Son Dakika
22 Ekim 2019 Salı
”

Arkası Yarın – ÖĞRETMEN BENİSA / 119

Alın yazımın değiştiremeyeceğim bir çizgisi olduğunu görüyor gibiydim. Bir şeyler yapmalıydım ama yapacaklarımı açık açık görecek kadar güçlü ve kararlı değildim. Bu evliliği noktalamalı mıydım?

23 Temmuz 2015 Perşembe, 19:06

EVDEN AYRILIŞ…

 

Sabahın çetin ayazında Bursa Garajı’na geldim. Garaj, şehrin merkezi, Köprübaşı’nın kuzeyinde, Sivrihisar Caddesi’ndeydi. İki kanadı arkasına kadar açık, yeşil boyalı, tahta kapısında; girsem mi… dönsem mi? Duvarına verdim sırtımı. Öylece kalakaldım bir süre durakIadım.
Alın yazımın değiştiremeyeceğim bir çizgisi olduğunu görüyor gibiydim. Bir şeyler yapmalıydım ama yapacaklarımı açık açık görecek kadar güçlü ve kararlı değildim. Bu evliliği noktalamalı mıydım? Yaşadığım ortamın dışında, ağabeyimgilin yanında daha iyi düşünebilirim. Belki böylece kendim ve de çocuğum için en doğru kararları verebilirim. Garaja girip çıkan yolcuların arasına daldım. Kapı penceresi kadar küçük gişedeki adama İnönü’ye gideceğimi söyledim. Yerimi ayırttı:
“Elli kuruş…”
Ödedim. Başı kasketli, kalın, kara kaşlı, yağız çehreli, kilosu yerinde adam bıyığını parmağıyla düzeltir gibi yapıyor, gelen yolcuların biletini keserken, otobüsün saat ikide kalkacağını söylüyordu… Daha iki saat bekleyeceğim. Eski bir bankta oturan, şalvarlı, kara çarşaflı kadının yanına iliştim. Evden çıktığımdan beri yol boyunca sarılı yorganında uyuyan, kucağımdaki minik adam mızırdanmaya başladı. Altını ıslatmış, acıkmış olacak. Sağımda oturan şişmanca kadın, elindeki iki simidin birisini verirken:
“Al al! Ye, ağlama!” dedi, yaşla dolmuş gözlerine bakarak. Kara örtmeli kadına teşekkür ettim. Simidi ikiye bölüp birini eline verdim. Bir parçasını da yorganının arasına soktum. Soğuktan sertleşen simidi geveleyerek bitirince uyudu.
Saatinde hareket eden otobüs tıklım tıklımdı. Şoförün arkasında, ikinci pencerenin önüne yarım dönüp oturdum. Hırıltıyla gidiyordu. Yerler karlı, camlar buzluydu, ama dışarısı pek görünmüyor. Perde gerilmiş gibi oldu gözlerimin önüne. Karanlığa gömüldüğümü sanıyorum. Öyle bir karanlık, mayalanmış, kabarmış, ışıkların bile delemeyeceği bir karanlık!
Nerelerden geçtiğinin, ne kadar yol aldığının farkına varamadan durdu otobüs. Çocuğumu, ağzını yüzümü kapatacak biçimde sıkıca sarıp inenler arasına katıldım. İki yanı tek katlı ahşap evlerin sıralandığı karlı sokakta yürürken karşımdan gelen adama sordum:
“Amca, sağlık memurunun evini biliyor musun?”
“Hangi sağlıkçının?”
“Hüseyin Aslan’ın.”
“Bilmiyorum! Hastaneye git, sor!”
“Hayır amca. Hastane yokmuş burada.”
“Neredeki sağlıkçıyı soruyorsun?”
“İnönü’deki.”
“Burası Bozüyük. Yanlış gelmişsin!”

GÖRÜNÜRDE KİMSE YOK

Birden silkinip geldiğim yöne geri döndüm ya, gitmiş otobüs! Kimse de yok görünürlerde! Böyle çat ayazda, olacak şey miydi bu? Kucağımda çocuk, kolumda bohça, çevreme bakınıp dururken birden kayınpederimi hatırladım. O da burada oturuyordu. Umutlandım, böyle bir günde yardım elini uzatır herhalde. Buradaki camilerden birinde imammış. ‘Balıkçı İhsan’ın (üvey kaynanamın damadı) kayın pederi’ deyince herkesin tanıdığını söylemişti.
Sokakta kalırsam? Korkusu kabarıyordu içimde. Avluların taş duvarları akşamın soğuğunu büsbütün yansıtıyor, elimizde olmadan titreşiyorduk. Ağzımızdan çıkan soluğumuz buzlu bir bulut gibi kararan havada asılı kalıyordu. Hangi kapıyı çalsam derken, karşı sokaktan biri göründü. Gelişi bana doğru. Paltosunun yakasını kaldırıp sıkıca kapatmıştı boynunu. Kara yün takkesini kulağına dek geçirmiş, elleri cebinde karlara baka baka yürüyordu!
Yaklaşınca sordum:
“Amca amca! Balıkçı İhsangil’in evini biliyor musun?”
Sesin geldiği yöne bakıp durdu. “Bilirim” dedi kalın bir sesle. “Balıkçıgilin nesi olursun?”
“Akrabasıyım. Eskişehir’den geliyorum da.”
Elini cebinden çıkardı. Meydanlıktaki heykeli gösterdi:
“Bunun arkasından doğru yürü, berber dükkânının önünden geç, sağa dön. Birinci değil, ikinci sokağa sap.”
Az durdu. Unutulanı hatırlar gibi yaptı, önüne indirdi kaldırdı başını:
“Numarasını hatırlayamadım ya; dördüncü kapı olacak.”
“Sağ ol amca.”
Yürüdüm. Atatürk heykeli olduğuna göre, Bozüyük’ün merkezi. Akşamın karanlığı çökmeden sığınacak bir kapı bulmaktan başka düşüncem yok! Taş döşeli yerler, karlı buzluydu, aceleci adımlarım, ayaklarımı kaydırıyordu. Sabahtan beri kollarımın arasında bağlı kalan çocuğum mızırdandıkça;
“Dedeye, nineye gidiyoruz. Seni sevecekler. Mama yiyeceksin, sıcacık!” diyor, avutmaya çalışıyordum.
Şoföre ya da inenlerden birine, ‘Burası İnönü mü?’ diye sormayı akıl edememiştim. Uzun boylu adamın tanımınca dördüncü kapının önünde durdum. Dizlerim titremeye başladı. İnsan boyunu aşan yükseklikte, on metre kadar uzun kerpiç duvarın ortasındaki eski, küçük, tahta kapıya vuracağım anda cesaretim kırıldı. Oğlunu, torununu aramayan babanın evine gelmekle ne büyük suç işliyordum. Bir başka kapıyı çalsam, ‘Tanrı misafiri alır mısınız?’ dese miydim acaba? Yoksa, bir yer bulup sabahki İnönü arabasını mı beklemeliydim? Olan olmuştu, kapı önüne kadar gelmiştim. Işığı sızan bir pencere arayan gözle bakındım çevreme, daracık sokağın ne geleni ne de gideni vardı. Pencerelerinin kalın perdeleri kapatılmış sıkı sıkıya. Bacalardan sağılan odun kömür dumanlarının is kokusu, kararmakta olan havaya yayılıyordu. Şimdi ne yaparım, kime giderim? Titreyişimiz hızlanıyordu. Kapının tokmağını vurdum.
“Tık tık tık!”
Az sonra: “Kim o?” dedi ince bir kadın sesi.
“… …”
Gelen ayak sesi kapının arkasında kesildi.
‘Akşamın bu vaktinde kim ki gelen?’ demiş olmalı kuşkuyla.
Gıcırdadı sürgüsü. Yavaşça açıldı kapı. Genç bir kadın sertçe baktı. Süzdü tepemden aşağıya. Dilenci sandı. Çekildi eşikten. Kapıyı kapatacakken, şöyle son bir başını uzattı:
“Kimsin, ne istiyorsun kadın?”
“Balıkçı İhsangil’i arıyorum.”
“Niçin arıyorsun?”
“Kaynanasının geliniyim de…”
“Haa!” dedi ufak yapılı kadın.

KAPIYI ÖRTMEDEN İÇERİ GİRDİ

Bir an ses kesildi. Ne gel ne git demeden, kapıyı örtmeden içeri gitti. İçimdeki pişmanlık duygusu ayaklandı. Kabul edilmedik! Keşke başka kapıyı çalsaydım diye akılsızlığıma yerindim. Dar sokağa baktım. Açılan bir kapı görsem hemen dalacak, ‘Bir geceliğine Tanrı misafiri alır mısınız?’ diyeceğim nerdeyse… Ortalıkta kimsecikler yok! Orada ne yapacağımın şaşkınlığı içindeyken bir ayak sesi geldi, durdu kapının ağzında. Başı ak tülbentli, şişmancaydı.
“Hocanın gelini misin?”
“Evet.”
“Gir!” dedi, yarım ağız.
Buz tutmuşuz, yekinecek halimiz yok. Takıldım arkasına. Sırtını büyük avlunun kuzey duvarına dayamış, kapıları güneye ve yan yana sıralanmış odaların ikincisine girdik. Sobanın yanına oturdu kaynanam. İlkin onun, sonra da kızının elini öptüm. Hoş geldin diyen, hal hatır soran olmadı.
“Geç de, otur!” dedi dilinin ucuyla kadın.
Diz üstü çöktüm. Kucağımdaki ağlamaklıydı. Örtmemin ucuyla yüzünü perdeler gibi kapatıp, mememi tıktım ağzına.
Başımı önüme düşürmüşüm; ağır bir suçtan yargılanıyormuş gibiydim.
Uzun bir sessizlikten sonra üvey kaynanam:
“Hoca Efendi gelir şimdi” diyebildi.
Çocuğum emmek istemiyor, bir alıyor, bir bırakıyor, uzatıyor çekiyordu ayaklarını da. Yatağında, kundağında rahat olmayınca böyle yapardı. Altını değiştirecek yer aradı gözlerim. Vardı ama.. yoktu! Bohça elimde, çocuk kucağımda çıktım dışarıya. Birinci odanın kapısı önü donmuş, kuru gibi. Yorganıyla yatırdım yere. Altını açınca üşüdü. Titremeye ve ağlamaya başladı. Çişi apış arasını çarpmış, kızartmış! Elimi tez tutup çamaşırlarını değiştirdim. Yorganına sarıp oturttum oraya. Akşamın karanlığı inmekte… çişli bezini bir kâğıt parçasına sarıp soktum bohçaya. Küçücük yüzü, dudakları morarmış, sarı tüyleri ayaklanmış. Yine aynı yerime oturdum. Ağlamasın istiyordum. Yine tıktım ağzına memeyi. Boş! Emdikçe damarlarım çekiliyor, acıyor!
Akşam sofrasını hazırlamaya koyulan üvey görümcem kısa boylu, beyaz tenli, saçı kısa, fiziği düzgün, güzelceydi.
Durgun, adeta kınayan bir yüzle:
“Bu kış kıyamette deli olan çıkmaz evinden! Bir de küçük çocukla. Sobanın yanına gel de ısının biraz…” dedi.
Biri sekiz, öbürü on yaşlarında iki kız çocuğu, ninesini dizinde oturuyor, gözlerini bizden ayırmıyordu. Öyle de utanıyorum ki; eriyip yerin dibine akacağım! Çocuğumun ellerin yorganından çıkardım, ısıtırken üvey kaynanam yüzüme bakmadan:
“Nasılsın gelin? Hoca Efendi’nin hayırsızı ne iş yapıyor?” dedi tok sesiyle.
“İyiyim. Kiremit fabrikasında çalışıyor. İnönü’deki ağabeyime gidiyordum. İnönü zannedip inmişim otobüsten. Rahatsız etmek istemezdim sizi.”
“Yarın gönderir kayınbaban.”
Büyük torununa dürtüp: “Elektriği yak!” dedi.
Işık yanınca, memeyi bıraktı, başını göğsüme dayadı bebeğim. Yabancısı olduğumuz eve bakmaya başladı ürkek ürkek…
“Neriymen kızım, sofrayı hazırla, eksik bir şey kalmasın. Hoca Efendi’yi bilirsin ya!”
“Hazırlıyorum anne!” dedi kızı da.
Mutfak birinci odaydı sanırım. Girdi çıktı. Serdi bezi, koydu sofrayı ortasına. Ekmeği kaşığı sıraladı üstüne. Kaynanam; bağdaş kurmuş, geniş kalçası yere yapışık, meşe kütüğü gibiydi. Oturduğu yerden görünen sokak kapısına bakıp söylendi:
“Bu vakte akşam namazı mı kalır? Biriyle lafa dalmıştır gene bu akılsız adam…”

SOBANIN ÜSTÜNDE FASULYE

Sobanın üstünde kaynayan tencerenin kapağının kıyısından kuru fasulyenin buğusu sızıyor, boş mideme akıyor, lahana turşusunun sarımsaklı kokusu burnuma sokulup ağzımı sulandırıyordu. Sofrasını tamamlayan kızı, sobanın önünde ellerini ısıtırken titrer gibi silkindi:
“Dışarıda soğuk çatırdıyor!”
Avlu kapısı açıldı, örtüldü.
“Dedemiz geliyor!” diyerek koşuştu torunlar…
Çocuğum kucağımda kalktım. Kapı açılır açılmaz atıldılar dedelerinin kollarına. Kâğıtlı şekerlerin alınca bu kez de ninelerinin yanına koştular sevinerek. Paltosunun düğmelerini çözerken gördü bizi. Şaşırdı! Gözleri açıldı. Bakışında hoşnutsuzluk okunuyordu onun da.
“Hoş geldin gelin.”
“Hoş bulduk baba!” deyip öptüm elini.
Torununun yanağına parmağının ucuyla dokunup:
“Lan kerata, büyümüşsün!” dedi ya, öz torunu, Hacı – Hoca dedesini yabansıyıp sarıldı bana…
Ev halkı dizildi sofraya. Kayınpederim buyur eti:
“Gel gelin…”
Üvey kaynanam seslendi: “Neriymen kızım, başka tas getir de çorba koy. Yedirsin çocuğuna.”
Önümüze koyulan üstü kırmızı biberli mercimek çorbası, bir kepçe fasulye, ince iki dilim de ekmekle doyunduk… Kayınpederimin dua ile başlayıp dua ile bitirdiği yemekte kaşık çatal sesi vardı yalnızca.
Karnı doyunca uyudu küçüğüm. Yorganına sarıp sobanın arkasına yatırdım. Sofrayı toplarken yardımım istenmedi. Evin içini bir sessizlik sardı. Her an her tavırda istenmediğimizi hissettikçe; ‘Tren istasyonuna gitmeyi neden akıl edemedim? Kömür sobası yanıyordur, ısınırdım. Bir de ekmek alır doyunur, sabah treniyle de giderdim İnönü’ye. Tüh tüüh! Diye yine darılıyorum kendime…
Köşede, minderinde karısıyla yan yana oturan kayınpederim cep saatini çıkarıp baktı. Kalktı. Yatsı namazını kıldırmaya gidecek. Paltosunu tuttum. Ayakkabısını çevirdim. Sokak kapısına kadar arkasından yürüyüp bir şeyler söylemesini umdum…
“… …” / DEVAM EDECEK

ÖĞRETMEN BENİSA isimli 3 cilt kitabı temin etmek isterseniz:

HURİYE SARAÇ: 0533 779 06 06 – 0 236 715 47 70

www.huriyesarac.net

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

kaçak iddaa siteleri iddaa siteleri bahis siteleri

mersin escort

eskişehir escort

mersin escort

mersin escort

mersin escort
Wordpress Haber Teması Tasarım ve Programlama: Seçkin Talanöz
testlinkpanel
bahis forum izmir escort izmir escort ankara escort ankara escort izmir escort ataşehir escort bayan ümraniye escort kadıköy escort hd porno izle ataköy escort bakırköy escort esenyurt escort beylikdüzü escort ankara escort escort bayan ankara escort bayan sincan escort keçiören escort Ankara escort Antalya escort Pendik escort travesti porno izle antalya escort bayan mama escorts karabuk escort bartin escort artvin escort kocaeli escort kocaeli escort afyon escort aydin escort ankara escort escort bayan istanbul pendik escort Restbet Bahis Sitesi Tipobet Piabet Giriş Bahis Siteleri canlı maç siteleri bixbet giriş porno indir beylikdüzü escort gaziantep escort