green card

‘Tohum’ için düştük yola (1)

Zengin yöresel ürünler tezgâhlarda güzel fotoğraflar gibi duruyordu. İlk kez burada gördüğüm bitkilerden biri ışgındı. Meğer yörede çok yağınmış. Nitekim gezi sonuna kadar bize eşlik etti. Harput’taki kebap ve çarşıdaki kavurmanın tadını anlatmayayım en iyisi.

17 Mayıs 2018 Perşembe, 13:11
‘Tohum’ için düştük yola (1)

TUNCELİ OVACIK YOLUNDA -1
Ovacık ve Seferihisar Belediyelerinin ortaklığı ve İzmir Yerel Tohum Topluluğunun da desteği ile düzenlenen etkinlik için yollara düşüyoruz.
Gitmeden özlediğiniz şehirler var mıdır bilmiyorum. Tunceli benim için öyle bir şehirdi. Gençlik yıllarımda “Devrimci yatağı” idi. Munzır’ın adı bile heyecan vericiydi. Son yıllarda doğası ve şehir ile ilgili duyduklarım ve medya aracılığıyla gördüklerim de buraya gitmenin şart olduğunu düşündürdü bana. Bir de Ovacık’taki komünist belediye sempatisi eklenince, fırsat bu fırsat dedik.

Tunceli’ye gitmek için Elazığ’a inen uçağı tercih ettik. Bu vesile ile bir akşam da orada kaldık. Görülecek iki yer öneriliyordu ısrarla. Keban ve Harput.
Önce Harput’a çıkıyoruz. Çıkıyoruz, çünkü Elazığ’ın yüksek bir bölgesinde Harput. Kale ve yerleşim alanı görmeye değer gerçekten. Kalenin ve kazı alanının oradan Elazığ’ı seyretmek için oturuyoruz taşların üstüne.

Arkadaşlarıma sürpriz yapıyorum. Telefondan bir şarkı başlıyor. “Neden geldim Amerika’ya..gelmez olaydım, görmez olaydım…” Türkçe ve çok duygusal bir şarkı. Ne alaka diyor arkadaşlar. Harputlu bir Ermeni bu, 1914 te Amerika’ya sürgün gidiyorlar. Çeşitli kaynaklara göre yetmiş bin kişi. Yani Harput, o zamanın nüfusu dikkate alındığında büyük bir Ermeni şehri.

Sonra ver elini Keban. Keban dağların yamacında küçük ve yoksul bir kasaba. Kasaba merkezine dalıyoruz. Esas amacımız Baraja gitmek. Kahvenin önünde oturan yaşlıca bir amcaya soruyoruz yolu. Tarif ediyor önce. Sonra kaç kişisiniz diyor. Cebinden dört tane akide şekeri çıkarıp uzatıyor.
Ağzımızda akide tadıyla Fırat’a kolayca ulaştık. Çok alımlı çalımlı akıyor. Rengi ayrı güzel, akışı ayrı. Baraj alanına güvenlik tedbirleri gereği yasak olduğu için giremiyoruz. O zaman Fırat’ın kenarındaki restoranda mola verip bir çay içme fikri bize iyi geliyor. Çaylarımızı yudumlarken garsona soruyorum. Yazın giriliyor mu nehre? Girilir ama soğuktur diye karşılık veriyor.
Anladım. “Şu Fırat’ın suyu akar serindir…”

TUNCELİ’YE GEÇMEK
Elazığ’da Harput ve Keban’dan sonra, eski çarşıyı gezmek de keyifliydi. Zengin yöresel ürünler tezgâhlarda güzel fotoğraflar gibi duruyordu. İlk kez burada gördüğüm bitkilerden biri ışgındı. Meğer yörede çok yağınmış. Nitekim gezi sonuna kadar bize eşlik etti. Harput’taki kebap ve çarşıdaki kavurmanın tadını anlatmayayım en iyisi.

Tunceli’ye Elazığ’dan gitmek için en kestirme ve en güzel güzergâhın feribotla Keban üzerinden Pertek’e geçmek olduğunu öğreniyoruz. Keban’ın bu bölümü ayrı güzel. Karşıdan bir küçük kalenin Keban sularının içinde bir adacık olarak kalmış kayalıklarda yükselişi çok hoş bir görüntü oluşturmuş.
Keban’a dayandığımızda araç konvoyu oluşuyor. İlk olarak biz feribot sırası sanıyoruz. Aşağı inip ileri doğru yürümek istiyorum. Manzara çok güzel. Derken asker sesleniyor. Araçlarınızı terk etmeyin, hemen aracınıza dönün.” O zaman anlıyorum ki, araç konvoyu, feribot sırasından değil, güvenlik kontrolünden kaynaklanıyor. Adım adım güvenlik noktasına yaklaşıyoruz. Çünkü arama çok detaylı.

Önümüzde 2-3 araç kaldı. Bir er bizim yanımızdan telaşla binaya doğru koşuyor. Birden yüzünde bir mutluluk havası. Hem koşuyor hem sesleniyor. “Komutanım bu aracın plakasına dikkat. Toprağım/hemşerilerim vb.” bir şeyler söylüyor. Bizim kiralık aracımız Malatya plakalı. Er bir anda sıla özlemi gideriyor adeta. Fırsatı olsa yanımıza gelecek belki. Ama iyi ki gelemedi. İzmirli olduğumuzu anlayınca hayal kırıklığı yaşayacak besbelli.
Beton bloklar, askeri araçlar ve yoğun bir araç kontrolü.

Adeta sınır geçiyoruz. Hepimizi araçtan indiriyorlar. Koltukların altına kadar her yer aranıyor. Sıra valizlere gelince tek tek soruyor. Bu kimin? Eşimle benim diyorum. İçinde ne var? Ya ne olacak kıyafet falan. Ben öğretim üyesiyim (hoşuma gitmese de bazen buna başvururum) seyahate çıktık. “Hocam neden söylemiyorsun. Toplayın hemen. Hadi çabuk.”

Keban’ın kenarında feribotun yanaşacağı alandan Pertek’e bakıyoruz. Semaverde çay satan adam belli ki bunlara alışık. Kendi dünyasında. Hadi bize birer çay ver. Derken gençten biri kucağındaki otlarla feribota doğru yürüyor. “Kanser ilacı bunlar, kanser ilacı. Taze ışgın geldi.”
Feribot kısa yolculuğuna başlar başlamaz, martılar tepemizde. Belli ki İzmir’deki, gibi bizden simit/gevrek istiyorlar. Başlıyoruz gevrek parçalarını havaya atmaya. Neredeyse hiçbirini suya düşürmüyorlar. Bazıları tepemizde adeta sabit duruyor. Attığımız parçayı anında kapıyorlar.
Karşı kıyıya geçinde gerçekten de başka bir yere geçtiğimizi anlıyoruz. Elazığ’dan farklı bir yer. Halen “Tekel Bayi” adını taşıyan ve içki satan büfeler, dükkânlar vb.
Tunceli değil Dersim adının kullanıldığı bölgedeyiz artık. Heyecanımız biraz daha artıyor.

ENGİN ÖNEN

17 Mayıs 2018, İZMİR

(Devamı var- Gelecek yazı; DOSTLARIN ARASINDAYIZ)

 

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir