okşayarak birini bir, birini öbür dizime oturttum. Gözlerinin yaşını sildim: “Acısı şimdi geçecek…” diye öpüp avutunca sustular. Babasını görünce ağlamaya başladı Feray:
“Babaa! Baba!”
Ayağını tutup seke seke, oğlumda emekleye emekleye yanına vardılar.  Yüzüne bir gülümseme yayıldı:
“Durun durun!” dedi.
Çıkardı paltosunu. Astı yerine. Eğildi, kucağına aldı ikisini de. Feray ayağını gösterdi:
“Acıdı baba! Uf oldu baba!” Oğlum bakıyor.
Parmaklarını ovaladı. Sevdi, öptü.
“İyi oldu, geçti şimdi değil mi?”
Başlarını salladılar. Saçlarını okşadı:
“Haydi, başlayın öyleyse yemeye bakayım.”
Küçücük elleri uzandı bulgurlu lahana sarmasına.
O akşam çocukları yatırıp döşeğin kıyısına iliştim. Suskunluk  çöktü  evin içine.    Yaktığı  sigarasını  arka  arkaya  çekip  bitirirken, yüzü öyle bir morluğa büründü ki ağabeyimin:

ÇOCUĞUN BABASIZ, ELİN EKMEKSİZ!

“Senin yazgını kimse düzeltemez gayrı bacım!” dedi, acımaklı bir sesle. “Çocuğun babasız, elin ekmeksiz!”
Yutkundu:
“Yaşamın zorluklarına nasıl dayanacaksın bu genç yaşta?”
Dişleri gıcırdadı:
“Onunla evlendirdiğim için seni vicdanım kavruluyor!”
Her zamanki gibi başım önüme düşük. Düşünceler içinde sızlanır gibi,
“Büyüteceksin, güzelliğini solduracak, gençliğini harcayarak yetiştireceksin. Ya sonrası?”
Sustum. Bir şey diyemiyordum. Koyu bir sessizlik sardı ortalığı. Yüzünün morluğu kızargınlığa dönüştü.
“Sonra da dalı kolu budanmış gövdesi çürük ağaç gibi kalakalacaksın be bacım! Babasına bırakaydın keşke!”
Ağabeyimin böyle söylemesine alınmıyordum. Üzüntüsünden, öfkesinden söylüyordu böyle. Biliyorum ki, babasına bıraksam kendisi gidip getirirdi. Kıyamazdı, çocuğumun suçsuzluğunu, kapısına çaresizlikten geldiğimi en iyi kendi biliyordu.
“Napalım Hüseyin, bir bizim kardeşimiz mi çocuklu dul. Böyle olmasını istemiyorduk ama, oldu işte! Oğlan da büyür gider kızların arasında. Bakarsın, hayırlı evlat olur! Bilinmez ki? Babasız büyüyen yalnız bu mu?” dedi yengem ikna edici sesle.
Elini salladı ağabeyim:
“Sen öyle söyle! ‘Meyve dalının dibine düşer’ diyenler boşa dememiştir. Babasına illa da çeken bir damarı olacaktır!”
Sonra karısına bakarak sürdürdü:
“Öksüzlüğü biliyor musun? Ha babalı öksüz, ha analı öksüz! Öksüzsün ya! Orada kal işte! Anamız öldüğü günden beri acısını dindiremedim öksüzlüğün!”
Sustu. Duygulandı. Kırpıştırdı gözlerini.
“Anası babası ayrılan çocuklar için bu daha güçleşiyor! ‘Öksüz’ deseler neyse! ‘Dul karı doğurduğu…’ diyecekler! ‘Dul karı beslediği…’ diyecekler! Her zaman hor görecekler! Asılsız dedikodulara hedef olacaklar!”
Dişlerini sıkıyor, başını sallıyor kederli kederli… Yeni yakıp iki kez çektiği sigarasını ezdi tabağında. İndi sedirden. Yatağın başucuna varıp Afilay ve Sevilay’ın arasında yatan yeğeninin üstüne eğildi. Uyandırmadan aldı kucağına. Soluk yüzüne, zayıf bedenine, kısa kısa soluk alıp verişine baktı… baktı. Küçücük alnına dökülen saçlarını, okşar gibi bir yanına kaydırırken, dayısını anası sanıp onun göğsünde ‘meme’ arayan elini tutup sürdü yüzüne, öptü. Öperken kımıldandı ya, gözlerini uykusundan, kurtaramadı. Dayı, yeğenini yerine yatırırken birden hıçkırdı ve olduğu yere çöktü. Ağzından, buğulaşan kocaman bir ‘ah’ odanın duvarlarına çarptı. Tavan tahtasını delip gecenin keskinleşen ayazına karıştı… / DEVAM EDECEK

ÖĞRETMEN BENİSA isimli 3 cilt kitabı temin etmek isterseniz:

HURİYE SARAÇ: 0533 779 06 06 – 0 236 715 47 70

www.huriyesarac.net

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Wordpress Haber Teması Tasarım ve Programlama: Seçkin Talanöz