GİTMEK Mİ ZOR, KALMAK MI ZOR
Zaman zaman hepimiz içimizden ’ ah bi avrupaya gitsem başka şey istemem’ diye geçiririz. Sanırız ki avrupa açmış kucağını bizi bekliyor.
60 lı yıllardan beri ne giden memnundur ne kalan. Giden gittiği günden beri dönmeyi hayal eder, gidemeyen, gidince neler yapacağını.
Ama bence en zoru gidenlerin işidir. Çünkü bir süre sonra giitiğiniz yerde yabancı olduğunuz yetmiyor gibi vatanınızda da yabancısınızdır artık. Tatile geldiğinizde, hangi ülkeden geldiğinize bakılmaksızın ‘ alamancı’ olarak damgayı yersiniz. Sizden bahsederken ‘Almanya/ Danimarka/ ABD Türkleri’ derler artık. Kaç senedir oralarda olduğunuzu söyleyince ‘ ooo sen artık oralı olmuşsun’ derler. Yüreğin parça parça olur, ‘ Olmadım, olmam da’ dersin ama dinletemezsin.
Kalanları bilmem ama giden taraftan bakınca şöyle bir manzara çıkıyor ortaya.
Avrupaya geldiğinizin ilk altı ayı çok hızlı geçiyor. Dil öğrenme telaşı, çevreyi tanıma, gözlemler derken zaman geçiyor.
Sonra yavaşdan özlem kendini hissettirmeye başlar. Ama A ’dan Z ‘ye her şeye özlem bu. Arada yoklayıp içinizi yakıp kavuran bir özlem.
Ortama biraz uyum sağlayıp dil öğrendikten sonra sıra iş bulmaya gelir. Bu da uzun bir aşamadır, çünkü ‘ yeni mezun alınacaktır’ yazılı ilana baş vurursunuz ‘ Biz tecrübeli eleman arıyoruz’ derler, ‘ biz size haber vereceğiz’ der hiç vermezler.
İşe girince sevinir biraz daha sosyalleşeceğinizi sanır sevinirsiniz, ama daha ilk günden ağzınızla kuş değil timsah yakalasanız yabancı olmaktan kurtulamayacağınızı anlarsınız ki. Devletin üniversitesi size çocuk eğitme diploması verir, devletin okulunda işe girersiniz ama danimarkalı anne, danimarkalı pedagog gelene kadar çocuğunu size vermez mesela. Çok zorlu bir eğitim alıp bankaya işe girersiniz, gelen müşteri yaptığınız işi doğruluğuna inanmaz yandaki vezneye sorar ‘sorun yok değil mi’ diye.
Zaman içinde ‘ sabah kahvaltısında ne yiyorsunuz, neden şalvarın yok, neden başın bağlı değil’ gibi saçma sorulara maruz kalırsınız sonra da, ‘ aa sen yüzmeyi nerde öğrendin, aa sen klasik müziği tanıyorsun, aa sen ne güzel çatal bıçak kullanıyorsun’ gibi aşağılayıcı övgülere.
Dünyada gelişen bütün olaylardan siz sorumlu tutlur bunların hesabını vermek zorunda kalırsınız. İkiz kulelere saldırı olur kahrolursunuz ama iş yerinizdekiler sanki o uçağı kullanan sizmişsiniz gibi tavır alır ve selamı sabahı keserler. Hiç istemeseniz bile hem ülkenizin, hem dininizin savunma avukatı olup çıkarsınız bir süre sonra.
Hastalanırsınız doktorun aklına ilk gelen şey ‘ psikolojik mi acaba’ olur. Şanslıysanız ölmeden ispatlarsınız hastalığın psikolojik olmadığını. Şanssızsanız yerinizi tazminat alacak yanlış tedavi kurbanları listesinde alırsınız.
Yaşadığınız ülke sosyal devlettir, ülkede yaşayan herkesin olduğu gibi sizin de bir takım haklarınız vardır, ama hakkınızı alabilmek için ülkenin kendi vatandaşlarından iki kat daha fazla çaba sarfetmeniz gerek. Çünkü ülkede yaşayan tüm yabancıların yaptığı yanlışlar size mâl edilir ve onu size vermemek için kılı kırk yararlar.
Olay avukata gidince hakkınızı verirler, dalga geçer gibi bir de faizini yollarlar yanına da ‘kusura bakma bizim yüzümüzden mağdur oldun’ diye not eklerler.
İstediğiniz kadar iyi terbiye edin, okul toplantılarında çocuğunuzun derslerindeki başarı durumu değil , onu şımarttığınız, ona çok yüz verdiğiniz masaya yatırılır. Anca siz sorunca çocuğunuzun ingilizcesinin çok iyi olduğu, yazısının çirkin olduğu filan söylenir.
Ya da bu çocuğu liseye verme okuyamaz derler, siz inatla direnir çocuğunuzu liseye yollarsınız o çocuk liseyi çok iyi bir ortalama ile bitirip Kopenhag üniversitesinde tarih okumaya başlar. Daha ilk dönemde başarısı nedeni ile de üğretmenlerinden övgü alır.
Sizin 75- 80 milyonluk ülkenize insan hakları konusunda ders vermeye kalkan 5 milyon nüfuslu bir ülkede hiç bir zaman kendinizi evinizde gibi hissetmezsiniz çünkü hissettirmezler. Her fırsatta yabancı olduğunuzu anımsatırlar. Asimile olmadıysanız integre olduğunuzu görmezden gelirler.
İstediğiniz okulda okuyabilirsiniz burada, okumakla ilgili hiç sorun yaşamazsınız. Esas sorun okul bittikten sonra başlar. Biraz eyvallahcı değiseniz iş bulup bir yerlere gelmeniz neredeyse imkan dışıdır.
Sizden hep ülkenizin negatifliklerini dinlemek isterler, az övmeye kalkarsanız ‘ madem bu kadar memnunsun neden buradasın’ derler. Ama her sene koşa koşa bizim ülkemize tatile gelirler. Orada ‘ biz sizi çok seviyoruz’ burada ‘ bizi hep kandırıyorlar’ derler.
İşin acıklı yanı, ülkenize olan özlemi anlattığınız zaman yurttaşlarınız da aynı şeyi söyler ‘ e madem mutlu değilsin dön gel ‘ . Ama bilmezler ki, çocuklarınızın eğitimi, sizin iş durumunuz, şartlar ‘ hadi dönüyoruz’ demeye hiç bir zaman izin vermez.
‘ Bu kadar mı kötü bu avrupa ya’ diyenleri duyar gibiyim. Elbette değil. Pek çok güzellikler var. Var ama zamanla bu güzellikler yerini özleme bırakıyor ya, işte o zaman gözünüz hiç bir şey görmüyor.
Vatandan sevdiklerinizden uzak geçen doğumgünleri , bayramlar, nişanlar, düğünler ya kaybettiklerinize veda bile edemeyişiniz. Hiç bir güzellik vatan özlemini geçirmeye yetmez eğer uzaklardaysanız.
Esas sorun ne biliyor musunuz, bu avrupanın neresinde olursanız olun, kendinizi istenmediğiniz bir evde misafir gibi hissedersiniz her zaman.
Ve işte bizim gibi umutsuzca da olsa bir gözünüz ama tüm gönlünüz vatanınızda olur.
|