|
|
Küreselleşme ve
Dünya Krizi’ne karşı
“Diriliş Ekonomisi”..
Birinci Türkiye İktisat Kongresi’nin İzmir’de yapılmasının gerekçesi neydi?.. Biraz düşünelim.. Dünyada işgal edilmekle bir kurtuluş savaşını başlatan, sonra işgalden kurtulmakla o kurtuluş savaşını sonlandıran bir başka şehir var mıdır?.. Bu biricik şehir İzmir’dir.. İzmir ve çevresi, Emperyalizm’in öne sürdüğü Yunanistan Orduları tarafından 15 Mayıs 1919’da vahşice işgal edilmiştir. İzmir’i Yunanistan’a armağan eden “Paris Barış Konferansı”nın karar vericileri ABD Başkanı Wilson, İngiltere Başbakanı Lloyd George, Fransa Başbakanı Clemenceau, İtalya Başbakanı Orlando’dur, yani Emperyalizm’in egemen baş yöneticileridir.
Anadolu halkı, Mustafa Kemal önderliğinde bu Emperyalizm’in işgaline karşı şanlı bir kurtuluş savaşı vererek, Yunan Ordularını 9 Eylül 1922’de İzmir’den kovalamışlar, Emperyalizm’in zincirlerini kırmışlardır. Kurtuluş Savaşı’nın askeri cephesi İzmir’de sona ermiştir.
Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının, İzmir’in kurtuluşundan (istirdat) 6 ay sonra yine İzmir’de, Cumhuriyet’in ilanından 8 ay önce, ülkenin dört köşesinden kopup gelen delegelerin buluştuğu bir iktisat kongresi toplamalarının anlamı; Emperyalizm’e karşı gayrı-milli ekonominin tasfiye edileceğinin ve onun yerine mili bir ekonomi kurulacağının dosta düşmana mesajını vermekti.. Dahası, İzmir’in kurulmak istenen milli ekonomideki baskın yerinin önemini vurgulamak ve en önemlisi askeri zaferden sonra ekonomik zafer elde edilemez ise siyasi zaferin (cumhuriyetin ilanının) anlamsız olacağı gerçeğinin son derece ileri görüşlü ve bilimsel bir anlayışla ifadesidir. Üstelik bu ifadeler, yurdun tüm köşelerinden ve sınıflarından gelen halk temsilcilerinin demokratik oylaması ile kararlaştırılıyordu...
İzmir İktisat Kongresi, kurtuluş savaşını kazanan kuvayı milliyecilerin yeni bir ulusal ekonomi temelinde ulusal bir cumhuriyet kurmak istediklerinin İzmir’den dünyaya ilanıdır! Hem de bir iktisat kongresiyle..
Atatürk’ün Ekonomi Devrimi
Kongrenin Türkiye Cumhuriyeti Tarihi’nde önemli yeri vardır.. “Kurtuluş Savaşı Ekonomisi”, ardından gelen “İzmir İktisat Kongresi” ve sonraki “Atatürk’ün Ekonomi Devrimi”, birbirini izleyen, birbirinin doğal sonucu olan 3 önemli aşamayı oluşturur. 1920-23 arasında Türkiye Büyük Millet Meclisleri’nin uyguladığı bir Kurtuluş Savaşı Ekonomisi vardır, bu ekonomi “Tekalifi Milliye” kararları sonucunda, iki öküzünden birini, iki çorabından birini, iki altınından birini ordusuna gönüllü teslim eden kahraman bir halkın kuvayı milliye dayanışmasına dayanır.
17 Şubat – 4 Mart 1923 tarihleri arasında İzmir’de Hamparsumyan üzüm-incir işletmesinde, ülkenin dört bir tarafından gelen 1135 kişilik Çiftçi, İşçi, Tüccar ve Sanayici delegelerin omuz omuza buluşmasıyla toplanan ve Mustafa Kemal Paşa’nın açış konuşmasıyla çalışmalarını ilerleten “1.İzmir İktisat Kongresi”, imtiyazsız ve sınıfsız bir kitle dayanışmasının seferberliği içinde, özel sektör ile devlet sektörünün yanyana başlatacağı büyük kalkınma atılımında (Take-Off), Emperyalizm’in tüm sömürücü etkilerinden arınmış, bağımsız ve yüzde yüz bir yerli ekonomi kurma kararı almıştır. Kongre sonucunda alkışlarla kabul edilen “Misakı İktisadi Kararları”nın özü budur.
1.İzmir İktisat Kongresi, devletçilik, karma sistem ve liberalizm gibi güçlü ekonomi tercihlerini içinde barındıran demokratik ve prağmatik bir anlayışı hakim kılmıştır. Ülke, hiçbir katı ekonomik doktrine teslim olmadan, iç ve dış konjoktüre uyabilen ekonomik alternatifleri daima tercih edebilecek bir akılcı sistemi uygulama kararı almıştır. Türkiye cumhuriyet ekonomisinin kuruluş yıllarında devletçilik, karma sistem ve liberalizm gibi art arda gelen tercihlerinin yalpalama değil, prağmatik ve teknik tercihler olduğunun ipuçları 1.İzmir İktisat Kongresi’nin ruhunda gizlidir.
Kongre sonucunda Türkiye nasıl bir ekonomiye kuvuşmuştur ve sonuçta veriler nedir?.. Kongre sonrasında, 1923-38 arasında Atatürk’ün Ekonomi Devrimi uygulanmıştır.
1938’de Atatürk son nefesini verirken, ekonomik veriler şunları vurgular: Türkiye bağımsız ve yerli bir ekonomi kurarken hiçbir dış yardım almamıştır, Osmanlı borçlarını büyük ölçüde tasfiye etmiştir, sıkı para ve güçlü maliye stratejisi ile denk ve çoğu yıl artı veren bir milli bütçeye yaratmıştır, planlı kalkınma ilkesini sımsıkı uygulayarak yerli üretim ve sanayileşme ile modern tarım atılımlarını gerçekleştirmiştir, parasının değerini İngiliz sterlini ve Amerikan dolarına denk hale getirmiştir, ülkeyi demiryolları ağı ile kuşatmaya başlamıştır, ekonomide haksız kazanç elde eden hiçbir ayrıcalıklı sınıf oluşturmamıştır, en önemlisi enflasyon bu dönemde sıfırdır, daha da önemlisi Nazili Dokuma Fabrikası açılırken, aynı anda konservatuvarlar açılmakta ve yeni harflerin kabulü sağlanmakta, aynı anda hayret verici bir şekilde Sivas-Erzurum Demiryolu’nun temeli atılmaktadır.
Sonuç Atatürk Devrimi’nin 1938 yılı verilerine göre, Türkiye’nin yepyeni, genç, kalkınma yolunda azimle ilerleyen, başı dik, borçsuz, enflasyonsuz ulusal bir Cumhuriyet yaratmasıdır.
İşte bu yüzden o yıl ölen Atatürk’ün cenazesinde tüm dünya büyükleri sıraya girmişlerdi. Bu süreç, “1.İzmir İktisat Kongresi”nin tam ortasında yönlendirici olarak yer aldığı, “Kurtuluş Savaşı Ekonomisi” ile başlayan ve “Atatürk’ün Ekonomi Devrimi” ile sonuçlanan bir muazzam Kalkınma (Kalkış - Take-Off) Deneyimi’nin, dahası diğer az gelişmiş ülkelere dönük gerçekçi bir ekonomi modelinin çarpıcı belgeselidir. Ulusal egemenliğin, mutlaka ekonomik egemenlik ile pekiştirilmesi gerektiği gerçeğinin, akademik dünyada ders olarak okutulması elzem başarılı bir evrensel deneyidir.
Türkiye’nin baş ağrıları
Atatürk, kongre konuşmasında, “Yeni hükümetimizin düşmansız kalacağını farzetmek doğru değildir. Bunun için çok kundaklar koyarak bizi yıkmaya çalışacak ve suikaste teşebbüs edecekler bulunacaktır. Bütün bunlara karşı silahımız, iktisadiyatımızdaki kuvvet, direnç ve muvaffakiyetimiz olacaktır” demiştir. Bu sözleri, günümüz Türkiyesi’nin AB müzakereleri, ABD ilişkileri, yabancı sermaye, İMF – Dünya Bankası ilişkileri, Ermeni, Yunan, Kürt sorunlarıyla bağlantılı olarak yorumlamak gerekir.
Günümüz Türkiyesi’nin bir çok iç ve dış sorunlar sebebiyle başı sürekli ağrıyor. Neden?.. Çünkü Türkiye’nin baş ağrılarının temel sebebi midesinin problemli, daha açıkçası midesinin giderek boşalmakta olmasıdır. Mustafa Kemal kuşağı, bize başı dik, yerli, bağımsız ve güçlü bir ülke ekonomisi miras bıraktı. Bu yüzden Atatürk’ün işaret ettiği dış hasım güçler, binbir isyan ve iç kalkışmalarla genç Türkiye’yi yıkamadılar, çok istemelerine rağmen hiç gündemden kaldırmadıkları Sevr antlaşması doğrultusunda parçalayamadılar, Anadolu ekonomisin yeniden esir edemediler, Ege’mizi Yunanistan’ın vilayeti yapamadılar, büyük Ermenistan ile büyük Kürdistan’ı bizim topraklarımızda kuramadılar, boynu eğik İslam denizinde Emperyalizm’in kuklası yeni bir Neo-Osmanlı etiketli Hilafet ve Saltanat’ı inşa edemediler.
Anadolu’da oluşan yeni Cumhuriyet, hem İslam’ın, hem Türklüğün, hem de anti-emperyalist mazlum ulusların bir gururu olarak tarih sahnesine çıktı, yükseldi.. Çünkü ekonomimiz, Atatürk’ün dediği gibi güçlü ve sapasağlam inşa edilmişti, milli bağımsızlık azmimiz her türlü tehditi caydırıyordu.
Bu gün tam tersi bir durum söz konusu.. Çökmüş bir ekonomide, torunlarımızın bile şimdi aldığımız borçların faizini bile ödeyemeyeceği bir süreçte, özellikle Batılı dostlarımız ile ciddi sorunlarımız var ve giderek büyüyen bu sorunlarda Türkiye giderek kan kaybediyor, giderek daha alçaltıcı davranışlara muhatap oluyor.
Avrupa Birliği ilişkilerimiz esir gibi değil, adam gibi olmak zorundadır. Dünyanın jandarması ABD ile eski bir müttefik olarak başımıza çuval geçirilmeden eşit koşullarda dostane ilişkiler içinde olmalıyız. İMF ve Dünya Bankası borçlarımızı tasfiye edebilmenin haritası mutlaka çizilmelidir. Ülkemize katkılı yabancı sermayeyi desteklemeli, ancak sıcak para esprisi arkasına saklanan ulusal değerlerimize karşıt, yıkıcı, ajan hüviyetli, Soros gibi spekülatif amaçlı finans ve etnik kültürcü yabancı sermayeye karşı dikkatli olmalıyız. Kürt Sorunu’nu, Türk halkının bu coğrafyadaki egemenlik hakkına halel getirmeden, Kürtlerin de insani isteklerini kabul ederek üniter bir çerçevede, mutlaka bölünmeye ve hatta yok edilmeye karşı kesin caydırıcı unsurlarını da masaya koyarak halletmeliyiz. Kuzey Irak’ı tanımalıyız. Ermeni Soykırımı iddialarına karşı tek karış toprak, tek kuruş tazminat vermeyi sonsuza kadar ret ederek, barışçı bir düzlemde Ermenistan’ı muhatap alarak, onların kırık gönüllerini hoş tutarak, ikna ederek bitirmeliyiz. Kıbrıs’ta, Ege Adaları’nda nerede bir sorunumuz varsa, milli haklarımızdan vazgeçmeden Yunanlı-Rum komşularımızla azami barış ve dostluk isteğimizi kayda geçirmeli, anlaşmalıyız.
Sorarım..
Bunlar baş ağrılarımızdır.
Midemiz boş ise.. Kim bizi dinler! Ensemize vura vura, isteklerini, taa Sevr’e kadar yaptırmak için var güçleri ile çalışırlar. Değil mi?.. Sorunuzdaki Atatürk’ün tarihi ifadeleri işte günümüzü böyle aydınlatmakta..
Türkiye’de ekonomik dönemler
Peki Türkiye bu hallere nasıl düştü?.. Birinci İzmir İktisat Kongresi ardından gelen Atatürk döneminden sonra neler oldu?. Türkiye’deki ekonomik dönemleri; (1923-45) arasındaki tek partili ve devlet ağırlıklı “Karma Ekonomi Dönemi”, (1945-61) arasındaki çok partili “Liberalleşme Dönemi”, (1962-1976) arasındaki “Planlı Kalkınma Dönemi”, (1980-1990) arasındaki ihracata dayalı “Özalist Büyüme Dönemi”, 1990’dan sonra günümüze kadar uzanan dönemi de “Küreselleşme Dönemi” olarak kabaca kategorik olarak sınıflandırabiliriz.
Bu dönemleri, askeri darbeler süreci içinde ve ikinci (1981’deki), üçüncü (1992’deki), dördüncü (2204’teki) İzmir iktisat kongreleri ışığında incelememiz gerekmekte..
Önce 1923-38 arasındaki Atatürk’ün Ekonomi Devrimi sürecini, 1945’lere, hatta çok partili demokratik hayata geçtiğimiz 1950 yılına kadar, yani İsmet İnönü’nün Milli Şef olduğu dönemi de kapsar biçimde uzatmamız gerekmektedir. Ancak 1938-45 arasındaki Milli Şef İnönü dönemi, 1929 Dünya Bunalımı’nın tesirleri, kendi yağı ile kavrulan Türkiye’de devrim heyecanının eksilmesi, tek partinin yanlı tutumları sebebiyle ekonomik bir durgunluğa işaret eder. Türkiye’nin en büyük iktisadi küçülmesi, yüzde 15.3 ile 1945’te yaşanmıştır.
Genel olarak, 1923-45 döneminde uygulanan ekonomi modeli, iç ve dış reel politik gerçekler sebebiyle tek partili bir “Milli Şef” cumhuriyetinin çerçevesi içinde hayat bulur. Cumhuriyetin bebeklik döneminden sonra gelen delikanlılık döneminin ergenlik sorunları, her türlü iç tehdidin dış tehditlerle buluşması, 1929 Dünya Bunalımı ve Komünizm, Faşizm gibi evrensel tehlikelerin ülke sınırları çevresinde boy atması, bir türlü cumhuriyetin ana amacı olan çok partili demokrasinin yaratılmasını gerçekleştirememiştir.
Bu dönem, demokrasisiz bir ulusal kalkınma sürecini vurgularken, kopya olmayan, şablon kullanmayan bir yerli uygulamayı gözler önüne serdiği için orijinaldir, ilginçtir, Emperyalizm güdümündeki Kapitalizmin, Komünizmin, Faşizmin dışında, halkına en azından bağımsızlık bahşeden bir onurlu milli tavra sahiptir.
Üstelik bu model, yalnızca az gelişmiş ülkeler için yararlı bir model değildir. Çeşitli yollardan kalkınmış ileri ülkelerin günün birinde küresel krizlerin yıkıcı tsunami dalgaları karşısında alternatif savunma modeli olarak, ekonomik yaşamı ve kalkınmayı sürdürebilecek bir umut olarak dikkat çekicidir.
.
Demokrasi ve Liberalleşme başlarken..
Türkiye 1945-61 arasında, önceki ekonomi modelinden vazgeçerek, oluşturduğu genç demokrasinin evrensel koşulları gereğince, iyi niyetle ve isteyerek “Liberalleşme” dönemine adımını atmıştır.
Artık ulusal ekonominin kuvayı milliyeci ruhu değil, piyasa ekonomisi inşa sürecinin özelci ve rekabetçi ihtirasları söz konusudur. Biz değil, bundan böyle, ben söz konusudur.. Bu ihtirasların demokrasi ilkeleri açısından halkı ve meşru olduğu da evrensel bir gerçektir. Üstelik 1923 İzmir İktisat Kongresi’nin nihai amacının, kalkınacak olan bu ülkede ne pahasına olursa olsun çoğulcu demokrasiye dayalı hürriyetçi, ama sosyal yönün de asla göz ardı edilemeyeceği bir halkçı liberalizm yaratılması olduğu düşünülürse, Atatürk döneminin İktisat Vekili, İş Bankası kurucusu ve liberalleşme döneminin Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın bir çok açıklamasında vurguladığı gibi, Türkiye’nin Liberalleşme hamlelerinin de mantığını ve gücünü, 1923 İzmir İktisat Kongresi’nden aldığını savunabiliriz.
Yeter ki, gelişen ekonomi yalnızca kendi çıkarlarını düşünen dünyanın azgın emperyal güç odaklarının, tekelci bencil sermayenin eline düşmesin ve bin bir emekle yaratılan Türkiye milli ekonomisi liberalleşme hevesi ile toz duman olmasın!
Özel sektörün öne çıktığı, İzmir dahil ülkenin her yerinde Marshall yardımının da katkısıyla özel sanayi girişimlerinin, gürbüz fabrika bacalarının tütmeye başladığı bu dönem, Türkiye Kapitalizmi’nin ve buna bağlı Türk Burjuvazisi’nin oluşmaya başladığı altın yıllardır. Başarıları saymakla bitmez.. Koç, Eczacıbaşı, Sabancı, Çukurova, Yaşar, bu gurur verici dönemin önde gelen girişimleridir.
Üstelik bu dönem, İktisadi Devlet Teşekkülleri (İDT) aracılığı ile ülke ekonomisinde hatırı sayılır bir ağırlığı olan devletin desteğinde, devletle işbirliği içinde, yine 1923 1.İzmir İktisat kongresi’nin işaret ettiği devlet-özel ittifakını sergileyen bir içeriğe de sahiptir. Bu dönemin 1.İzmir İktisat Kongresi’ne zıt bir yörünge içinde yol aldığını söylemek abartılı ve acımasız bir eleştiridir.
27 Mayıs ve Planlı kalkınma
Türkiye 27 Mayıs İhtilali’nden sonra 1962-1976 yıllarında Planlı Kalkınma dönemini yaşadı. Yeni Anayasanın, yeni yasama, yargı ve yürütme anlayışlarının sosyal yaşamda yer almasıyla, yine Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) ile Kalkınma Planları’nın ekonomide yönlendirici bir unsur olarak devreye girmesiyle büyüyen, istekleri artan, nüfusu çoğalan, genç bir işçi nüfusu oluşan, hedefleri çeşitlenen, bazen kontrol edilemez davranışlarda bulunan ekonominin bir nebze olsun kontrollu bir kalkınma stratejisi içinde ilerlemesi arzu edilmiştir.
DPT, ilk yıllarında bunu korumacı yöntemler kullanarak başarmış, sonra politik tesirlerle ilk gücünü ne yazık ki yitirmiştir. 1980’e kadar süren bu dönemin yoğun anarşi ve terör ortamında, 12 Mart, 12 Eylül gibi askeri darbelerini de içerdiğini ve bu olayların ekonomiye en ağır darbeleri indirdiğini unutmayalım.
Bu dönemdeki Beş Yıllık Kalkınma Planı’nın temel stratejisi, ithal ikamesidir. Bu strateji ile bu zamana kadar ithal edilen dayanıklı tüketim mallarının yabancı sermaye ortaklıklarıyla Türkiye’de montajına başlanmıştır. Bu süreç, dışa bağımlı ekonominin ilk adımlarını oluşturdu.
İhracata dayalı büyüme dönemi
1980 ile 90 arası Turgut Özal’ın dönemiydi.. “Özalizm” bu dönemde ülkeye damgasını vurdu.. Bu dönem İhracata dayalı Büyüme Dönemi olarak isimlendirilir. 24 Ocak 1980 İstikrar Tedbirleri ile ekonominin kumandasını ele geçiren Turgut Özal, ülke ekonomisini dünya ekonomisine entegre edebilmek için pür liberal bir dönemi bilerek ve iyi niyetle başlatmıştır. Bu süreçte ihracat ağırlıklı politikalar, “ithal ikamesi” politikalarının yerini almıştır. Yeni bir yol haritası çizilmeye başlanılmıştır.
Tam bu noktada 58 yıllık bir aradan sonra 2-7 Kasım 1981 tarihinde 2.İzmir İktisat Kongresi toplandı. Tıpkı birincisi gibi, ikincisi de zamanlama açısından ekonomide önemli bir dönemeci simgeliyordu. Özellikle ticaret ve sanayin dışa açılma ve ekonominin uluslar arası rekabete yönelme sürecine girdiğini ifade edebiliriz.
1981 yılındaki 2.İzmir İktisat Kongresi sonuç tebliğinin ekonomiye ilişkin bakış açısı,
ana hatlarıyla, serbest piyasa ekonomisi içinde devlet ve bireyin (özelin) birbirine karşı değil, tamamlayıcı bir şekilde faaliyet göstereceği planlı bir kalkınma sürdürmesi şeklindedir.
Oysa bu kongre kararları ile, 1980-90 arası Özal tarafından uygulanan ekonomi taban tabana zıt bir görünüm sergilemiştir.
12 Eylül askeri rejiminin düzenlediği ve Konsey üyesi generallerin en önde katıldığı 2.İzmir İktisat Kongresi, görüntü olarak birincisinin izinde gittiğini vurgulamak zorundaydı, şekilsel olarak Kemalizm’e bağlılığın bir göstergesiydi. Askerler böylece mutlu ve memnun olmuşlardı.
Oysa 24 Ocak kararları ve 12 Eylül rejimi ile ekonomide tek egemen olan Turgut Özal, bu döneme pür liberal, tüm ekonomik-politik tabuları yıkan, denetimsiz özgürlükçü, sınırsız piyasacı bir kimlikle damgasını vurdu. Şüphesiz yaptığı işe inanıyordu ve kendince iyi niyetliydi, ülkesinin bu yönden hızla büyüyeceğini sanıyordu. Ancak bu büyüme acaba hızlı kalkınma mıydı?..
Özal ekonomisi Türkiye’yi büyüttü, hayalinde bile yaşatamayacağı ölçüde dışa açtı, içlerinde sayısız hırsızı ve de namuslu işadamını barındıran girişimciliği ateşledi. İnanılmaz bir radikalizm ile Türk sermayesine güven, hırs ve atılım önerdi..Bu ekonomide kazanan çok olduğu gibi, kaybeden de çok olacaktı. Devletin ağırlığının hızla azaltıldığı, giderek kamu alanının daraldığı bu süreç, artık dünya ekonomilerinin bir yarış halinde akıntısına kapıldıkları Küreselleşme’ye eklemlenmek için doludizgin gidiyordu. Özal’ın ani ölümü bu gidişin uluslararası saygın önderini tarih sahnesinden çıkarıverdi.. Artık yeri bomboştu.. Başsız kalan koşu devam ediyordu..
Küreselleşme’ye dört nala koşu
1990’lı yıllardan 200’li yıllara, yani günümüze uzanan dönem, dört nala Küreselleşme’ye doğru kontrolsuz biçimde koştuğumuz yıllardır.
1992’de Cumhurbaşkanı T.Özal zamanında yapılan “3.İzmir İktisat Kongresi” ile 2004 yılında gerçekleşen “4.İzmir İktisat Kongresi”, Türkiye’de Küreselleşme Süreci’nin alabildiğine ilerletildiği dönemde yaşama geçti..
Bu dönemde mal ve hizmetler için, dünya ölçüsünde global bir pazar oluşturan iletişim ve finansal teknolojilerindeki gelişmeler çok önem kazandı. Bilgisayar donanım ve yazılımları, uydu teknolojisi, fiber optik kablolar, yüksek hızlı elektronik transferler öne çıktı. Dünya çapında şirketlerin global pazarlar tekleşmiş gibi hareket etmeleri olanağı doğdu. Çok uluslu şirketler, çok uluslu şirketlerle evlenerek, ulusal sınırları delik deşik ederek, ulusal ekonomileri kuşatan, yönlendiren, batıran, çıkaran, borçlandıran tanrısal egemenler haline geldiler. Dünyayı hızla dolaşan uluslararası finansal kaynaklar, ulusal merkez bankalarından ve devlet bütçelerinden daha güçlü ve en kötüsü provakatif birikimler haline geldiler.
Ulusun, bayrağın, dinin, ulusal bağımsızlığın, geleneklerin hiçe indirgendiği, yalnızca küresel ekonomi devlerinin çıkarlarının söz konusu olduğu bir acımasız rekabetçi serbest piyasa ekonomisi doludizgin kökleşti. Bu büyük egemenliğin merkezi de A.B.D. idi.
Dünya bu yönde hızla ilerlerken, Türkiye 1923 İzmir İktisat Kongresi tarihi sürecine tamamen ters yönde, dışa bağımlı, yabancı ekonomilerin tamamen egemen olduğu, hızla ve batarak kuşaklar boyu borçlanan, sınıfları arasında derin uçurumlar oluşan, bir avuç sülaleden oluşan imtiyazlı bir zümrenin pervasız bir yaşam sürdüğü, plansız, proğramsız, bütçeleri daima derin açıklar veren, sanayisi çökmüş, üretimi durma noktasında, tarımı perişan edilmiş, üstelik Gümrük Birliği dezevantajımız ve 2000 yılı sonrası krizlerle şaşkına dönmüş, karpuzu bile ithal eden bir çaresiz ülke durumuna gelmiştir.
Bunda kontrolsuz biçimde küreselleşmenin kucağına topluca atılmamız kadar, ulusal ve plancı ekonomi geçmişimizden iğrenen pür liberal ama ilerisini göremeyen yöneticilerimizin de sorumluluğu vardır..
Üstelik böyle bir Türkiye, büyük bütçe kayıplarına yol açan müthiş bir terör saldırısıyla inlemekte, iç politikadaki sosyal, mezhepsel, etnik, sınıfsal ayrışmaların travmasıyla çatırdamaktadır.
Bu çerçeve içinde gerek ABD’nin, gerekse AB’nin, Türkiye’ye tıpkı Osmanlı’nın son dönemlerinde olduğu gibi baskıcı, emir edici, aşağılayıcı, umursamaz ve çıkarcı yaklaşmalarından daha doğal ne olabilir ki?..
Gerçek Küreselleşme nedir?
Küreselleşme, yanlış adres midir?.. Tam tersine Küreselleşme doğru adrestir. Küreselleşme, evrensel adaletin, insan haklarının, serbest piyasa ekonomisinin, çağdaş bilimin, laik eğitimin, dünya sağlığının, küremize (dünyamıza) eşit ve adil biçimde yayılması, insanlığın topyekun, hep birlikte özgür ve serbest biçimde, tam demokrasi ortamında omuz omuza barışçı biçimde kalkınması, etnik ve dini şovenizmleri dışlamış savaşsız bir dünya düzenidir.. Kutsal kitaplarda yazan Armageddon Savaşı sonunda kötüye karşı savaşı kazanan Mesih’in veya Mehdi’nin kurduğu bin yıllık saadet dönemini, o yılları beklemeden hemen kurabilme idealidir gerçek küreselleşme..
Eşitlikçidir, adildir ve demokrattir!..
Öyle olmak zorundadır..
Oysa, öyle olmamıştır..
Öyle olmamaktadır..
Küreselleşme, dünya halklarını, yeni formatlar içinde yeni sömürge halklarına dönüştürmek isteyen, krize maruz kaldığı zaman tüm dünyaya buhran ihraç eden, dünya ekonomilerini çökerten bir yaramaz çocuk gibi karşımıza çıkmaktadır.
Acımasız kriz fırtınası
İMF hesaplarına göre maliyeti 10 trilyon dolardan çok olan “Küresel Kriz”, küreselleşmenin sonucu olarak doğmuştur. Ve, buna bağlı olarak Türkiye ekonomisi 2009 yılının ilk çeyreğinde yüzde 13.8 oranında küçülmüştür. Bu yaşanmakta olan dünya krizinin bize attığı yumruklardan biridir. Ardından daha niceleri gelecek. 2007’den itibaren patlak veren kriz, küreselleşmenin apaçık bir suç belgesi değil mi?..
ABD’de müflis bankalar ve çıkarcı grupların oluşturduğu bir dünya hastalığı ortaya çıkacak ve virüs hızla gelip benim zaten kanserli ekonomimi ölümcül bir sürece doğru sokacak ve son nefesimi çabuklaştıracak. Ve ben buna karşı hiç direnemeyeceğim bile..
Çünkü Küreselleşmenin hastalıklarına karşı “direnme alternatifini”, çok bilmiş bilim kökenli (!) televizyon ekonomi yorumcularımız (!), krizin gümbür gümbür patladığı dönem başlarında bile bana hiçbir zaman anlatmamışlar ki.. (Burada apaçık, Asaf Savaş Akad’la. Mehmet Altan’la simgeleşen “Kemalizm karşıtı, 2.Cumhuriyetçi-Amerikancı iktisatçıları işaret ediyorum)
Yaşadığımız yalan rüya, Küreselleşme olamaz.. Bu, başka bir şey.. Bu, Yeni Emperyalizm’in başımıza açtığı ölümcül bir sorundan başka bir şey değil.. Şu anda dünyada ve Türkiye’de yaşanan budur.
Üstelik 2007 yılının Nisan ayında düzenlenen 31.İktisatçılar Haftası’nda, “Türkiye’nin Geleceğini Düşünmek” başlıklı toplantıda buluşan bir kısım iktisatçılar, “Dünya Ekonomisi ile onun peşine takılan Türkiye ekonomisini freni patlamış bir kamyona benzetmişlerdi. Demek ki krizleri önceden hisseden ve uyaran iktisatçılarımız da var. Ve bu iktisatçılar, Türkiye’nin benimsediği ultra-liberal politikanın borçlanarak tüketim yolunda umutsuz kulvarlarda yıllarını harcadığında birleşiyorlar.
Kriz, teğet geçmiş (!)..
Dış dünya ile göbekten bağımlı Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu bir kez daha toparlayalım..
Geçirmekte olduğumuz küresel kriz fırtınası sebebiyle oluşan dalgalanmalar sonucu Türkiye ekonomisi kısa süre içinde çok kez sarsılmıştır. Dalgalanmaların kaynağı olan Ağustos 2007’de ABD’deki Mortgage (Konut Kredileri) Olayı’nın yaratığı kontrolsuz ve çalkantılı bunalımı dizginlemek için Hiper-Liberal ABD’de bile kontrollu devlet müdahalesi öngörülmüştür.. (Hani, Keynes doktrinleri kütüphanelerin tozlu raflarında unutulmuştu?..)
Artık, Afganistan’da, Irak’ta, Orta Doğu’nun her köşesinde dünya jandarmalığı yapan tek kutuplu yeni emperyalistlerin güdümündeki Küreselleşmenin yarattığı spekülatif köpük ekonomisi, hızla çalkalanırken, dalgalanırken, köpüğü söndürüp, dünya halkları dingin sulara ulaştırmak için, acil küresel müdahale planları, ulusal savunma duvarları gündemdedir. Kontrolsuz küreselleşmeye, kontrollu müdahaleler artık apaçık tartışılmaktadır. Kapitalizmin son 70 yıldaki en büyük krizini göğüslemek için kapitalist ekonomi ilkelerinden bir süreliğine bile vazgeçmek artık söz konusudur.
Türkiye küreselleşme süreci zarfında yüksek dış borç, cari açık, faiz, kar transferleriyle büyük ölçüde potansiyelini gelişmiş ülkelere kaptırdı. Neoliberalizm.. Küreselleşme.. Yeni Dünya Düzeni.. Otomotiv devi General Motors’un bile iflas ettiği bu tabloda artık bu parlak kelimelerin hiçbir önemi yok. Doğasında insani mantık olmayan Neoliberalizm son kriz sonucunda, ülkemize kapanmaz cari açık, sıcak para-İMF kıskacındaki borç batağında daha fazla kan kaybı armağan etti. O kadar!
Ülkemiz kaybetti.. Kriz bize teğet geçiyor söylemi, ne yazık ki, reel ekonominin sorularına yanıt vermekten çok uzak..
Okanjo’nun dünya ninnisi..
Türkiye borç batağındadır..
Bu yılın ilk yarısında Türkiye’nin iç borcu 2001’e kıyasla yüzde 147 artarak 301.6 milyar liraya, dış borcu ise yüzde 92.3 artarak 107.2 milyar liraya ulaşmıştır. Yani Türkiye’nin toplam merkezi yönetim brüt borç stoku 2009’un ilk yarısında 2001 sonuna göre yaklaşık yüzde 130 artışla 177.9 milyar liradan 408.9 milyar liraya çıktı..
Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) belirlemelerine göre Milli gelirin üçte biri kadar borcumuz vardır..Türkiye’de 71 milyon kişi yaşamaktadır. 408.0 milyar liralık borcumuz, nüfusa bölündüğünde Haziran-2009 itibariyle, kişi başına 5 bin 700 liralık bir rakam ortaya çıkıyor.
2008 yılı itibariyle Türkiye milli geliri 741.8 milyar dolar, kişi başına düşen milli gelir ise 10 bin 436 dolardır, yani 15 bin 654 liradır..
Yani, milli gelirin üçte biri borçtur!
Erinç Yeldan, 8 Temmuz 2009 tarihli Cumhuriyet’te kaleme aldığı ekonomi-politik incelemesinde, Türkiye’nin, 2001 sonrasında sergilediği İMF proğramına sıkı sıkıya bağlılık, özelleştirmeler ve adına “yönetişim” denilen yapısal uyarlama reformlarıyla ekonomisini uluslararası sermayenin çıkar hesaplarına terk ettiğini belirmektedir. Yeldan’a göre, “Türkiye ekonomisi bir ucuz ithalat ve ucuz işgücü cennetine dönüştürülür iken, sanayi yapısı taşeronlaştırılmış ve ithalatın finansmanı spekülatif sermaye hereketlerine bağımlı kılınmıştı. Uluslar arası sermaye, Türkiye’nin bu bağlılığını 2003’ten başlayarak açmış olduğu 150 milyar dolarlık net yeni borçlanma ile “ödüllendirmişti”. Ulus-ötesi tekeller ve finans sermayesi açısından Türkiye, dolar bazında yüzde 40’ı aşan net finansal getirileri ile sömürüye açık, son derece değerli bir “yükselen piyasa ekonomi” konumundaydı. Dolayısıyla dünya finans piyasalarında spekülasyon balonunun patladığı bu ortamda, bu balonun sahte değerler sisteminden nemalanmaya koşullandırılmış bir ekonominin şiddetle çökmesi kaçınılmazdı. Bu yüzden Türkiye’de 2009’un ilk çeyreğine ait yayınlanan tüm milli gelir istatistikleri, ekonomi durum raporları bu gerçeklerin tescilinden ibarettir”.
Oysa.. Ülkemizin, bu süreçte azgın küreselleşme senaryolarının aleyhimize işleyebilecek yaptırımlarına karşı bilinçli ve üretici ulusal ekonomik ve siyasi politikaları üretip uygulaması gerekirdi.
Haziran 2009’da ülkemize gelen dünya Bankası Başkan Yardımcısı Ngazi Okanjo İweala, TÜSİAD’ın Yüksek İstişari konseyi toplantısında, “Türkiye global krizi metanetle karşıladı. Henüz karanlık dönemler bitmedi ama Türkiye bu krizden bölgesel ve dünya lideri olarak çıkmalı” mesajını verdi. Afrikalı bayan Okanjo’nun bu güzel ve iyi niyetli söylemini bir dünya ninnisi olarak kabul etmek lazım.
Üstelik, genel olarak ileri sürülen bir önemli uyuşturucu saptamayı da kurcalamak gerekiyor. Bir çok iktisatçı ve büyük işadamı, “Krizin Türkiye’den kaynaklanmaması sebebiyle krizin atlatılması için dünyadaki olumlu gelişmelerin beklenilmesi gerektiğini” ileri sürüyorlar.
Oysa Dünya Bankası Türkiye Ofisi Başekonomisti M.Thomas, “Türkiye’nin krizden dünyadaki diğer ülkelere kıyasla çok daha ağır biçimde etkilendiğini” apaçık ve dürüstçe açıklarken, bize dünyanın gidişatını beklemeden kendi bileğimizin hakkı ile bir şeyler yapmamız gerektiğini anlatmak istemiyor mu?..
Üretim yapısı çökmüş, dış ticaret kompozisyonu feci, borçları ve işsizleri azmanlaşarak büyümüş, üretime değil rant yaratmaya yönelik, tüketim çılgınlığı içinde, terörle yıpranmış, ekonomisi yağma edilen Türkiye, niçin dünya krizin kendi kendine sona ermesini beklesin ki?..
Niçin?.. Niçin?.. Niçin?..
Nereden işe başlayalım?
Artık haksız ranta dönük çarpık kapitalizmimizi, bize dışardan dayatılan neoliberal etiketli sömürgeci politikaları, yalancı küreselleşme masallarını sorgulamamız gerekiyor. Hür teşebbüsü, özgür rekabeti, serbest piyasa ekonomisini, namuslu ve üretken özel sektörü, ulusal finans birikimimizi, ulusal sanayicimizi, tüccarımızı, esnafımızı sonuna kadar destekleyerek ve savunarak içine düştüğümüz bu çukuru, tıpkı 1923 İzmir İktisat Kongresi’nde oluşan milli ruhumuz doğrultusunda artık eleştirme zamanı gelmiştir.
Kapitalizmin, Neoliberalizmin serbest rekabet pazarlarının, “Kendi kurallarını yaratabileceği konusundaki sarsılmaz inanç” artık tümüyle çökmüştür. Kuralsız (De Regulation) ekonomi politikaları kar artırma uğruna uygulamada aşırıya kaçarak küreselleşmeyi orman kanunları ile yürütmeye başlamıştır.
Ulusal Ekonomi konularındaki ilk yapıtlarını 1980’lerde vermiş olan önemli İktisatçı bilim adamlarımızdan Prof.Mustafa Aysan, 20.6.2009 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yazdığı makalesinde 29 Mayıs 2009’da Harvard İşletme Okulu’nun 112 nolu dershanesinde okulun 1959 mezunlarına bir sunum yapan Prof.Bruce R.Scott’un “Kuralsız kapitalizmim, kuralsız futbol karşılaşmasına benzettiğini” yazdı. Bundan güzel benzetme olamazdı.
Kriz, 78 Amerikan bankasını yemiştir.
Kriz sebebiyle artık Neoliberalizm apaçık eleştirilmektedir ve kapitalizme etik kontrol getirilmesinin ivediliği tartışılmaktadır.
Ekonomide kontrol dönemi
Ekonomide kontrol demek, çılgın küreselleşmenin, akıllı ve teknik küreselleşmeye dönüştürülmesi demektir. Dünyamız bunun yolunu mutlaka bulacaktır, bulmalıdır. Komünizmi, Faşizmi yenen dünya mantığı bunu neden başaramasın?.. Küresel ekonominin açmazları, son krizle gözler önüne serilmiştir. Bu bakımdan kriz belki hayırlı oldu. Bizi daha büyük iflaslardan, daha büyük çöküntülerden koruyabilirse, buna hayırlı oldu denmez mi?..
Küresel egemenler, artık gerçekleri görmeye zorlanmalı ve küresel mazlumların acısı hafifletilmelidir. Tıpkı Sosyalizmin, marksist-leninist-stalinist yorumla uygulanmasıyla bir evrensel bürokratik diktaya dönüşmesi nasıl feci bir yanlışlık olmuş ise, Liberalizmin de bir avuç küresel egemene teslim olup şirketler aristokrasisinin diktasını yaratması yine feci bir yanlışlık olmuştur. Tarih bunları yanlış olarak yazmaktadır..
Sovyetler Birliği Politbürosu yanlış karar alacak, dünyanın tüm komünist partileri bu yanlış kararı onaylayacaklar, Macaristan, Çekoslovakya, Polonya, Afganistan işgallerini alkışlayacaklar ve böylece Komünizmin çöküşünü hızlandıracaklar..
Yine aynı biçimde, Neoliberal Küreselleşmenin egemenleri çılgınca hevesleri sebebiyle dünya halklarına karşı politik ve ekonomik saldırılarda bulunacaklar, Afganistan’ı, Irak’ı, belki ilerde İran’ı işgal edecekler, bütün küresel tekeller bu yanlışlıkları var güçleriyle destekleyecek, nihayet dünya ekonomilerini iflasa sürükleyecekler, böylece Liberalizm dünyanın vicdanında suçlanacak ve karalanacak..
Sorarız.. İkisi arasında ne fark var ki?..
Yanlış Sosyalizm nasıl çöktü ise, yanlış Liberalizm de bir gün gelir çöker!
“Küresel Çöküş ve Kapitalizm” kitabının yazarı, 25 yıldır basınımızda ekonomi yazarlığı yapan, yıllarca serbest piyasa ekonomisini savunan Osman Ulagay, 28 Haziran 2009’da Milliyet’teki köşesinde şunları yazdı:
“- Özal’ın başlattığı kökten piyasacı düzeni artık unutun. Eskiye dönüş şansı ve imkanı kalmadı. Kriz sonrası yeni bir dünya kurulacak. Ve de Türkiye bu yeni dünyada yerini alacak. Dünya yeni bir dönüm noktasına geldi. Durumunu ve vizyonunu yeniden düşünmek zorunda. Artık Türkiye istihdam sorununu çözmeden, dış kaynak bularak, sürekli borçlanarak, kayıt dışı ekonomiden destek alarak büyümeyi hedefleyen bir ekonomik yapıyı sürdüremez. İstese bile bunun olanağı kalmadı.”
Kendine güvenen ekonomi
Soru şudur: “Ülke olarak ne yapalım?..”. Basit ve kısaca yanıtlayalım.. Pek zor olmasa gerek..
Yerli kaynaklarımıza güvenmek..
Dışa bağımlılığı azaltmak..
Üretime öncelik vermek..
Rant ekonomisini sona erdirmek..
Yeniden sanayici,tüccar, işçi,çiftçi ittifakını kurmak..
Mutlaka planlı ekonomiye geçmek..
Özel girişim ile devleti aynı hedefte birleştirmek..
Borçları ödeme konusunda radikal kararlar almak..
Yeni borçlar almamak..
Güçlü maliye stratejisini benimsemek..
Bütçemizi denkleştirmeye gayret etmek..
Ulusal Sanayii ateşlemek..
Ulusal Ticareti heveslendirmek..
Ulusal ekonomi seferberliği başlatmak..
Tarımı diriltmek..
Turizmi canlandırmak..
İşsizlik için azami caba harcamak..
Kayıt dışı ekonomiyi yok etmek..
Ultra zenginler – ultra fakirler makasını kapatma yoluna girmek..
Anasını bile satan değil, devlet malına sahip çıkan Maliye Bakanlarını göreve getirmek..
Adil, baba, müşfik devlet baba imajını toplumun her kesiminde olduğu gibi ekonominin kontrolunda da devreye sokmak..
Yeni bir kalkınma ruhu ile enflasyonsuz hızlı kalkınmayı sağlamak..
Terörü, üniter devletten asla taviz vermeden ne pahasına olursa olsun bitirmek..
Peki Gümrük Birliği, Avrupa Birliği, dış yeni taviz istekleri ne olacak?.. Hele bir yukardakileri birer birer uygulamaya başlayalım, gerisi kolaydır..
Aklın yolu bir..
Akıl bunları işaret etmiyor mu?..
Öyle ise, 1923 İzmir İktisat Kongresi’nin yaratıcıları ve kongre kararlarını alanlar akıllı insanlarmış değil mi?.. Işıklar içinde uyusunlar..
Yeniden bir “Kalpaklı Kalkınma” düşünmemizin zamanı gelmiştir. Bu yolda düşünme, 2000’li yıllarda ABD, Avrupa Birliği, Rusya eksenleri arasındaki çekişmelerde, Ortadoğu’nun ölümcül karışıklıklarında, Büyük Kürdistan ve Büyük Ermenistan dayatmalarında, toplumumuzdaki laik-muhafazakar çatışmalarında büyük yıkıcı basınçlar altında kalacak olan boğazına kadar borçlu ve ekonomisi çökmüş ve toplumsal morali sıfırlanmış ülkemize, yeniden kişilikli ve bağımsız, üretimci ve kalkınmacı, kuvayı milliyeci bir ulus olma yolunu açabilir.
Ülkemizi son anda kurtarabiliriz. Atatürk’ün uyguladığı ekonomik yöntemlerden bir çok esin kaynağı bulabiliriz. İpini kaçırmış Türkiye’de, tüm dünya tersini söylese bile, kuruluşunun mayasındaki kişilikli, kuvayı milliyeci ruhun ipuçlarını yakalayabiliriz. Geçmişteki Düveli Muazzama’nın çağdaş versiyonları olan yeni Küresel Emperyalist Egemenlerin isteğinin tam tersine, direnmek için Anadolu’ya geçen atalarımız gibi halkımızı, hep birlikte yeni bir “kurtuluş yoluna” sokabiliriz..
Bir ülkeyi yeniden diriltmek, hülyaların en ahlakisidir!..
Hele o ülke, Türkiye olursa..
(Bu araştırma, Ege Genç İşadamları Derneği (EGİAD) yayın organı “Yarın” dergisinin 2009 Ağustos sayısının “İzmir İktisat Kongresi” ekinde yayınlanmıştır)
………………………………………….
Yaşar Aksoy
21 Ağustos 2009
|
|
|
|
//
Diğer Yazılar
// |
Gölgeler Sergisi |||
Neslihan Karaağaç, Gölgeler sergisini, 24 Mayıs 2012 Saat 18.30’da İstanbul’un seçkin galerilerinden Beyoğlu Pi Artworks’ta açıyor.
|
|
Yılın Karşıyakalıları |||
Karşıyakalı Sivil Toplum Kuruluşları’na teşekkür ediyorum. Biz, bize selam verenlere şükran borçluyuzdur.
|
|
Anneler günü |||
Yaşar Aksoy, tanınmış Araştırmacı-Çevirmen Nazif Bozatlı ile “Anneler Günü Tarihçesi”ni ve kendi annesi Simavlı Sabahat Hocanımı konuştu.
|
|
|
|
|
|
Halikarnas Balıkçısı’na merhaba |||
Halikarnas Balıkçısı Anadolu’da yaşayan halkımıza uygarlık, çağdaşlık ve evrensel-ulusal-barış yolunda ışıltılı bir “düşünce hazinesi” sunmuştur..
|
|
Karşıyaka 8 yılda çağ atladı |||
Karşıyaka Belediye Başkanı yürürlüğe soktuğu 250 projeyi sundu.. Bu yaptıklarına sahile tramvayı eklesin Bana yeter..
|
|
Çiftlikköylüler.. |||
Bizim Çeşme Kartal-Pençesi Beşiktaşlılar camiasında, Atilla abi ve Süleyman Atagöz abi, “Çiftlikköylüler” kod ismi ile tanınırlar.
|
|
Atilla Sertel’in adaylığı.. |||
İki azgın gurup iktidar kavgasında yumurtaları tokuşturmuşlar, bir tarafın yumurtası çatır çatır çatlamıştı.
|
|
Balbay’ın milletvekili adaylığı |||
Mustafa Balbay milletvekili adaylığını açıkladı. Yeni bir Kasım Gülek, yeni bir Ecevit, yeni bir Kılıçdaroğlu gelmiyorsa, alnımı karışlayın..
|
|
Yahya Kemal Ergenekoncu mudur? |||
7 Mart 2011 Pazartesi günü, İzmir’de Şehit Gazeteci Hasan Tahsin Anıtı önünde İzmirli gazeteciler olarak toplandık, olan biteni Hasan Tahsin’e şikayet ettik.
|
|
Okuyucudan özür diliyorum.. |||
Haberhürriyeti okuyucularından öncelikle özür dilemem gerek.. Tam tamına Ağustos ayından beri ortalarda gözükmüyorum.
|
|
Balıkçının Balbay'ı |||
Gazetemizde daha önce Çeşmeli bir balıkçının Mustafa Balbay sevgisini yazan yazarımız Yaşar Aksoy, şimdide Balbay'ın o balıkçı için ne dediğini yazdı.
|
|
Yüzbaşı Selahattin’in yoldaşı.. |||
Yüzbaşı Selahattin’in Romanı, İlhan Selçuk tarafından kaleme alınarak yayına hazırlanan bir kurtuluş savaşı belgesel romanıdır.
|
|
İzmirlilerin İstanbul dayanışması |||
İzmir’de doğdular, meltem kokusuyla büyüdüler sonra rüzgar onları İstanbul'a savurdu. Yıllar sonra buluştular ve bir dayanışma gurubu kurdular.
|
|
İstanbul'daki anam |||
Bir süredir İstanbul'dayım.. Ama gözlerimin önünden hep rahmetli anam akıp geçmekte.. Anneler Günü için bir şiir yazdım.. Okuyucularımla paylaşmak isterim..
|
|
|
|
İzmir'i kim yaktı? |||
İzmir'le ilgili dev bütçeli bir dizi filmde ortaya atılan iddialar ilk değil. Çeşitli mekanlarda son zamanlarda gündeme gelmeye başladı.
|
|
Manisa Mesir’i 470 yaşında |||
Kanuni’nin annesi Hafsa Sultan’ın hastalığını tedavi etmek için “Merkez Efendi” isimli bir bilgin tarafından yaratılan Mesir Macunu 470 yaşında
|
|
Balıkçı'nın Balbay sevgisi.. |||
- Sana soruyorum.. Şu Balbay var ya.. Ne yaptı bu çocuk?.. Ne güzel anlatırdı NTV'de.. Emin Çölaşan, Yavuz Donatla konuşurlardı.
|
|
Güldal Mumcu'ya içim acıdı.. |||
Benim için "Uğur Mumcu", tıpkı İzmir'de kuvayı milliye'nin ilk kurşununu atan Gazeteci Hasan Tahsin gibi bir vatan şehididir..
|
|
Tekel Direnişi |||
Binlerce el buluştu. Tek el oluştu. Yumruklar kaynaştı. Tutuşturdu vatanı işçiler..
|
|
Gazeteciler Günü.. |||
Her 10 Ocak günü Çalışan Gazeteciler Günü'nü kutlarız.. Bir yıl boyunca harcadığımız emeğin karşılığını da, Hasan Tahsin Ödülü'nü kazanınca görürüz..
|
|
Yılbaşı Geyiği.. |||
Laz feminist ne yapmış? Yılbaşı neden 1 Ocak'tır? Peki nasıl kutlayacaksınız: 1-Adam gibi mi? 2-Hayvan gibi mi? Yoksa, 3-Ot gibi mi?
|
|
İzmir'in Kimliği |||
Uygarlık, ilk kez bu kentin rıhtımından kalyonlara yüklenerek denize açıldı. Çünkü Antik çağda bilimin, felsefenin, şiirin, sanatın, mimarinin merkeziydi bu kent.
|
|
Bayram gülücükleri.. |||
Meğerse ben, 30 yıl kadar asık suratlı dolaşan, yazıp çizen biriymişim. Halbuki çok matrak adamımdır.. İçimden şamata, gırgır, makara gırla gider...
|
|
|
|
|
|
CUMHURİYET BİLİNCİ |||
Çocuklarımızı korumanın yolu Cumhuriyet'i korumaktan geçer. Cumhuriyet atalarımızın mirası, önderimiz Atatürk'ün ilkeleri üzerine kurulu var olma bilinçimizdir.
|
|
KUVAYI MİLLİYE SÜVARİLERİ... |||
Yaşar Aksoy, Çeşme'de Kuvayı Milliye kitabını imzaladı ve ''Çeşme Kıyılarında Kuvayi Milliye'' adlı bir konuşma yaptı.
|
|
|
|
ECZACIBAŞI VE ŞİFA ECZANESİ |||
Rahmetli annem, “Aç bakayım ağzını.. Ferit Dede verdi bak.. Sana iyi gelecek.. Pehlivan gibi olacaksın” deyip ağzıma bir kaşık balıkyağını boşaltıverirdi. İnanır mısınız?
|
|
Kartal yuvası Çeşme |||
Türkiye’nin her yeri kartal yuvasıdır.. Yaşadığım Çeşme de güçlü bir kartal yuvasına sahiptir.
|
|
Hasan Tahsin’in Anlamı |||
Gazeteci-Yazar Yaşar Aksoy, İzmir’in işgali sırasında Hasan Tahsin’in halkı direnişe çağıran konuşmasını anlattı.
|
|
|
|
|
|
Sonsuz Adam |||
Yenigün Gazetesi Kültür Sanat Yönetmeni Tufan Aksoy, İzmirli Gazeteci Yazar Yaşar Aksoy'la harika bir röportaj yapmış.
|
|
Çanakkale kutlaması |||
Ege’mizin güzide deniz gücü “Güney Deniz Saha Komutanlığı”, Çanakkale Deniz Zaferi anısına görkemli bir program hazırladı.
|
|
|
|
|
|
|
|
|