Yahya Kemal Ergenekoncu mudur?
7 Mart 2011 Pazartesi günü, İzmir’de Şehit Gazeteci Hasan Tahsin Anıtı önünde İzmirli gazeteciler olarak toplandık, Ergenekon Davası diye isimlendirilen veya çeşitli sebeblerle gözaltına alınan, tutuklanan ve hapishanelerde çile çeken gazetecilerle bir dayanışma toplantısı yaptık. Sevgili Mustafa Balbay’ımıza sesimizi duyurmak için bağırdık, olan biteni Hasan Tahsin’e şikayet ettik, kalemlerimizi kırdık. İzmir Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Atila Sertel ve yönetim kurulunun düzenlediği bu cesur ve vefalı hareketi kutlarım. Atila’yı yanaklarından işte bu yüzden sımsıkı öptüm..
Atila Sertel’in heyecanlı ve dokunaklı bir sesle yaptığı konuşmada, olan bitenden hükumeti sorumlu tutan yaklaşımını destekliyorum. Özel yetkili mahkemeleri, ben mi kurdum yani?..
Adem Kargı ile birlikte gittiğim Konak Meydanı’nda uzun süredir görmediğim gazeteci arkadaşlarla buluşmanın tadını yaşadım. Ankara’dan gelen Mustafa Abadan ile kucaklaştım, Nizamettin Bedir, Mustafa Teker, sevgili yazarımız Muzaffer İzgü, Muzaffer Tezel, Uğur İşven, Muhittin Akbel, Serdar Kızık, Merih Ak, İsmail Özelçinler, Nihat Onat, Kenan Seven, Ali Ekber, Misket Dikmen, Demokrat İzmir’den arta kalan üstadımız Kaya Çelikkanat, Işık Teoman ve daha nice arkadaşla, gazeteci eyleminde bir arada olmak insanın içini ısıttı.
Hava soğuk olsa bile..
Ülkenin siyasi ortamı insanın içini donduracak kadar sinsi bir ayazı yaymakta olsa bile..
Geleceğimizi düşünüp ürpermeyen var mı?..
Sırtı kalınlar ve her dönem iktidarların sofrasında şömineye yakın oturanlar hariç olmak üzere..
* * *
Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun “Gençlik ve Edebiyat Hatıraları” kitabını okudunuz mu?.. (Bilgi Yayınevi, 1969)
Bu kitabında usta yazar, Mehmet Rauf, Şahabettin Süleyman, Refik Halid Karay, Ahmet Haşim, Yahya Kemal, Cenap Şahabettin, Süleyman Nazif, Abdülhak Hamid, Tevfik Fikret, Abdülhak Şinasi Hisar, Halide Edip Adıvar gibi edebiyatçılarla ilgili enteresan hatıralarını nakleder.
Yakup Kadri’nin, Yahya Kemal ile ilgili olarak kitabında yazdığı bir olay, şu meşhur Ergenekon Davası’nda bizlere ders verici bir içerik taşımaktadır. Yakup Kadri, diktacı İttihat ve Terakki Partisi’nin iktidarda olduğu Birinci Dünya Savaşı esnasında patronu durumunda bulunan İkdam gazetesinin başında iken, başyazarın hastalanması üzerine telaşa düşer. Başmakaleyi kim yazacaktır?.. Üstelik kendisinin başmakale yazacak imkanı yoktur, çünkü masasının üzeri gazetenin diğer sayfalarında yazacağı yazıların müsveddeleri ile doludur. Tam o esnada dostu şair Yahya Kemal gazeteye gelir, o koca gövdesi ile karşısındaki koltuğa çöreklenip cigarasını tüttürmeye, kahvesini şapırdatmaya başlar.
Yakup Kadri, sevgili arkadaşına binbir rica ederek başmakale yazması için ikna eder, masa başına oturtur, önüne hokka, kalem ve kağıtlar koyar. Yahya Kemal, engin edebiyat, tarih bilgisi ve üstün şairlik vasıflarına rağmen, miskin ve tembel biridir. Uzun süre önündeki kağıtlara bakıp patlar:
- Yahu ne yazayım?.. Bana hiç değilse bir mevzu ver..
Yakup Kadri’nin gözü telaşla, önündeki müsveddelere takılır, Viyana’da çıkan bir gazeteden tercümanın çevirdiği ve başlığı “Boğazlar Meselesi” olan bir yazı ilgisini çeker ve ağzından”Haydi üstadım, bir Boğazlar meselesi yazısı yazıver” diye buyurur.
Yahya Kemal, ıkınır, sıkınır, elindeki kalemle oynar, sonra kağıtların kalitesini beğenmeyip daha kaliteli kağıtlar getirtir, kalemi beğenmez, mürekkebi değiştirtir, ama saatler sonunda nefis bir tarih-dış politika karışımı bir başmakale doğurur. Yakup Kadri yazıyı hemen dizgiciye gönderir
Haydi gerisini Yakup Kadri Karaosmanoğlu’ndan dinleyelim:
“Bu hikayenin komik tarafı. Ertesi günü, İkdam gazetesinin “Boğazlar Meselesi” başlıklı yazısı, ülkeyi dikta ile yöneten hükümet çevrelerinde pek vahim bir hadise olarak telakki edilmişti. Matbuat Umum Müdürü Hikmet Bey (Nazım Hikmet’in babası), beni telefonla makamına çağırmış, bu yazının kimin tarafından yazıldığını öğrenmek istemiş ve benim Yahya Kemal’i ele vermemem üzerine hakkımızda tahkikat açılmıştı.
Bereket versin ki, devrin Dahiliye Nazırı olan Talat Paşa, Yahya Kemal’i tanıyordu. Yahya Kemal de onun özel kalem müdürünün samimi dostuydu. Yahya Kemal, henüz hadiseden haberi yokken o gün Babıali’de bu dostunun yanında bulunuyormuş ve onu pek büyük bir telaş içinde görünce “Ne var? Ne oluyor?” diye sormuş. Özel kalem müdürü de “Sorma birader”, demiş. “Bugün İkdam gazetesinde imzasız bir başmakale çıktı. Nazır Beyefendi bunu yazanın ortaya çıkarılmasını istiyor. Gazetenin heyeti tahririyle müdürü Yakup Kadri Bey’den bu hususta bir malumat alınamamış. Matbaada yapılan tahkikat da bellibaşlı bir netice vermedi. Gerçi elde yazının müsveddeleri var ama, bundaki yazı ne İkdam başmuharriri Aptullah Zühdi’nin, ne Yakup Kardi’nin, ne de öbür muharrirlerin el yazısına benziyor”
Bu sözler üzerine zavallı Yahya Kemal’in yüreği ağzına gelmiş, ama boynunu büküp “O makaleyi ben yazdım” deyivermiş.
Dahiliye Nazırı Talat Paşa’nın hususi kalem müdürü ise önce buna inanmak istememiş, sonra dudaklarından hafif bir gülümsemeyle:
- İlahi Kemal, öyle ise biz boşuna telaşa düşmüşüz” demiştir.
Konuyu hemen Talat Paşa’ya ilettiğinde, Paşa kahkahalara boğulmuş:
- Hangi Yahya Kemal?. Şu bizim şair Kemal mi?. Bırakın yakasını Allahaşkına, o adam hükümet darbesi işleri ile uğraşmaz, şiir yazar ancak, demiş ve mesele kapanmıştır.”
Gerçekte Hükümet, bu işte bir hükümet darbesi arama gayretinde idi. Çünkü o sırada İngilizlerle hükümetten gizli özel bir barış yapmak için hükümet darbesi teşebbüsüne girişen ve bu yüzden kurşuna dizilen Binbaşı Yakup Cemil ile İkdam başyazısını yazan kişi arasında bir gizli ilişki olacağından şüphe edilmişti. Çünkü Yahya Kemal, bu yazısında İngiltere’nin Boğazları hiçbir vakit Rusya’ya terk etmek istemediğini ve daima Türkiye’nin elinde bırakmayı tercih ettiği tezini ileri sürüyor ve hiç bilmeden Yakup Cemil’in gizli diplomatik ilişkilerini aklamak isteyen bir anlam yazısından çıkıyordu.
Oysa, şairimizin Yakup Cemil gibi eli tabancalı bir Ergenekoncu ile hiçbir teması olamazdı, hiçbir kompola yardakçılık edemeyecek kadar pinpirikli ve korkak bir kişiliği vardı. Yazısını sadece engin klasik tarihi bilgilerine dayanarak yazmıştı.
Yani sözün kısası, hem İkdam gazetesi, hem Yakup Kadri, hem de Yahya Kemal, Birinci Dünya Savaşı esnasında Ergenekoncu diye güme gideceklerdi. Bekirağa bölüğünde falakaya çekilip, Sinop cezaevinde yıllarca çile çekeceklerdi bigünah.
Allah haksız suçlamalardan ve kuru iftiradan korusun..
Yahu, geçmiş, günümüze ne kadar benziyor!..
* * *
Şu günlerde kahvelerde, dost meclislerinde anlatılan çok popüler bir fıkra var. Haydi paylaşalım:
“Maymun kardeş, ormana daldığı gibi avaz avaz bağırmaya ve koşmaya başlamış:
- Kaçın!.. Kaçın!.. Hiç durmayın hemen kaçın..
Bunu duyan bütün hayvanatlar, maymunun peşine takılıp deli gibi kaçmaya başlamışlar. Tepeden kartallar, şahirler, akbabalar, yerden arslanlar, zırtlanlar, develer, tilkiler, domuzlar, ne varsa hepsi, ayak altından da timsahlar, yılanlar, çiyanlar, tümü birden maymunun kuyruğu dibinden onu takip ederek pür telaş ormanın uzaklarına doğru sürü halinde koşuyorlarmış, uçuyorlarmış, sürünüyorlarmış..
Epey kaçmışlar..
Bir ara arslan kardeş, nefese nefese bir halde maymun kardeşe yaklaşıp heyecanla sormuş:
- Maymun kardeş bir neden kaçıyoruz allesen?
- Sorma arslan kardeş, sen kaçmana bak!
- İyi de, biz kimden kaçıyoz?
Maymun kardeş, korka korka yanıtlamış:
- Ormanın taaa dibinde filleri, Ergenekoncu diye düdüklüyorlar!..
Arslan düşünmüş, taşınmış, maymun kardeşe bir daha yanaşıp yeniden sormuş:
- İyi ama maymun kardeş, biz fil değiliz ki?..
- Ohooooo arslan kardeş.. Sen fil olmadığını anlatana kadar, ananı ve yedi süleleni benzetirler.. Sen kaçmana bak!
* * *
Bu fıkrayı aslında beş ay önce ben uydurup, sağa sola söylemiştim. Geçen Pazartesi günü Fenerbahçe-Gençlerbirliği maçı devre arasında kahvede çaylarken, ayakkabıcı Aykut bana bu fıkrayı çok bilmiş edalarla bana anlatınca, ağzımdan şu cümleler dökülüverdi:
- Evet iyi ki, fil değiliz..
Peki ama, o filler acaba gerçekten “Ergenekoncu” mu?.. Ya da Ergenekon diye bir şey gerçekten var mı?..
Yahu bunu artık biz değil, tüm dünya, tüm Batı basını, Amerikası sormaya başladı bile..
* * *
Bu davaya “Ergenekon” isminin verilmesinden öteden beri müthiş huzursuzum. Eğer bir Kürt olsa idim, bir karanlık hukuki sürece yetkili makamlar, “Demirci Kawa” ismini vermiş olsalardı, aynen isyan ederdim. Çünkü darbe, terör, suikast, bombalama gibi melun işleri yapanları veya yapacak olanları, Kürt Mitolojisi’nde geçen ve bu halkı özgürlüğe kavuşturan “Demirci Kawa”nın ismiyle anmak, bir Kürt olarak kanıma dokunurdu, gerçekte Ümraniye’de bulunan bombalar sebebiyle ismi “Ümraniye Davası” olan bir davanın, Demirci Kawa’nın ismiyle anılmasının, Kürtlüğe ve Kürt Milletine bir tarihi tuzak olduğuna savunurdum. Yahut Fransız derin devletini ifşa edecek bir dava isminin “Fransız Milli Marşı Marseyyez” veya “Jan Dark” diye anılmasına, tüm Fransız halkı tepki göstermez mi?..
İşte bu yüzden Türklerin mitolojik anlamda özgürlüğe kavuşmasını yansıtan “Ergenekon” isminin böyle bir davaya eklemlenmesinde ve ısrarla medyada, siyasette tekrarlanmasında iyi demokrat niyet görmüyorum, Türklüğe ve Türk milletine tarihi bir suçlama, bir tuzak, bir lanet olarak görüyorum. Bu yüzyılda bu coğrafyada, bu vatanda Türklüğü kazımak isteyen karanlık güçlere hizmet edeceğine inanıyorum.
Bu davada suçlu olan, karanlık işlere karışmış olan, iktidarı ve demokrasiyi yıpratmak için her türlü centilmenlik dışı terörist işlerle uğraşan sivil veya asker kişilerin var olduğunu hissediyorum.
Ama suçsuz gazeteci, masum vatansever subay, Atatürkçü bilim adamlarımızın bu lanetli kazanda kaynayıp, yok edilmesine de asla razı olamıyorum.
Çünkü masum insanların hepsinin birer “Yahya Kemal” olduğuna inanıyorum.
YAŞAR AKSOY
|