Bayram gülücükleri..
Meğerse ben, öteden beri, belki 30 yıl kadar asık suratlı dolaşan, yazıp çizen biriymişim. Oysa suratımın berbatlığından hiç haberim yoktu, kimse de beni hiç uyarmadı, “Yav, biraz gülüversen ne olur sanki?” diye azıcık serzenişte bulunan hiç çıkmadı ki!..
Zaten zavallı anam da kızınca, babama, “Kem surat” derdi.. Babamın bir kere şöyle bir kahkaha attığını duymadım, ama yaşı 90’ı geçince buruşuk yüzü sırıtmaya hep yatkındı.. Beş yıldır ayrıyız, o kabirde ben ise Açıkhava kabristanında.. Neyse.. Onu çok özledim..
Dönelim konumuza..
1970 ile 2000 yılları arasındaki gazetecilik serüvenimizde hep asık suratla işe gidip gelmişiz, konferanslarımızda, panellerde aynı asık suratla arzı endam etmişiz; arkadaş toplantılarında, meyhanelerde yine bet bir görüntü sergilemişiz. Eski fotoğraflarıma bakıyorum da, hep kasılıp kasılıp düğüm olmuş suretim.. İnsan bir kere gülüvermez mi?.
.
Halbuki çok matrak adamımdır..
İçimden şamata, gırgır, makara gırla gider; demek ki dışarıya yansıtamamışız. Devlet adamı pozunda, ağır entellektüel, çok bilmiş ukala tipinde boy göstermişiz her yerde.. Tüh Allah cezamı versin, iyi mi?..
Yeni Milenyum’a girerken (2000’li yılların başı), bir akşam hiç tanımadığım hatunun biri karanlık bir Alsancak barında yanağımdan bir kesme alıp, “Ulen sen bayağı şeker bişisin, neden hiç gülümsemezsin, oysa pek güzel olacaksın, gül biraz ulen..” der demez, kafama dank etti.
Evet ben mendebur bir adamdım, hiç gülmezdim, vatan kurtarıcısıyız ya, işte ondan!... Tüh Allah cezamı versin iyi mi?.. Kimbilir kaç hatun niyetlenip, suratımızdan korkup gerisin geri kaçtı acaba, kaç tane ha?..
* * *
Aynı haltı yazılarımda da yedim. Hep asık suratlı, ağır bilgiler taşıyan, kurtarıcı mesajlar içeren, basın bildirisi gibi veya devrim konseyi kararları gibi yazılar yazdım durdum. İzmir’i anlatan romantik yazılarımda dahi ciddiyet, edebi ağırlık ve kültürel dayatma vardı. Yahu biraz matrak şeyler sıkıştırsaydım ya, gezi, sanat, kültür, tarih yazılarımın arasına veya söyleşilerimin birkaç yerine..
Bir büyük edebiyatçı ile, mesela Aziz Nesin ile söyleşi yapıyorum, niçin çok ama çok ciddi memleket meseleleri baştan sona akıp gitti söyleşimde?.. Niçin adamla biraz dalga geçmedim?.. Veya rahmetli Ordinaryüs Profesör Ekrem Akurgal ile veya rahmetli Ahmet Adnan Saygun ile diz dize söyleşi yaparken azıcık zıptıkçılık yapıp, makara sorular niçin sormadım?
Vallahi yapmayı düşünmedim bile, yapamazdım, bu büyük adamların yanı başında gırgıra yatamazdım ki.. Ama hep hayatım böyle akıp geçti; hiç salkım saçak milleti güldürecek konulara katılmadım ve bu tür yazılar yazamadım.
Oysa, ahhh bir bilseniz öyle bir matrak kalemim vardır ki, okuturken işetirim adamı.. Müthiş bir karikatür ve fıkra koleksiyonum vardır. Fıkra kitaplarım bir büyük kütüphaneyi kapsar. Her hafta Gırgır, Fırt, Mırt, Leman, Nebahat, Uykusuz, Uyurgezer, Cebi Delik veya bilmem ne gibi bir sürü karikatür dergisi alır, onları en küçük ayrıntısına kadar okur, sonra içlerinden en iyi karikatür veya fıkrayı alıp, özenle büyük boy harita-metod defterlerine yapıştırırım. Böylesine 60 kadar defterim var. İyi mi?.. Kendi halimde matrak matrak yaşarken, hayatın hep matrak taraflarını bir kenara kaydederken, elime kalem alıp normal yazılarımı yazarken bir anda kendimi köftehor İkitelli yazarları gibi ciddi konuların içinde bulmam, ne kadar büyük çelişki değil mi?..
* * *
Bir zamanlar Yeni Asır’da komşu odalarda çalıştığımız rahmetli cennet mekan ve Matrakistan Padişahı “Eflatun Nur” ve “Gıcık” isimli bir ekibin genç fırlamalardan oluşan ekibini çok kıskanırdım. Ben ciddi şeyler yazıyorum, ama öte odada Cemal İlkbahar, Mümin Durmaz, Zafer Güven, Halil İbrahim, Sezer, Hakan Boyav (şimdi ünlü dizi film aktörü), Sadık Pala, Bahar Silkü, harala gürala dünyayla matrak geçip, “Gıcık” isimli karikatür dergilerini hazırlıyorlar, her Pazar ek olarak verdiğimiz. Nasıl da kıskanırdım onları. Romy Schneider isimli dünya güzeli bir film yıldızı ölmüş, ardından bir haftalık romantik bir dizi yazmışım, yayınlanmış, ama uyuz yazı işleri müdürü bu kez beni Ege’nin ücra köşelerine Evliya Araştırması’na göndermiş, üstelik iki akşamda bir Ramazan Sofrası Sohbeti için gazeteye başvuran mütedeyyin ailelere konuk olup, dini sohbetler yapacakmışım. Ulan öte odadaki fırlamalar, Özal’ın poposu veya göbeği ile dalga geçiyorlar, ben Susuz Dede veya Soğan Dede kimmiş diye taban tepiyorum. Ah bilseniz neler çektim, üç kuruşluk ekmek param için, ahh bir bilseniz..
O zamanlar hep hayaller kurardım. Bir zengin olsam, bu çocukların hepsini toplayıp, Ramazan Topu gibi şiddetli bir mizah dergisi çıkarsam diye.. O yüzden Duvar Gazetesi yaratıcısı ve mizah yazarı rahmetli Nihat Paykoç’tan çok taktik almıştım.
Bana çıkaracağım mizah dergisi için isimler önermişti hatta.. Neler mi önermişti? İşte şunları: “Çakıcı Efe, Bombacı Efe, Zeybek Kahkahası, Hicivci Efe, Hacivat Efe” gibi filan..
Bu Nihat Paykoç ta kafayı efelerle bozmuştu.. Kendini, Yörük Ali Efe’nin kızanı mı sanırdı?.. Zaten efe gibi adamdı, ağır heybetli ve gallavi.. Bunlar Şair Eşref soyundan gelen hep muhalif, ağır siyasi hicivcilerdendi.. Nur içinde yatsınlar..
Halbuki ben yalnızca iktidardaki godoşlara değil, hayata, doğaya, alemlerin hepsine, kendimize, çevremize, velhasıl kainata da posta koyarak makaralar yaratan bir mizah türü düşünüyordum. Derginin ismini bile bulur gibiydim. Bir çok adayım vardı: “Kelle Paça, Yallah Fıttırık, Boş İşkembe, Boksuz Kokoreç, Parçala Dursun, Babaların Şamı, Tanju ile Zeki’nin Aşkı” gibi zıpır isimler arzuluyordum.
Hâlâ arzularım.. Bir zengin olsam, vallahi billahi bir mizah dergisine soyunurum.
Durun bakiiim.. Yahu, derginin ismi “Vallahi Billahi” niye olmasın?
Yahut “Yalelli” de olabilir..
Keh.. Keh.. Keh..
* * *
Neden böyle abuk sabuk bir yazı yazdım?
Çünkü müdürüm İbrahim Irmak benden azıcık mizahi-pembe bir Bayram yazısı istedi; hep Atatürk, Cumhuriyet, vatan, millet, Hasan Tahsin, Sarıkamış faciası, Çanakkale bombaları gibi yazılar yazmayıver, arada rahat bi şeyler karala dedi; iyi de etti; canım kurban ona, öyle bir yazı yazarım ki işetirim vallahi milleti, bayram maryam dinlemem.
Hadi girelim bakalım Bayram muhabbetine.. Benden birkaç fıkra ile hoş geldiiiiiiiiniz sevgili okuyucularımız.
Efendim, Temel’in ilk kez çocuğu olmuş, veledi kucağına alıp sevmeye başlamış:
- Amanda nonoşum, ne datlı bişisin sen bakayum.. Bıdı bıdı seni..
Sonra Fadime’ye dönüp sormuş:
- Ule Fadime.. Bu kerata kime benziyo yav?.. Sana mu, bana mu?..
Fadime oralı olmamış..
Temel üstelemiş:
- Yahu söylesene.. Kime benzer bu yavrucumuz?
Fadime ıkına sıkına cevap vermiş:
- Boşver, sen oni tanımıyon zaten!..
Keh.. Keh.. Keh..
* * *
Temel yukardaki olaydan bir şey anlamamış. Veya keleğe yatmış. Hiç maraza çıkarmamış. Aradan bir iki yıl geçmiş. Fadime’nin karnı şişmiş, bir çocuk daha doğurmuş. Bu kez veled, kömür siyahı bir zenci imiş..
Temel, çocuğu kucağına almış, evirmiş çevirmiş, şaşırıp kalmış, başlamış söylenmeye.
- Uyy Fadime.. Ben zenci değil, sen zenci değil.. Bu kerata neden zenci çıktı ki?..
Fadime başlamış bağırmaya, söylenmeye..
- Balığa çıkarsın aylarca eve gelmezsin.. Bir taraftan tarlaya gittim, öte yandan çocuğa nasıl bakacam?.. Tuttum bir zenci süt anası.. O besledi bebeği.. Arabın sütünü içe içe karardı yavrumuz.
Temel bir şey anlamamış.. Koşmuş gitmiş hemen anasına:
- Anacığım böyle böyle oldi, şöyle şöyle dedu Fadime, hiç olir mi, hiç olir mi?.. Benim veled kararır mi?..
Anası “Olir.. Olir.. Olir” diye başlamış söylenmeye.
- Nasıl olir anacum?
- Uyyy Temel.. Ben de, seni inek sütü ile beslemedim mi?.. Bak o hıyar kafandan kocaman boynuzların çıkmadi mi?
Kehh.. Kehh.. Kehh.. Kehh..
* * *
Sevgili okuyucularım, sütunu cıvıtmadık değil mi?.. Hep ağır tumturaklı şeyler yazan çakma üstadımız, neden böyle cıvıdı diye beni eleştirmiyorsunuz değil mi?..
Vallahi memleketin hali pürmelalini izleyince içim öylesine kararıyor ki, bayram vesilesidir dedik, İbrahim Irmak’ın önerisi doğrultusunda biraz gırgır yapalım dedik.
Ne yapayım?..
Adam, İzmir Hatay’ın ortasından PKK bayrakları ile geçip, şamata, gerilla, arabayla milletin üstüne saldırma, hoyratlık, vahşilik gösterisi yapıyor, kanlı iç savaş provası gerçekleştiriyor. Protesto edilince de, koca şanlı İzmir’e “Faşist İzmir” diye içini kusuyor.
Ben de onların yedi sülalesine hoşttt diyorum..
* * *
Adamın biri kekeme imiş.. Ama milyonda bir cümleyi doğru söyleme adeti de varmış. Patronu onu çağırıp, postaneye göndermiş:
- Türk Telekomünikasyon dergisi geldi mi, geldi ise şirket olarak abone olmak istiyoruz, demesini emretmiş.
Adam postanede sıraya girmiş. Posta memuru ile karşı karşıya kalınca, başlamış kekelemeye:
- Tü.. Tü.. Tü..
Bir daha tekrarla demiş postacı:
- Tü.. Tü.. Tü..
Sonunda memur kızmış, “Kağıda yazıversene derdini bu adam”, demiş. Kekeme aniden sevinmiş:
- Bi.. Bi.. Bi.. Dakka.. Söylicem galiba, demiş.
- Söyle çabuk!
- Türk Telekomünikasyon Dergisi geldi mi?.. Geldi ise abone olucaz!
Kekemenin cümlesinin tam ortasında, memurun cep telefonu çalmış. Karısı 250 gram pastırma, azıcık turşu ve bir koli yumurta siparişi vermiş. Memur kekemeye sormuş:
- Be adam, lafını kaçırdım, neydi?
- Tü.. Tü.. Tü.. Tü Allah belanı versin!
* * *
Sevgili okuyucularım hepinizin ve tüm Tü.. Tü.. Tü..Tüm Türk milletinin bayramını kutlarım. Soyadı Türk olan kışkırtıcıya, yani İzmir’i faşist ilan eden toprak ağasına da sözüm var:
- Tü.. Tü.. Tü.. Tü Allah, İzmir kadar kafanıza taş düşsün.
YAŞAR AKSOY / 26 KASIM 2009
|