Son Dakika
21 Ağustos 2019 Çarşamba
”

Altına hücum ve sarı öküz

Otların arasında tir tir titreyen, tek tük kalmış öküzler, “keşke sarı öküzü vermeseydik, sonumuz onu verdiğimiz an başladı” demiş…

23 Kasım 2014 Pazar, 18:36

Üzerinden onlarca uygarlığın geçtiği bu topraklar, klasik söylemle, “gelecek nesillerin bize emaneti” olduğunu bildik hep. .. Emanete sahip çıkmanın, hıyanet etmemenin gerektiğini de…

Çağlar içinde, nesiller boyu yaşadığımız olumsuzluklar öğretmişti bize, “sadık yarin kara toprak” olduğunu… Yaşamında, ölümünde onda varolduğunu belleklerimizden hiç çıkarmadık…
Bademli, Ovakent ve Konaklı’daki ekolojik varlığın tarım ekonomisine katkısını, Köşk, Beydağ ve Kemer’deki kestane ağaçlarının kansere yenilmemesini, Bayındır’daki mevsimlik çiçek üretim kültürünün sürdürebilirliğini, Bozdağ ve Gölcük’ün “Milli Park” olması gerekliliğini, Birgi’deki mimarinin, taş-ahşap ustalığının zenginliğini, velhasıl tüm Küçük Menderes havzasının sonraki kuşaklara devri sorumluluğunu iliklerimize kadar hissettik hep. Aldığımız her solukta, atalarımızın emanetini, çocuklarımıza, torunlarımıza bırakma borçluluğunu hiç unutmadık.
Bilimsel ve resmi istatistikler ışığında; ülkemiz tarım alanların binde dördünü oluşturmasına karşın, ülke tarımsal hasılasının yüzde beşine katkı koyan, yani Türkiye birim getiri ortalamasının oniki katı getiriye sahip, dünya incir üretimin yüzde sekizini, patates üretiminde İzmir’in yüzde doksansekizini, Türkiye’nin yüzde onunu, ülke aşılı meyve fidanın yarısını, İzmir tarımsal hasılasının yüzde yetmişini, Türkiye büyükbaş hayvan varlığının yüzde dördünü, süt üretiminin yüzde onunu Küçük Menderes toprakları karşılarken, Bozdağlar sıradağları üzerinde yetmiş tür endemik bitki bir arada yaşıyor ve üç tür endemik bitki dünyada tek bu ekosistem de bulunduğunu haykırdık her ortamda.
Seçilmiş ve atanmışlardan başlayarak, havasını soluyup, suyunu içip, topraklarından beslendiğimiz, üzerinde yaşadığımız Küçük Menderes havzasına karşı herkesin ortak sorumluluğu unutmadık ve unuturmamak içinde yazdık, çizdik, söyledik, hatırlattık.
Özellikle Ege Denizi’ne dik giden, Kemalpaşa’dan başlayıp, Alaşehir’e kadar uzanan, üzerinde binlerce dekarlık tarım platoları barındıran Bozdağlar, içindeki cevherlerle bazı kapitalistlerin ağzını sulandırken, Türkiye tarımsal hasıla ortalamasının 12 katı daha fazla değer üreten Küçük Menderes havzasının dünyanın en özel mikroklimalarından olma özelliğini gene bu dağların özel yapısından aldığını da unutmamak gerekir.
Yani Küçük Menderes’in “sarı öküz”ü Bozdağlar’dır aslında…
Tam yerine geldi, taşı gediğine koyalım…
Ormanın birinde Aslanlar toplanmış.
“Yahu” demişler, “hesapta kralız, açlıktan öleceğiz. Maymuna saldırsak ağaca kaçıyor, fillere saldırsak fazla büyük. Ceylanlar hızlı yetişemiyoruz, kuşa dalsak uçuyor, ee balık yakalayacak halimiz de yok. Ne yapsak? Bir tanesi “en iyisi, öküzlere saldıralım” demiş, “İri yarı görünüyorlar ama ne pençeleri var, ne dişleri diş… Tam dişimize göre!”
Ama Öküz, öyle yabana atılacak hayvan değilmiş meğer. Organize oluyorlar, topluca savunma yapıyorlar, püskürtüyorlarmış. N’apsak, n’apsak? “tilkiye danışalım” demişler. Tilki “kolay” demiş, “beni, öküzlerin yaşadığı zengin otlakların prensi yapın, işinizi halledeyim.” Kabul etmişler.
Tilki, elinde beyaz bayrakla öküzlere gitmiş, “saygıdeğer öküzler” demiş, “aslında aslanlar uysaldır, sizi de çok seviyorlar. Ama şu aranızdaki sarı öküz var ya, işte sorun o. Görünce tahrik oluyorlar, canları çekiyor, verin şu sarı öküzü, kurtulun kardeşim, huzur içinde yaşayın.”
Öküz heyeti düşünmüş taşınmış, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” mantığıyla, verivermişler sarı öküzü… Aslanlar da afiyetle yemiş.
Bir gün, iki gün.Tilki gene gelmiş. “Bakın gördüğünüz gibi, saldırılar kesildi, mutlu mutlu yaşıyorsunuz” demiş. Ve eklemiş: “Ama şu var ya benekli öküz, benekli öküz, O burada olduğu sürece size rahat yüzü yok arkadaş. Canları çekiyor, verin, kurtulun!”
Öküz heyeti düşünmüş, “otlağın selameti için” teslim etmiş benekli öküzü…
Üç gün, dört gün, tilki gene gelmiş. Kuyruğu uzun olanı, burnu beyaz olanı, tombul olanı. Tek tek alıp, gitmiş. Öküz sürüsü azalmış, güçsüzleşmiş, ama aslanlar semirmiş.
Günlerden birgün, artık tilki gelmemiş. Gerek kalmamış, doğrudan aslan gelmiş: “Hanginizi istiyorsam, canım hanginizi çekiyorsa, onu vereceksiniz, adamı hasta etmeyin” demiş.

Otların arasında tir tir titreyen, tek tük kalmış öküzler, “keşke sarı öküzü vermeseydik, sonumuz onu verdiğimiz an başladı” demiş…

Diğer taraftan, Kıbrıs- Lefke-Gemi Konağı’ndaki altın madeninin 1926’da işlemeye başlayıp, 1974 Kıbrıs harekâtı ile kapanıp, 40 yıl sonra bile oradaki tarım arazilerindeki vahşeti çıplak gözle görüp, ülkemizdeki kırk bin noktadaki maden arama ruhsatlarını yaratacağı çevre felaketini düşünün. Yıllardır birçok üniversitenin katıldığı çalışmalarla Lefke toprağı rehabilite etmeye amaçlamışlar, ama ne yazık ölüyü diriltmek mümkün olmamış.
İnternetten uydu görüntülerinden bakın, yüzlerce metre yukarıdan bile, kızıla boyanmış ölümün yıllardır kavurduğu toprakları göreceksiniz. Sonra gelin Küçük Menderes üzerine. Sırtında tarım platoları bulunan iki sıradağın eteklerinde, binlerce yılda oluşan aluvyonel toprakların doğal zenginliğini görün. Ve bu topraklara olası maden ocağının yaratacağı felaketi düşünün…
Sonra sarı öküzü bir daha düşünün…

Bozdağlar üzerinde bilinen 17 değişik noktada, farklı firmalarca Maden İşleri Genel Müdürlüğü’nden (MİGEM) alınmış maden arama ruhsatları mevcut. Her firma ara ara, gerek yasal boşlulardan gerekse siyasi gidiş ve ekonomik beklentilerden fırsat yarattıkça, işletme ruhsatı alma olanaklarını zorluyor. Bundan sonra da bu zorlamaların hiç bitmeyeceğini hatırlatmak isterim. Devleti yönetenler, firmalar, atananlar, seçilenler, kişiler, kurumlar ve zaman değişir ama bu fırsat oyunu değişmez…
Günümüze kadar irili ufaklı ruhsat girişimi ve beklentileri olmuşsa da, ilk saldırı Birgi’nin Küzeyinde, Bozdağ zirve güneyinde, Kemer, Hacıhasan, Yılanlı köylerini içine alan 5300 dekarlık arama ruhsatını, 2010 yılındaki uzatma isteği olmuştur. Örgütlü ilk başkaldırı da, aynı yıl içinde zamanın Birgi belediye başkanı M.Cumhur Şener’in katkıları ile oluşan Küçük Menderes Havzası Tarih Ve Doğa Katliamnına Hayır Platformu’nca (Havzaplat) yapılmıştır.
Havzaplat yoğun faaliyette olduğu 2011 kışında, fakir-zengin, güzel-çirkin demeden, A partisi-B partisi gözetmeden, ulaşabildiği her noktaya ulaşmış, vehameti anlatmaya çalışmıştır. O yüzden de platform farklı siyasi görüşten insanları bir araya getirerek oluşturulmuştu. Haklılıklarını da, platformun bilim kurulunun hazırladığı bilimsel verilerle ortaya koyup, bunları açık yüreklilikle paylaştılar. Havza insanının, tarımının, tarımcısının sürdürülebilirliği adına, iki ana koldan ilerlemek amaçtı: 1-Bilimsel veriler, 2-Bilim ışığındaki halkın örgütlenmesi. Havzaplat bu iki ana amaçtan bugün de kopmamıştır, yeni katılımlarla duyarlığını artırmaktadır.
Dört ay önce; Gölcük 2 km. Güneyinde, 265 dekarlık alanda, altın madeni ÇED sürecinin İzmir Valiliği Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğünce izin verilmesiyle başlayan Koza Altın faaliyeti, ogün siyasi ve ekonomik uyuşmazlık ana ekseninde geri döndü. Ogün Küçük Menderes topraklarının devamlılığına yapılan saldırı, yaşadığı yere duyarlı insanları bir araya getirdi. Duyarlılık daha arttı ve unutulmamalıdır ki; her saldırı, bu havzanın ekmeğini yemiş, suyunu içmiş, havasını solumuş, çevresel geleceği önemseyen herkeste, evini, çocuğunu koruma dürtüsünü uyandıracaktır…
Şimdi Abdullah Şentürk adlı bu topraklarda ömrünü geçirmiş bir adamın kendince nedenlerle başlattığı bu saldırı, şüphesiz ortak tepki karşısında etkisiz kalacaktır. Siyanür kullanmayacağı, günde bir iki kamyon Kütahya’daki ortağının zenginleştirme tesislerine taşıyacağı, 216 dekarlık maden ocağı alanında yerleşim olmadığı, ağaç kesmeyeceği martavalları yeraldı yerel basında. Söz konusu özel mikroklima; Oğuzların 1 km güney doğusunda, Ahrandı üzerindeki Bozdağ yolunun kuzeyindeki yapay kara çam ormanın hemen altındaki dere sırtları. Eğer “TRUVA ATI” değilse ve gerçek bir Ödemiş’li ise Abdullah Şentürk, bu alanda maden ocağı açmanın, ardından da daha başka firma ve ruhsatlarla, önce tüm Ödemiş’in, sonra tüm Küçük Menderes havzasının canına kıymak olduğunu bilir ve geri çekilir.
Eğer siyasi ve ekonomik uzantılarla, bu ÇED süreci “Truva atı” ya da “kırmızı başlıklı kız görünümünde kurt” ise, işte o zaman işimiz var. Özellikle altın ticaretinin arttığı 17 Aralık öncesinde verilen ruhsatları hatırlayın. Tüm yasal, hukuksal ve adalet boşluklarının kullanıldığı Uşak-Eşme-Kışladağ, Bergama-Ovacık, İzmir-Efem Çukuru altın madenlerinde yapılanlar hafızalardan çıkmadı henüz. İzleri o bölgeye gittiğinizde apaçık ortada. Doğal hayata, sosyal ve ekonomik ilişkilerdeki olumsuzluklarını silmek artık mümkün değil. Aynen Kıbrıs-Lefke-Gemi Konağı’nda, ya da Soma’da olduğu gibi…
Yazımın sonunda gene umut etmek istiyorum: Umarım en başta atanmış ve seçilmişler, dünyanın en özel tarım havzalarından biri olan toprakların üzerindeki herkes, sahip olunan değerler bütününün, sürdürülebilir halde geleceğe aktarılması gerektiğini anlarlar ve bu bilinçle kararların altına imza atarlar…
Zira tersi gidişin, dönüşü yok…

www.haberhurriyeti.com / ÖZKAN AKGÜN

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Wordpress Haber Teması Tasarım ve Programlama: Seçkin Talanöz