Son Dakika
08 Aralık 2016 Perşembe
green card

19 Ekim 2016 Çarşamba, 11:40
Sedat Kaya
Sedat Kaya skaya@haberhurriyeti.com Tüm Yazılar

KAZIM ile MANSUR’un hikayesi

Nazım Hikmet yazmasa, belki de hiç bilen olmayacaktı.. Rivayet odur ki, Kazım ölmeden önce dostlarına sık sık şu soruyu sormuştu. “Biz bu cumhuriyeti neden ve kimin için kurduk?”

sedatkaya_haberhurriyeti

Nazım Hikmet yazmasa, belki de hiç bilen olmayacaktı.. Rivayet odur ki, Kazım ölmeden önce dostlarına sık sık şu soruyu sormuştu. “Biz bu cumhuriyeti neden ve kimin için kurduk?”

Kod adı, Kazım’dı..
Kartallı Kazım..
Yahut Yayalar köylü Kazım Ağa..
Yahut İstanbullu Kazım Efendi..
20’li yaşlarda..
Yağız bir delikanlıydı..
Kurda benzerdi..
Bahçevanlık yapardı..
Sonra demiryollarında çalıştı..
İngiliz işgalinde Kuvayi Milli’ye katıldı..
Görev yeri Gebze’ydi..

*. * . *

Gebzeli Mansur..
40’lı yaşlarda bir çiftciydi..
Hin oğlu hindi..
Haindi..
Az çok İngilizce bilirdi..
Vatanseverleri İngiliz subayına ispiyon ederdi..
Çok köylüyü sattı..
Çok Kuvvacıyı gammazladı..
Namuzsuzun tekiydi..

*. *. *

Yıl 1922 idi..
Savaş günleri..
Aylardan Ekim..
Hemen hemen bu günler..
Anadolu işgal altındaydı..
Kartallı Kazım ile Gebzeli Mansur’un yolları Gebze’de çakıştı..
Gerisini Nazım Hikmet Kuvvayi Milliye Destanı’nda şöyle yazdı..

“Mehtaplı bir gece,
gümüş bir kutunun içindesin :
ortalık öyle bir tuhaf aydınlık, öyle ıssız.
Ya çok seslidir
ya hiç ses vermez mehtaplı gece zaten.

Yatıyor filintasının arkasında Kartallı Kâzım.
Kız gibi Osmanlı filintası.
Parlıyor arpacık
namlının ucunda :
yüz yıllık yoldaymış gibi uzak
ve bir damlacık.

Kâzım emir aldı merkezden :
Gebze’deki İngiliz’in tercümanı vurulacak.
Köylerde teşkilât kurmuş tercüman Mansur :
satıyor bizimkileri.

Kâzım iyi hesaplamış herifin geçeceği yeri.
İşte sökün etti Mansur karşıdan :
beygirin üzerinde.
Beygir yüksek,
İngiliz kadanası.
Kendi halinde yürüyor hayvan
ortasında demiryolunun
sallana sallana,
ağır ağır.
Tercüman herhalde bırakmış dizginleri,
başı sallanıyor,
belki de uyuyor üzerinde beygirin.
Yaklaştıkça büyüyor herif.
Zaten mehtapta heybetli görünür insan.

Arada kaldı kalmadı dört yüz adım,
namlıyı kaldırdı birazcık Kâzım,
nişan aldı sallanan başına Mansur’un.
Soldaki yamaçtan bir taş parçası düştü.
Bir kuş uçtu sağdaki ağaçtan,
-ağaç çınar-.
Kuş ürkmüş olacak.
Çevrildi Kâzım’ın başı kuşun uçtuğu yana,
mehtapla yüz yüze geldiler.
Mehtap koskocaman,
desdeğirmi,
bembeyaz.
Ve Kâzım’ın gözünü aldı âdeta.
Zaten bu yüzden,
tekrar göz, gez, arpacık
ve filintayı ateşlediği zaman
ilk kurşun Mansur’un başını delecek yerde
galiba omuzuna girdi.
Herif «Hınk» dedi bir,
beygirin başını çevirdi
dörtnal kaçıyor.
Yetiştirdi ikinci kurşunu Kâzım.
Beygirin üstünde sola yıkıldı Mansur.
Üçüncü kurşun.
Tercüman düştü beygirden.
Fakat bir ayağı üzengiye takılı kalmış,
sürüklendi kaçan hayvanın peşinde biraz,
sonra kurtuldu ki ayağı
yıkılıp kaldı olduğu yerde.
Yamaca sardı beygir.
Kalktı Kâzım,
yürüdü Mansur’a doğru,
üzerinden kâatları alacak.
Arada dört telgraf direği yalnız,
ellişerden iki yüz metre eder.
Mansur doğruldu ansızın,
kaçıyor bayır aşağı.
Filintayı omuzladı Kâzım.
Dördüncü kurşun.
Yıkıldı herif.
Koştu Kâzım.
Doğruldu yine Mansur.
Yürüyor sarhoş gibi sallanarak,
kaçmıyor artık,
yürüyor.
Kâzım da bıraktı koşmayı.
Deniz kıyısına indiler.
Orda boş bir fabrika var,
bir de beyaz bir ev,
tahta iskelesi iner denizin içine kadar.
Mansur suya giriyor,
kâatlar ıslanacak.
Beşinci kurşunu yaktı Kâzım.
Suya düşüp kaldı önde giden
ve Kâzım tazelerken şarjörü
bir ışık yandı beyaz evde,
bir pencere açıldı.
Galiba bir kadın baktı dışarıya..
Boğazlanıyormuş gibi bağırdı Mansur.
Pencere kapandı,
ışık söndü.
Tercüman attı kendini tahta iskeleye.
Art ayakları kırılmış bir hayvan gibi sürünüp tırmanıyor.
Hay anasını,
ay da denize düşmüş
toplanıp dağılıyor,
dağılıp toplanıyor.
Velhasıl,
lâfı uzatmıyalım,
Mansur’un işini bıçakla bitirdi Kâzım.
Kâatlar kan içindeydi.
Fakat kan kapatmıyor yazıyı…

Namussuzun biriydi Mansur,
muhakkak.
Düşmana satılmıştı,
orası öyle.
Kaç kişinin başını yedi,
malûm.
Ama ne de olsa
mehtapta herif beygirin üzerinde uyumuş geliyordu.
Demek istediğim,
böyle günlerde bile, böyle bir adamı bile bu çeşit öldürüp
ortalık duruldukta, yıllarca sonra mehtaba baktığın vakit
üzüntü çekmemek için,
ya insanlarda yürek dediğin taştan olacak,
yahut da dehşetli namuslu olacak yüreğin,
Kâzım’ınki taştan değildi çok şükür,
fakat namuslu.
Ne malûm? dersen..
Dövüştü pir aşkına,
yaralandı birkaç kere
ve saire.
Ve kavga bittiği zaman
ne çiftlik sahibi oldu, ne apartıman.
Kavgadan önce Kartal’da bahçıvandı,
kavgadan sonra Kartal’da bahçıvan.”

*. *. *

Kartallı Kazım’ın asıl adı, İbrahim Göleber’di..
Hacı Mısırlı Seyyit Ahmet’in oğluydu..
Arnavut kökenliydi..
Kuvvayi Milli’de büyük başarılar elde etmişti..
İsmet İnönü ve Halide Edip Adıvar’ı Ankara’ya doğrudan ulaştıran ekibin de içindeydi..
Kurtuluştan sonra mesleği bahçevanlığa geri döndü..
Savaştan kaçanlar, gammazcılar bir bir köşe olurken, o sıradan bir vatandaş olarak yaşamını sürdürdü..
İstiklal Madalyasını geri çevirdi.
“Ben sadece vatanıma hizmet ettim” dedi.
Bir süre sonra hapse düştü..
Cezaevi’nde Nazım Hikmet ile tanıştı..
Nazım, kendisine hediye edillen kırmızı bir gömleği Kartallı Kazım’a verdikten sonra onun bir portresini çizdi.
Bu portre halen Kartallı Kazım’ın çocuklarınca korunmakta..
1961 yılında 66 yaşında hayata gözlerini yumdu..
Yayalar Mezarlığı’na gömüldü..
Bugün Kartal’da Kazım’ın bir heykeli var..
Ama adını ne tarih kitapları yazıyor, ne de fazla bilen var..
Nazım Hikmet yazmasa, belki de hiç bilen olmayacaktı..
Rivayet odur ki, Kazım ölmeden önce dostlarına sık sık şu soruyu sormuştu.
“Biz bu cumhuriyeti neden ve kimin için kurduk?”

www.haberhurriyeti.com / SEDAT KAYA

Yorum yazın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Haberler Teması. Tasarım ve Programlama: Seçkin Talanöz