ARABANIN
MOTORU
OTOBANDA
STOP ETTİ
Olmazsa olmaz demeyin, olmaz olmaz.
Arabayı nasıl kullanıyorsunuz?
Hani anahtarlar da çanta ile birlikte gitmişti.
-Anahtarlar gitti gitmesine ama, Allahtan Betül Hanım yedek anahtarı bavula koymuş.
Uzatmayalım, pür neşe başımıza gelenleri karikatürize ederek yol almaya başladık Floransa’ya doğru. Bir gece kalmayı düşlüyorduk Floransa’da.
Hava kararmış otoban tenhalaşmıştı.
Birden arabanın motorundan acayip gürültüler gelmeye başladı.
Hemen ardından, motor durdu.
Arabayı zar zor emniyet şeridine aldım.
Demek ki çilemiz bitmemişti.
İtalyan otobanlarında bu şerit oldukça dardır. En azından o zamankilerde.
Arabalar nerdeyse üzerimize çıkacaklar.
Arabanın bagajını zar zor açıp üçgeni yola koydum. Ne yapabilirdik gecenin bu saatinde?
"Hırsızlar diyarında asıl şimdi faka bastık" diye düşündüm.
Korkumu mümkün mertebe hanımlara belli etmemeye çalışıyordum.
Dışarı çıkıp üzerimize doğru gelen arabaları durdurup yardım istemeyi denedimse de başaramadım.
Sonunda bir tır durdu yanımızda.
Bana bir şeyler söyledi ama anlamadım doğal olarak.
Adam çekti gitti.
Bir korkum daha vardı Ya akü boşalırsa ne yaparız?.
Yarım saat kadar sonra başka bir durdu yanımızda. Adam bana, "Gel yanıma" der gibi işaretler yapıyordu.
Ne yapmalıydım.
İki kadını nasıl yalnız bırakabilirdim.
Adam durmadan israr ediyordu.
Eşime sordum.
Ne yapayım gideyim mi?
-Yapacak bir şey yok git istersen dedi.
-Kapıları kilitleyin. Biri gelirse sakın açmayın.
Bindim tır şoförünün yanına, 200-300 metre sonra durdurdu arabayı.
Anlamıştım adamın bana neden ısrar ettiğini.
Karşımdaki kutuda İtalyanca, İngilizce ve ve Almanca ‘Düğmeye basın ve arabanıza gidin yardım gelecektir’ yazıyordu.
Düğmelerden birine bastım ve 300 metreyi nerede ise nefes almadan koştum.
Yarım saat kadar bekledim. Ne gelen var ne de giden.
Betüle, "Ben gene gidiyorum" dedim ve başladım koşmaya. Belki de o telaşla düğmeye basmayı becerememiş olabilirdim.
Arabaya vardıktan sonra bir yarım saat daha geçti.
Gözlerimiz yolda boş yere bekliyorduk.
-Betüle, "Ben gene Gidiyorum" dedim ve başladım koşmaya. Düğmeye gene doğru basmamış olabilirdim.
Düğmeye üçüncü defa basmış ve bu defa zar zor ulaşmıştım arabaya.
Bir yarım saat daha geçmişti.
Artık ümidimizi kaybetmiştik. Herhalde arabada geçirecektik geceyi.
Tam da artık her şey bitti derken bir çekici yanaştı yanımıza.
Bir adam indi. Ona hemen Roma Polisi'nden aldığımız belgeyi gösterdim.
Farların ışığına tuttu kâğıdı ve okumaya başladı.
Sanki adamın gözleri dolu dolu olmuştu. Ya da bana öyle geldi.
Arabayı yükledi çekiciye.
GECE KARANLIĞINDA MEÇHULE YOLCULUK BAŞLADI
Hanımlar arabanın içinde, ben ise şoförün yanında başladık gecenin karanlığında meçhul bir yöne doğru yol almaya.
Adam bana İtalyanca bir şeyler anlatıyordu durmadan. Tek kelime bile anlamıyor, sadece kafamı sallıyordum.
Yol bir türlü bitmek, adam da susmak bilmiyordu.
Sonunda bir tepeye geldik. Her taraf zifiri karanlıktı.
Adam arabayı hanımlarla birlikte çekiciden indirdi.
Tamam dedim Mehmet, işte şimdi hapı yuttun. Ne enayisin bindin bu adamın çekicisine.
Eşimle kızımı düşünüyordum.
Kameranın ayağını aldım elime, bir şey hissettiğimde hiç düşünmeden vuracaktım adamın kafasına.
Adam el feneri ile gitti bir kapı açtı. Sonra bir şalteri indirdi. Her taraf aydınlanıvermişti
Burası belli ki bir tamirhane idi.
Beni içeri çağırdı.
Musluğu açtı. Elimi yüzümü yıkayabileceğimi anlatmak istiyordu.
İçerlere bir yerlere gitti. Döndüğünde elinde battaniyeler vardı.
Elleri ile burada arabanın içinde uyuyabileceğimizi, kendisinin daha sonra geleceğini anlatmaya çalışıyordu.
Adam tamirhanenin kapısını kapattı.
Her yer yeniden karanlığa bürünmüştü.
Korkuyordum hem de nasıl.
Allahın dağında yanımda iki hanımla bir arabanın içinde kalakalmıştık ve daha iki gün önce herkesin gözleri önünde eşimi gasp etmişlerdi. Gel de korkma.
Neyse ki Betül ve Didem uyuyabildiler.
Belki sonunda ben de dalmış olabilirim.
Sabah olmuş ve gürültüler duyulmaya başlamıştı.
Camdan dışarı baktım. Tamirhanede faaliyet başlamıştı.
Arabada kalmayı tercih ettim. Zaten yapabilecek pek fazla bir şey de yoktu.
Derken bizi çeken çekiciyi görür gibi oldum.
Adam gelmiş diye düşündüm.
Herhalde cepte kalan 1800 doları burada bırakacaktık.
Bari benzin alabilecek para kalsa cebimde diye düşünmeye başladım.
Adam cama vurdu.
-Buyurun çaylar hazır. Arabayı tamire alacaklar.
Hanımlar çaylarını yudumlarken, beni çekiciye soktu. Gene elleri ile bir şeyler anlatmaya başladı.
Araba hareket etti. "Dur kardeşim nasıl bırakırım onları burada" diyene kadar yola çıkmıştık bile.
Git git yol bitmez. Ne yapıyor bu adam?
Hapı yuttuk gitti bizim hanımlar.
İşaret ediyorum dön diye. Duymuyor bile beni.
Çattık ki sormayın.
Gerdik mi Floransa’ya, adam çekiciyi bir başka tamirhanenin önüne park etti.
Çekiciden bir araba indirdi.
Beş dakika sonra gene yoldaydık.
İki saat kadar sonra tepedeki tamirhaneye varmıştık.
Neden beni alıp götürmüştü Floransa’ya hala anlayabilmiş değilim.
Betül ve Özlem sağ salim çaylarını içmeye devam ediyorlardı.
SARAYA BENZER BİR BİNANIN ÖNÜNDE DURDUK
Allaha şükrettim.
Artık otobana çıkıp Almanya’nın yolunu tutmanın zamanı gelmişti.
Adam arabası ile önümüze geçti ve onu takip etmemizi istedi.
Herhalde bizi otobana çıkaracak diye düşündüm.
Olmazsa olmaz demeyin, olmaz olmaz.
Düşündüğüm gibi olmadı ve küçücük bir köye geldik. Adam çekiciyi tamirhane gibi bir yere bıraktı. Küçücük bir Fiyat araba ile geldi yanımıza.
Gene arkamdan gelin işareti yaptı.
Mecburen takıldık arkasına.
Çok geçmeden saraya benzer büyük bir binanın önünde durdu.
İnin işareti yaptı indik. Saray bir binanın bahçesine soktu bizi.
Bunların hepsi kaydoluyordu bu arada.
Bahçede anlatmaya devam etti.
Sanki kuş dili konuşuyorduk.
Anlamaya çalışıyor, anlamasak bile anlamış gibi yapıyorduk.
Neden getirmişti bizi ki buraya?
İçeri girdik.
Binanın içinde bir bölüm restoran olarak kullanılıyordu herhalde.
Özel bir bölümde büyük bir yuvarlak masa donatılmıştı. Üzerinde nerde ise yok yok.
Her türlü soğuk meze İtalyan yemekleri nefis bir servis. Kolalı örtü ve peçeteler.
Buyur ettiler bizi yemeğe.
Nefis kırmızı şarap da işin içine girince, İtalya’nın dili giderek çözülmeye devam etti.
Sonunda, karşılıklı olarak isimlerimizi öğrenmeyi başardık.
Sandro Pancrassi idi çekicinin şoförünün adı.
Bir ara kalkıp çaktırmadan parayı ödemeyi denedim.
Sordum;
Hesabımız kaç para?
"400 mark ama Sandro ödedi" dediler.
"Kardeşim bir çekici sürücüsü bu parayı nasıl öder?" diyemiyorsunuz tabii.
Rezil rüsva olmuştum. Nasıl kalkacaktım bunun altından.
Çıktık restorandan.
Sandro önde biz arkada çıktık gene yollara.
Kıvrıla kıvrıla bir tepeye geldik.
Tepede bir çiftlik önünde durdu.
Girdik içeriye.
İki katlı ahşap bir bina. Binanın altında mahzen gibi bir yerin kapısını açtı.
Bir kedi, bir köpek ve kazlar çıktı açılan kapıdan.
Çiflikte atlar, tavuklar horozlar ve envai çeşit bitki ve ağaçlar vardı.
Arabanın bagajını açtırdı. Mahzende fıçı fıçı şaraplar, meyveler ve donmuş etler koydu.
Olmazsa olmaz demeyin, olmaz olmaz.
Artık anlatabildiğim kadarı ile gitmemiz gerektiğini söylemeye çalışıyordum
Peki dedi, gibi geldi bana.
O önde biz arkada düştük gene yollara.
Gözüm hep otoban tabelalarında.
Bir türlü gelemedik otobana.
Birden Sandro sağa siyal verdi. Tamam dedim geldik herhalde otobana.
Girdik sağa, geldiğimiz yer otoban değil Figline Valdarno adlı bir kasaba idi.
Kısa bir süre sonra, etrafı apartmanlarla çevrili bir meydanda bir kapının önünde durdu.
Park etmemizi istiyordu.
HERKES BİZE EL SALLAMAYA BAŞLADI
Apartmanların balkonları insanlarla doluydu.
İnsanlar arabadan iner inmez bize el sallamaya başladılar.
Ne olduğunu anlayamadık.
Sandro bir apartımana girdi.
Bizi kapıda karısı, çocukları, kayın validesi, kayınpederi akrabaları karşıladılar.
Balkondakiler Sandro’ların komşuları ve dostları imiş.
Çaylar kahveler ortak lisansız konuşma çabaları ile saatler geçti
Artık daha fazla zahmet vermemek için gitmemiz gerektiğini ve bu arada Floransa’yı da görmek istediğimizi anlatmaya çalıştım.
Biraz sonra Sandro beyaz bir mersedes ile geldi. Bizi Floransa’ya götürdü.
Gösterebileceği kadarını göstermeye çalıştı.
Döndüğümüzde akşam olmak üzere idi.
Eve geldik niyetimiz bu güzel insanlara veda etmekti.
Ancak akşam sofrası çoktan kurulmuştu. Nefis İtalyan yemekleri bekliyordu bizleri.
Yemek sonrası izin istedik. Dilimizin döndüğü kadarı ile ertesi gün çalışmam gerektiğini anlattık.
Nihayet veda etme zamanı geldi çattı.
Bizleri bir sürpriz daha bekliyordu.
Başta Pacrassi ailesi olmak üzere konu komşu, apartmanın önündeki meydanda bizi geçirmek için toplanmışlar.
Hepsinin ellerinde birer hediye paketi kuyruğa girmişlerdi.
Neler yoktu ki hediyeler arasında. Deri ceketler, mayolar, kazaklar, şapkalar hatta çantalar.
Arabada nerde ise oturacak yer kalmamıştı.
Giderayak bir telefon numarası verdi.
-Merak etmeyin Ne zaman ihtiyacınız olursa gelir alırım sizi. Alo demeniz yeter.
Almanya’ya geldikten iki gün sonra telefon çaldı. Sandro idi telefonda.
Konuşma uzunca sürdü. Konuştuğumuz doğal olarak nasılsın iyiyimden öteye geçmedi.
İMDADIMA ASİSTANIMIN EŞİ YETİŞTİ
Asistanım Dr. Yurdakul’un eşi İtalyan lisesi mezunu idi.
Rica ettim. Teşekkür telefonu açtık.
Sandro’nun bize gösterdiği ilginin nedenini sonunda öğrenmiştik.
-Polisin verdiği belgeden başlarına geleni öğrendim.
-Bizler sadece doktor beye ve ailesine tün İtalyan’ların hırsız ve kötü insan olmadıklarını, göstermeye çalıştık.
-Ama bir şey istiyorum. Lütfen doktor beye iletin. Onu ve ailesini üç ay sora burada ağırlamak istiyoruz.
Sandro’yu bu fikrinden ne kadar caydırmak istedi isem de, beni ikna edene kadar aradı durdu.
Gidecektik gitmesine de nasıl anlaşacaktık bu tatlı insanlarla.
Oturdum üç ay durmadan İtalyanca öğrenmeye çalıştım.
Fotoroman, dil bilgisi kitapları yanında, bir İtalyan bile buldum.
Durmadan ve bıkmadan İtalyanca öğrenmeye çabaladım.
Üç ay sonra yeniden Figlino Valdarno’daydık.
Kapıyı Sandro açtı.
Ciau Sandro come va.
Sandro şaşırmıştı.
Gözlerimin içine bakakaldı.
Asıl bombayı şimdi patlatacaktım.
Perché guardi la mia faccia, così sventata, dimmi se vuoi dire qualcosa.
Sandro başladı hüngür hüngür ağlamaya.
Tercümesi şu:
Neden yüzüme öyle alık alık bakıyorsun, söylemek istediğin bir şey varsa söyle.
Senelerce sürdü dostluğumuz Sandro ailesiyle.
Almanya’ya geldiler. İstanbul’da ağırladık onları.
Şimdilerde, acaba gaspçılara teşekkür mü etsem diyorum.
O olay olmasa idi ne Fellni’nin asistanı ve Alman konsolosluğundaki gönülleri geniş sekreterleri ve de en önemlisi Sandro ailesini tanıyamayacaktık.
Bitirmeden belirteyim aldığım 2000 doları Almanyaya döner dönmez ödedim. (SON)
DR. MEHMET FUAT ABUT
1978 YENİDEN İTALYA'YA VİDEOSUNU İZLEMEK İÇİN TIKLAYINIZ
İTALYA 1978 SAKIN OLMAZ DEMEYİN OLMAZ OLMAZ VİDEOSUNU İZLEMEK İÇİN TIKLAYINIZ
|