Son Dakika
12 Kasım 2019 Salı
”

Arkası Yarın – ÖĞRETMEN BENİSA / 101

“Ah ah! Gafil avlandık, gafil!” Sağa sola sallıyor başını. Yekini yekiniveriyor, indirecek yumruğunu! Yüreğim çırpınıyor irademi kullanamazsam iş kötüye varacak. Kendisine verdiğim kaş göz işaretimi de görmüyor hırsından.

27 Haziran 2015 Cumartesi, 18:45
Arkası Yarın – ÖĞRETMEN BENİSA / 101

YEŞEREN ÖĞRETMENLİK DÜŞÜ

Yağmur dökücü bulutlar iyice kabardıktan sonra gürleyerek, şimşek çakarak yağdı, geçip gitti doğuya doğru. Kurumuş topraklar suları birden emdi. Toprak kokuyordu hava. Böyle günlerde köyün adamları Kestek Kadir’in konukevinde toplanırmış. Ağabeyim de gitti. Yengem, küçük yeğenimi emziriyordu. Danışmak istedim:
“Yengeciğim… diyorum ki, Eskişehir’e gidip Milli Eğitim Müdürlüğü’ne bir dilekçe versem, öğretmenliğe dönebilir miyim acaba?. Buraya yakın köylerden birine de atanırsam iyi olur değil mi? Hem de okulun lojmanında otururuz.”
“Ahh!” dedi, iç geçirerek.
Bebeği süt yüklü memesini hopurdatıyordu.
“Ne bileyim be gülüm?”
“Olur olur! Ağabeyime söylesen?”
“Eh! Söyleyim.”
Uyudu bebek. Beşiğine yatırmak için memesini ağzından alırken, uyandı, yine emmeye başladı. Ben üsteledim:
“Kendim istifa ettim, yine dönebileyim diye.”
“Bilmem…” dedi, umutsuzca.
Uykusuna dalan bebeğini yerine yatırdı. İşinin başına döndü. Ben büyük yeğenimle oyalanıyor, ağabeyim gelsin istiyor, sabırsızlanıyordum. Akşam sofrası hazırlanırken geldi o da. Yoğurtlu çorba, yeşil soğanla doyunuyorduk. Düşüncemi açtı yengem. Dinledi ama, bir zaman suskun bekledi. Kafasının içinden konuşuyor olmalıydı. Mesleğime yine gireceğime inanamıyordu belki de. Yemekten sonra ağabeyim sedire, Afilay da onun kucağına oturdu. Okşadı, sevdi, öptü kızını.
“İyi be kardeşim de, neyle gideceğiz? Bu hafta çalışır, üç beş kuruş alırım.”
Uzak yakın demiyor, köyden köye gidiyordu. Berberlik, iğne vurma, marangozluk, duvar örme, kapı pencere takma, ne iş olursa çalışıyor, yevmiyesini iki lira elli kuruşa getiriyordu. Beş nüfuslu aile onun eline bakıyorduk.
“Bileziği satarız!”
“Olmaaz!” dedi sertçe.
“Öyleyse…” Kulağımdaki küpeyi çıkarıp, avucuna koydum.
İlk kaçışımda elmas küpeyi almışlar, yerine yirmi iki ayar altın, küçük bir gül küpe takmışlardı.
Gururuna yerdiremiyor: “Olmaz diyorum sana!”
“Ağabey, mesleğime döneyim, daha iyilerini alırız.”
O geceyi, heyecanımdan yarı uyur, yarı uyanık geçirdim. Sabahın ilk ışığıyla kalktım. Aş damına geçtim. Ocağın ateşini canlandırıp un tarhanası pişirdim. Sofrayı hazırlayınca uyandırdım ağabeyimi. Er gidersek vakitli gelirdik. Evden çıktığımızda güneş doğmaya hazırlanıyordu. Sarı ışıklarını gökyüzünü doldurmuş, ekinlerin başakları üzerindeki çiğler, pırlantalar gibi parlıyordu. Kaderin yıllar sonra kavuşturduğu iki kardeş el ele, bizi şoseye ulaştıracak karayoluna düştük. Sivrihisar yönünden gelen otobüse bineceğiz. Hızlı yürüyelim istiyor, konuşamıyorduk. Beklemeden geldi o da. Otobüste de konuşmadık; kararan nadaslara, kırlara, başağa durmuş yeşil tarlalara bakınırken girdik şehre. Bazı yaşanmışları hatırlayınca üzüldüm. Ama ağabeyime hissettirmemeye çabalıyordum. Yıldız Oteli’nin garajında indik. Köprübaşı’ndan yukarıya doğru yürüyüp küpeyi sarrafa bozdurduk. Oradan kırtasiyeciye girdik. İki dosya kâğıdı, on altı kuruşluk damga pulu aldık. Hükümet Konağı’na çıktık. Daha şimdiden mesleğime kabul edilmiş sandım kendimi. Milli Eğitim Müdürlüğü ikinci kattaymış. Bizden başka kimse yoktu. İlkin hizmetli girdi müdürün odasına. Çıkınca “Girin!” dedi. Utancımdan müdürün yüzüne bakamadım. Ağabeyim, gelişimizin nedeni ve öykümü anlatırken, kesti yumuşak bir sesle konuşmayı:
“Evet, evet! Duydum duydum!”
Belki de o acıları, utancımı bir kez daha yaşatmak istemiyordu. Onun yardımıyla dilekçemi yazıp tarihini attım, imzaladım: 26 Mayıs 1953.
“Bakanlığa göndereceğim. Atanman il emrine gönderilince adresine bildirilecek ve gereken yardımı yapacağım.”
Teşekkür edip çıktık hükümet konağından. Merdivenlerden iniyorduk, soluklanarak. Ağabeyime iyimserlik gelmişti:
“Oh be bizim kız! İyi bir iş yaptık bugün. Hay aklınla yaşayasın. Şunun şurasında nesi kalmış? Birkaç ay değil mi? Tez gelir o da! Şimdi doğru garaja gidecek, bizi bekleyenlere müjdeyi vereceğiz!”

TÜCCAR NURİ’NİN OYUNU

Ziraat Bankası ile sarrafların caddesi Köprübaşı’ndan aşağıya iniyorduk. Bir elin sol omzumdan tutmasıyla çevirdim başımı.
“Aaa! Nuri Amca!”
Olduğumuz yerde, köşede durduk. İnsanlar gelip geçiyordu önümüzden, arkamızdan. Ağabeyime açıkladım:
“Enstitünün Mahmudiye bölümünde zahire tüccarlığı eden Nuri Amca…”
Tüccara da ağabeyimi tanıştırdım. Nuri Amca anımsadı:
“Mahmudiye’de öğrenciyken tanıdım kardeşini… Babanız da buğday getirirdi bana. Başına gelenlere çok üzüldük.”
“O beladan kurtulduk!” dedi ağabeyim.
“Gelmiş geçmiş olsun. Kızımız öğretmendi.”
“Evet. Mesleğine geri dönecek.”
Eskişehir’e gelişimizin nedenini özetledi.
“Ooo! Burada ve Ankara’da Mahmudiye’den tanıyıp konuştuğum öğretmenler çok. Yardımcı olurlar. Buyurun bize gidelim. Konuşuruz, bir bardak çayımızı içersiniz. Pakize Teyzen de seni görünce sevinir.”
Ağabeyim kol saatine baktı:
“Olur. Otobüsün kalkmasına epeyce zaman var.”
Geri döndük. Hamam Yolu Caddesi’nde yürüyorduk. Nuri Amca şişman, esmer, boylu poslu babacan birisiydi. Toparlak yüzü, bakışları, konuşması güven vericiydi. Harmanda buğday getirirdi babam ona. Yediler semtinde, üç katlı binanın birinci katına girdik. Konuk odasına aldı bizi. Karısı komşu gezmesine gitmiş, beş on dakikaya kadar gelirmiş…
Yeşil kadife koltuklara oturduk karşılıklı. Mahmudiye – Hamidiye, mesleğe dönüşten söz ederken umut saçıyordu:
“Siz merak etmeyin. Atanmanı hemen yaptırır, haziranda da aylığını almaya başlarsın.” Kalktı.
“Çay suyunu ocağa koyuyorum. Pakize Teyze’ne haber vereyim de tez gelsin.”
“Bizim için zahmet etme Nuri Amca, otobüsü kaçırmayalım” diyordu ağabeyim.
“Ne demek zahmet etmek! Bir çayımızı da mı içmeyeceksiniz? Mahmudiye’nin hiç hatırı yok mu?” deyip çıktı.
Birkaç dakika önce girdiğimiz sokak kapısı açılıp örtüldü. Nuri Amca’nın bu kadar iyi olduğunu bilmiyordum.
Ağabeyim hayretle:
“Allah Allah!” diyor, başını sallıyor, cık cık cık çekiyordu:
“Dünyada ne iyi insanlar varmış da biz rastlamamışız. Şu işe bak sen? Atalar, ‘İyi olacak hastanın ayağına gelirmiş!’ dememişler boşuna! Bu adam söylediklerini gerçekten yaparsa, kurtulduk gitti bacım!”
Sevinç pırıltıları geziniyordu yüzünde. Dayalı döşeli konuk odasına göz gezdirdi:
“Ne güzel değil mi?”
“Hı hı…” etti başıyla.
“Aylık almaya başlayınca biz de alırız.”
İçini çekti: “İlkin mesleğini eline al, sonrası kolay…”
Açılıp örtüldü sokak kapısı. Geldi ev sahibi. Karısı yoktu. Mutfağa gidince bir sıkıntı çöktü içime. Ağabeyimle birbirimize bakışıp işaretleştik: ‘Gidelim.’ Tam kalkacağımız anda geldi çaylar. Birer yudum almıştık ki sokak kapısı açıldı, örtüldü. ‘Pakize Teyze’dir… diye kalktım ayağa. Kapıdan gireni gördüğüme inanamadım, inanmak istemedi gözlerim: Ağa!.. Buz kesti her yanım! Üşümeye, titremeye başladım. Tam karşıma koltuğa oturdu. Ağabeyimle birbirimize bakıştık, kapana kıstırıldığımızı anladık. Korkmuştuk! Birden kalktı ağabeyim. Hayretinden açılan gözlerindeki öfkeyle kapının eşiğinde dikilen tüccara baktı. O ise, yaptığı işi başarmanın hazzında:
“İyi olacak hastanın doktoru ayağına gelirmiş! Derler ya; siz de evime geldiniz. Gelmeseydiniz, yarın biz size gelecektik!”

AĞABEYİM ÖFKESİNDEN TİTREMEYE BAŞLADI

Dank etti kafama. Hiç düşünemeyeceğim biri, kemik kapacak köpeklerdendi bu da! Dişini gösterdiğine göre, ısırılmadan nasıl kurtulacağız? Ağabeyim, öfkesinden titremeye başladı. Tüccar parmağıyla ağasını gösterip ağabeyime anlatıyor:
“Şu karşında oturan adamın namını duymuşsundur! Olmuş bir kere. Araya ben giriyorum. Tatlıya bağlayalım. Seni de, kardeşini de memnun edeceğiz.”
Ağabeyim öfkelendi: “Olmaz! Sen kimsin, ne bağlıyorsun?”
Çivi çakacakmış gibi dikti sertçe işaret parmağını. Olduğum yerde kımıldanamıyorum.
İşaret parmağıyla beni gösterip ayağa kalktı:
“Bir buna bak! Bir de şu oturan köy ağasına bak! Nasıl tatlıya bağlanır, söyler misin? Senin kardeşin olsa, dediğin gibi yapar mıydın? Peki, bu tatlıya bağlama karşılığında kaç para alacaksın ağandan? Utanmıyor musun?”
Sözünü kesti ağabeyimin:
“Hayır hayır! Para mara bir şey almıyorum! Kızımızı Mahmudiye’den tanıdığım için, sizin iyiliğinizi istiyorum. Sana yüz dönüm tarla, biraz da para verelim. Kızımıza da nikâh…”
Sözünü kesmeden ağaya baktı: “Öyle değil mi ağa?”
Ağası o kalın sesi, korkunç görünümüyle coştu:
“Daha fazlasını veririm!”
Ağabeyim, tüccara bakıyor:
“Karşılığında çıkarın olmasa bizi kapana düşürür müydün?”
Yumruk yaptı ellerini. Dişleri gıcırdıyor!
“Ah ah! Gafil avlandık, gafil!” Sağa sola sallıyor başını. Yekini yekiniveriyor, indirecek yumruğunu! Yüreğim çırpınıyor irademi kullanamazsam iş kötüye varacak. Kendisine verdiğim kaş göz işaretimi de görmüyor hırsından.
Tüccar sırıtarak gönül almaya çalışıyor: “Fakirmişsin! Verileni alır, kurtulursun. Arada ben varım diyorum sana! Hem babanız değilim güvencesiz yere kız verecek…”
Çöktü koltuğa ağabeyim. Yoksulluğu neyse ne de babasının hallerinin böyle yüzüne vurulması, ardı ardına şaklayan kamçıydı sanki! Doğrusunu da anlatacak hali yoktu, yeri değildi.
Beni göz hapsine alan ağasına çay getirmeye gitti adam. Kafamın içi yine kaçış yolu arıyor, rüzgârda asılı çamaşırlar gibi sallanıyordu. Ağabeyimi kapı dışarı çıkarır, beni kapatabilirler! Sonrası… Şoför Ekrem’in söylediği olur…
Çayı getirdi, ağasının önüne koydu. Ağabeyim yine yumruk yapıyor, açıyor ellerini, gıcırdatıyor dişlerini, kahroluyor… Benimse olaylar biraz katılaştırmıştı yüreğimi. Yüzümü, düşüncelerimi değiştirmişim gibi baktım ağabeyime. Yüzü gerilmiş, sakalı ayaklanmış, dudakları bıyığı kımıldıyor. Gözleri yerdeki noktaya çakılı… Ellerini tuttum. Yumuşak bir sesle konuştum:
“Nuri Amca iyi şeyler söyledi…”
İttirdi elimi sertçe. Ben üsteliyorum:
“Bir aylık paramı cep harçlığı yerine veriyordu Ağa…”
Gözünü aldı yerden: “Bunu söyleyen sen misin?”
Öyle bir bakış fırlattı ki başımı çevirdim. Kapının eşiğinde dikilen ev sahibine, “onu duymayın!” gibisinden göz ettim. Yüzümün maskesini geçirip inandırıcı sözlerle önüne çöktüm.
“Elin işi bitmez! İnsanların diyeceklerini duymayalım. Ağanın vereceğini alır, yoksulluktan kurtulursun!”
Olan öfkesiyle tükürdü yüzüme: “Hak tuuu! Eline yüzüne!”
Tükürüklerini elbisemin koluyla siliyorken, “ağabeyimi dışarıya çıkar!” diye göz ettim ev sahibine.
O da geldi kolundan tutup çekti dışarı doğru:
“Gel benimle, bir şey konuşacağız.”
Kardeşini bu zebaninin eline bırakmak istemiyor.
Bana öfkelenip gitsin istiyorum:
“Ağadan başkasına yakışmam gayri. Sen de ihtiyacını zor karşılıyorsun. Bir de ben yük olmayım!”
Söylediklerimin gerçek olmadığının işaretini veremiyordum. Ufak bir hareketim ele verebilirdi. Zorla kaldırdı. Kapıdan çıkarken o kara gözleri kocamanlaşmış, yuvalarından fırlamış! Titriyor! Yumrukları sıkılıp açılıyor!
“Senin Allah belanı versin! Bunun için mi gelmiştik buraya? Allah bin belanı versin! Geri dönecektin, niye köyüme rezil ettin beni? Sen adlı kardeşim yok! Öldün!” dedi bağırarak.
Sıkılı dişleri gıcırdıyordu. Söylenerek çıktı sokak kapısından. Pencerenin önünden geçince, odanın kapısını kapatıp yönümü koltukta oturana çevirdim. O an düşündüm, korkuyu Allah’ın yaratmadığını, belki de dünyada yaratmadığın tek şeyin korku olduğunu, güçsüz, çaresiz canlıların kendi kendilerine, kendi içlerinden yarattıklarını… Korkmuyordum şimdi. Ne yapacağımı bilmiyordum. Artık ölmeyi göze almıştım. Hiçbir şey tutamazdı beni.
Ağanın adamı, gülerek girdi. Zafer kazanmıştı! Gülümsedim:
“Teşekkür ederim Nuri Amca. Kaçtığıma pişman olmuştum ama, arayı bulmaya gelenlere göstermediler.”
Güldü Ağa: “Hahha hahha hahha!”
“Yalnız bir isteğim olacak.”
“Neymiş o?” gibisinden baktı. Çantamdan beş lira aldım:
“Bunu ağabeyime yetiştirirsen iyi olacak. Çocuğuna ilaç alacaktı.”
Parayı Tüccar Nuri’ye uzatırken, Ağa atıldı:
“Olmaz Nuri Efendi, ben vereyim!”
Ceketinin koyun cebine attı elini. Aldığı yüzlüğü uzattı:
“Söyle aslan kayınbiraderime, ne isterse vereceğim.”
Zahire tüccarı, o uzaklaşmadan vereyim diye koştu. Odanın kapısını kapatmamı emretti. İşitmezden geldim. Bu tiyatronun başoyuncusu bendim. Perdeyi açıp, kafamın içinde halkalanan oyun zincirini hemen sahneye koymalıydım. Zorluklar ne kadar ağırlaşırsa, insanın altından kalkma gücü o kadar artarmış. Karşısına geçtim. İçimin taşarcasına kabaran öfkesiyle gülümseyip bakıyorum.
O da sıralıyordu: “Ayrı ev alacağım, öz karım olacaksın benim, istediğin kadar altın elmas takacağım…”
Kafamın en derin yerinde, aşağılanmayla biriken kin, öfke, tiksinti bir yanardağ olmuş taşıyordu. Öne eğildim, sarılacak gibi yaptım. Elimi apış arasına atıp kartalın pençesi gibi kavradım cinsel organını. Öyle sıktırıp ezercesine ovmamdan “hık!” etti, ellerimi tutacağı kalmadı. Yüzünü gözünü tırmalayıp yolarken, neler söylüyordu?.. İşitmiyordum. Burnunun üstüne yumruk atıp çantamı alışım, kapılardan çıkıp kendimi dışarıya atışım bir oldu.
Koşuyorum. Bağırıyorum: “Ağabeeyy!.. Ağabeeyy!..”
Karşımdan gelen tuzakçıya: “Tuu eline yüzüne!” deyip tükürebildim. Yaşadıklarımızın şokuyla koşuyor, bağırıyordum.
“Aağabeeyy!.. Ağabeyciğiiimm!”
Deliler gibi koşarken yüreğim yerinden fırlıyordu. Ağlıyordum. Biraz ilerde, başı önüne, kolları yanına düşmüş, ölü adımlarla yürüyor… Beni duymuyor ya da duymak istemiyordu.
“Ağabeeyy!”
Arkasından yetişip elinden tutunca şaşırdı.
“Sen ha? Nasıl geldin?”
Bir şey konuşacak gibi değildim. Çektim kolundan. Önümüze gelen ilk sokağa saptık.
“Yolumuzu değiştirelim ağabey.”
Hızlandı adımlarımız. Konuşamıyorduk. O sokaktan başka bir sokağa. O sokaktan da çolak kol gibi uzanan bir başka sokağa daldık. Aceleci adımlarla, arar sokaklara gire çıka, hapishanenin arkasından şosenin karşı tarafına geçtik, itfaiye binasının duvarına sırtımızı dayadık. Kulağımız arkadan gelecek seslerde, gözümüz Ankara yönüne gidecek otobüslerde. Beklemeye başladık.
“Oh bee!” dedik, derinden soluk alıp verdik.
Neler düşünüp neler yaptığımı anlatınca o da içini döktü:
“Öfkemden, onun elinde öleceğine ben öldüreyim istedim ya, o an yavrularım geldi gözümün önüne. Belayı ondan okudum sana! Avını yakalayacak alıcı kuş gibi bakıyordu. Senin de böyle bir çözüm bulacağını düşünemedim bacım.”
“Parayı, istediğimi yapabileyim diye göndermiştim.”
“Canları cehenneme! Dürzülermiş! Hem de dürzünün dürzüsü. Bedenleri, boyunları kalın bunların. Parası batsın. Haram vardır mayasında. Fakiriz ama dirliğimiz yerinde.”
“Aldanmazdık ağabeyciğim, tanışıklığımız Mahmudiye’den olunca kapıldık. Çoban Ağa, ‘Mahmudiye’den seni bilen bir tüccara şu kadar arpa verdim, buğday verdim. Çok açıkgöz biri, bazen işime yarıyor’ diyordu. Buymuş. O da kanunsuz işlerinin adamıymış meğerse.”
Heyecanım yatıştı biraz. Ankara otobüsü geliyor. Şosenin kıyısına indik. Ağabeyim, “dur” işareti verdi elini yukarı aşağı indirip kaldırdı birkaç kez. Otobüse binerken çıplak ayaklarıma baktı yolcular. Tüccarın evinden kaçarken giyememişim ayakkabımı. Şoförün arkasında yedinci koltuğa oturduk. Döndü tekerler. Konuşacak hiçbir şeyimiz yokmuş gibi seyrede seyrede gittik etrafı. Anızlı’nın karayolu ayrımında indik. Günün ışıkları eğilmişi batıya. Yürüyoruz. Ancak, ne konuşacağımızı bilemiyoruz. Olayın etkisinden sıyrılamamıştık daha.
Bir ara: “Yengeme söylemeyelim, üzülür, sütü azalır…” dedim. O da, ‘olur’ yaptı başıyla. Üçüncü tuzaktan da canımı kurtarmıştım. Bugünkü savaşı ben mi kazanmıştım, yoksa ağa mı?. / DEVAM EDECEK

ÖĞRETMEN BENİSA isimli 3 cilt kitabı temin etmek isterseniz:

HURİYE SARAÇ: 0533 779 06 06 – 0 236 715 47 70

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Wordpress Haber Teması Tasarım ve Programlama: Seçkin Talanöz